<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"> 
  <channel>
<title>GEZİ - Yaşam, haberdir</title>
<link>https://haberveinsan.com/gezi/</link>
<description>Gezi Haberleri</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://haberveinsan.com</copyright>
<image>
<title>https://haberveinsan.com</title>
<url>
https://haberveinsan.com/images/genel/haberveinsan-logo-4-r-440-140-1.png
</url>
<link>https://haberveinsan.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (7/5)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-7-5.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Beşinci Bölüm)</strong></p>

<p>18.09.2026, Cuma günü Altınoluk'tan yola çıktık; Gömeç'e dönüyoruz. Dönüş yolunda, iki özel müze ve bir anı evi ziyaret edeceğiz.</p>

<p>16.09.2026 günü kuzeye doğru yol almaya başlamadan önce de Sevda, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi'nden söz etmişti. Yola çıkarken niyetimiz, Hasanboğuldu Piknik Alanı ziyareti sonrası Altınoluk'a gitmeden önce bu müzeyi de gidip görmekti. Hasanboğuldu Piknik Alanı ziyaretimiz uzun sürüp müzenin kapanış saatinin (16.00) yaklaştığını görünce, pas geçmiştik.</p>

<p>Güre'nin içerisine girince, Navigasyonun “Sola dönün” dediği yerden Tahtakuşlar Köy Yoluna döndük. Biraz gittik. Önümüze oku sağa dönük “Çamlıbel” tabelası çıktı. Oyuncu Tuncel Kurtiz'in mezarı, Çamlıbel'de idi. Tahtakuşlar istikametinde devam ettik.</p>

<p><strong>TAHTAKUŞLAR ETNOGRAFYA GALERİSİ</strong></p>

<p>Etnografya binası, köy binaları görünmeden hemen önceki bir noktada yolun solundaydı; yoldan sola doğru uzunlamasına giden binanın görünen yan duvarının yüksekçe bir yerine çakılı kalın tahta dilimleri üzerine yazılmış “TAHTAKUŞLAR ETNOGRAFYA GALERİSİ” yazısı ile birlikte müze binasının göz alıcı bir görünümü vardı.</p>

<p>Binanın giriş yapılan ön kısmında, çok sayıda sarı renkli tabela vardı. Bu tabelaların birisinde, galerinin 1991 Haziran ayında Balıkesir Valisi Kemal Esensoy tarafından hizmete açıldığı yazıyordu.</p>

<p>Türkiye'nin ilk özel Etnoğrafya Müzesi ve bir köyde kurulan ilk sanat galerisi olan Tahtakuşlar Etnografya Galerisi'nden içeriye girişte, sol tarafta hafif sakallı genç bir görevli duruyordu. Görevli, burasının “özel bir müze” olduğunu, o nedenle “müze kartının” ve 65 yaş indiriminin geçerli olmadığını söyledi. 150+150=300.00 TL. ödedik. “Sağ ve sol tarafta iki bölüm daha var. İçeride fotoğraf çekmek yasak.” dedi.</p>

<p>Tahtakuşlar doğumlu ilkokul öğretmeni Alibey Kudar tarafından kurulan galeride, yöresel Türkmen yaşamına, geleneklerine, inançlarına ve ahşap işçiliğine dair çok çeşitli çok sayıda örnek eşyanın yanı sıra Kazdağı efsanelerine ilişkin ya da bazı Türki Cumhuriyetler tarafından gönderilen sanat eserleri de sergileniyordu; bu galeride, “yok” yoktu.</p>

<p>1994 yılında Birleşmiş Milletler UNESCO Ödülü alan galerinin içerisinde Kaz Dağlı Salih Reis Paşa Kütüphanesi, Oramiral Emin Göksan Deniz Bölümü, M. Selim Turan Sanat galerisi, Orta Asya'dan günümüze Türk Kültürü Bölümü... de yer alıyordu. Galerinin sağ tarafındaki bölümünde, bir camekan içerisinde dünyanın en büyük deri sırtlı kaplumbağası sergileniyordu. Bu etobur kaplumbağa, 360 kğ. ağırlığında ve 1.97 cm uzunluğundaydı.</p>

<p><strong>Galeriyi gezerken gördüğüm bazı eşyalar, doğup büyüdüğüm köyde günlük yaşamda kullandığımız eşyalar ile aynıydı ya da büyük bir benzerlik içerisindeydi. Galeri çıkışında, galeriyi aile büyüklerinin kurduğunu söyleyen gencin anlatımına göre, Tahtakuşlar Etnografya galerisi, Türkiye'de 2. açılan özel müzeymiş. “O dönemde, 'özel müze' çok bilinmiyordu.” dedi.</strong></p>

<p>Galeri çıkışı, “Gelmişken köyün içerisine de girelim.” dedik. Araba ile köyün içerisinde ilerledik. Bir süre gittik. Köy içerisinde yol boyu kahve vb. bir yer göremedik. Yol ıssızdı. Bir yerden sonra döndük.</p>

<p><strong>ÖZEL KAZDAĞI MÜZESİ</strong></p>

<p>Tahtakuşlar dönüşü, Çanakkale-İzmir kara yoluna girdik. Bir süre devam ettik. Sonra, Navigasyonun gösterdiği yerden sağa döndük. Tuğladan yapılmış bacası hala sapasağlam duran eski bir zeytinyağı fabrikasının bir bölümü içerisinde yer alan Özel Kazdağı Müzesi'nin dış duvarına yanaşıp aracı park ettik. Müzenin önündeki bahçeye yöneldik.</p>

<p>Müzenin içerisine, iki kadın çalışanın bulunduğu sabun vb. yöresel ürünlerin satıldığı bölümden geçilerek giriliyordu. Çalışan kadınlardan yaşça büyük olanına giriş ücreti olarak 100+100=200.00 TL. yerine, benim öğretmen okulu mezunu olmamdan dolayı indirimli, 150.00 TL. ödedik. “İstediğiniz gibi fotoğraf, video çekebilirsiniz.” dedi. Çok memnun olduk.</p>

<p>Bu müzede, Kazdağları, Edremit ve yöre ile ilgili çok sayıda eşya, fotoğraf ve bilgi yer alıyordu.</p>

<p><strong>Bu müzede gördüklerimizi ve müzeyi gezerken okuduklarımızdan, gördüklerimizden edindiğimiz bilgileri özetlemeye bile kalksam bu yazı çok uzun olur. Bunun yerine, yolu Kuzey Ege'den geçenlere Güre'de bir saat mola verip bu müzeyi de gezip görmelerini öneriyorum.</strong></p>

<p><strong>SABAHATTİN ALİ ANI EVİ</strong></p>

<p>Güre'den yola çıkıp Edremit'e geldikten sonra, Edremit Belediyesi'nin aslına uygun olarak restore edip Sabahattin Ali Anı Evi'ne dönüştürdüğü yapıyı bulmak için sokak aralarında bir süre dolaşıp durduk. Araç ile dolaşarak bulamayacağımıza karar verdikten sonra, Navigasyonun bizi getirdiği bir noktada aracı park ettik. Yakınımızdan geçen orta yaşlardaki bir-iki kişiye sorduk. Bilemediler. Biraz ilerledik. Sokakta oynayan iki çocuk gördük. Onlara sorduk. Onlar da bilemediler. Onlardan birisi, ileriden bulunduğumuz yere doğru gelmekte olan 12-13 yaşlarında bir başkasını işaret ederek, “O bilir. Ona sorun.” dedi. İşaret ettikleri genç geldi. Sorduk. Sol eliyle işaret ederek, “Şu tarafa gidin. Orada heykeli vardır. Aradığınız yer, pidecinin yanı.” dedi. İşaret ettiği yöne doğru yürüdük. Bir arsadan geçtik. Önce heykeli, sonra pideciyi ve ardından Sabahattin Ali Anı Evi yazısını gördük.</p>

<p>2 Nisan 2021 yılında ziyarete açılan anı evinin kapısı kapalıydı. Kapıya yaklaştık. “Kapı kapalı. Kimse yok galiba.” dedim. “Açık. Açık.” dedi birisi, içeriden. Kapı açıldı. Biraz zayıfca, güleç yüzlü bir kadın özel güvenlikçi göründü. “Buyurun.” dedi.</p>

<p>Girişte solda bir masa ve üzerinde bir defter vardı. “Çıkışta adınızı yazacağım. Kimlerin gelip ziyaret ettiğini bilmek için.” dedi. Giriş parası alınmıyormuş. İstediğimiz gibi gezip görebilir, fotoğraf çekebilirmişiz.</p>

<p>Anı evi, kapıdan içeri girip adım attığımız yer, ondan sonraki açık alan ve üst kattan oluşuyordu.</p>

<p>Her tarafı dolaştık. Bizim dışımızda dolaşan başka genç çiftler de vardı.</p>

<p>Anı evi çok sade düzenlenmişti. Sabahattin Ali, çocukluk ve gençlik yıllarında bu evde yaşamış. “Ev içerisinde Sabahattin Ali'ye ait kişisel eşyalar, el yazıları, fotoğraflar, mektuplar, kitaplar ve özel bazı belgeler sergileniyordu. Kızı Filiz Ali tarafından bağışlanan gözlüğü, piposu, takım elbisesi, fotoğrafları ve el yazması şiirleri müzenin en dikkat çekici eserleri arasında yer almaktaydı.</p>

<p>Anı evinde ayrıca yazarın yaşam öyküsünü anlatan görseller, eserlerinden bölümler, döneme ait belgeler ve Edremit ile olan bağını ortaya koyan bilgi panoları bulunmaktaydı. Sabahattin Ali'nin eserlerine ilham veren Kazdağları, Edremit ve çevresine ilişkin anlatımlar da ziyaretçilere sunulmaktaydı.”</p>

<p><strong>Güre'deki Özel Kazdağları Müzesi içerisinde yer alan Sabahattin Ali ile ilgili bölümü ve Edremit'teki Sabahattin Ali Ani Evi'ni gezip görünce ayırdına vardım, Sabahattin Ali'nin Hasanboğuldu Hikayesi'ni ve Kuyucaklı Yusuf romanını hangi saiklerle yazdığını. Bu müze gezileri, bu nedenle de benim için çok yararlı ve öğretici oldu.</strong></p>

<p>Çıkışa geldiğimizde, özel güvenlikçi kadın kibarca Sevda ile benim birlikte fotoğrafımızı çekebileceğini söyledi. Kabul ettik. Sonra ismimizi sordu, söyledik. Deftere kaydetti. Dışarıya çıktık.</p>

<p><strong>Anı Evi'nin bulunduğu mahalledeki yapılar, eski yapılar. Muhtemelen önümüzdeki süreçte müteahhitler ya da Edremit Belediyesi bu bölgede yeni yapıların yapılmasının yolunu bir biçimde açarlar. Umalım ki, Sabahattin Ali Anı Evi orijinal haliyle korunsun!</strong></p>

<p>(Bitti)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-7-5/6374/</link>
<pubDate>Thu, 24 Sep 2026 02:21:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (7/4)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-7-4.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Dördüncü Bölüm)</strong></p>

<p>Assos yolu, uzun süre denize yakın gidiyor. Yolun deniz tarafındaki zeytinlikler içerisinde birbiri peşi sıra bitişik nizam devam eden çadır, karavan kamp alanları, yer yer de market, restoran, balıkçı gibi işyerleri ve bir-ikisi oldukça büyük oteller var; “Burada da bir karış boş alan kalmamış” dedim. Yolun sağ tarafı da büyük ölçüde zeytinlik. Bu zeytinliklerin bazıları da çadır, karavan kamp alanı olarak düzenlenmiş.</p>

<p>Yol, bir yerden sonra sağa doğru döndü ve yükselmeye başladı. Bu yolun devamı Ayvacık'a, oradan da İzmir-Çanakkale kara yoluna çıkıyormuş. Biz, yolun deniz kıyısından epeyce uzak bir noktasında sola, Behramkale Köy Yoluna devam ettik.</p>

<p>Behram Köyüne varınca, köyün içerisindeki dörtyolda sola döndük; gezip görmek için geldiğimiz Assos Ören yeri, o tarafta. Sağdaki Ayvacık'a, karşıdaki Gülpınar'a gidiyor.</p>

<p>Assos Kalesi'ne çıkılan yolun başladığı noktada bir yere, aracımızı park ettik. Park ettiğimiz yere yakın bir restoran, onun da karşısında hediyelik eşya satan iki işyeri vardı.</p>

<p><strong>ASSOS KALESİNE ÇIKAN YOL</strong></p>

<p>Kaleye doğru zikzak çizerek yükselip giden yol, taş döşemeydi. Yürümeye başladık. Yer yer restoran türü yeme içme yapılan işyerleri olsa da yolun sağı solu baştan sona büyük ölçüde aynı yerlerden alındığı çok belli envaiçeşit hediyelik eşya satan işyeri ve stant idi; ilk kez bir ören yerinde, hem de giriş yolu üzerinde bu kadar çok hediyelik eşya satıcısı gördüm. Büyük çoğunluğu derme çatma görünümlü bu işyeri ve stantların kimisi evlerin alt bölümünde, kimisi, özellikle kale giriş kapısına yakın bölgelerde, yol kıyısındaki devasa kaya kütlelerine bitişikti. Satıcıların tamamına yakını, muhtemelen yörenin kadınlarıydı. “Ya yaz sezonunda bu kaleye geliş-gidiş trafiği çok yoğun, o nedenle kaleye çıkan yol boyunca bu kadar çok hediyelik eşya satan işyeri ve stant açılmış ya da Behram Köyü'nün başka bir gelir kaynağı yok, köyün bütün kadınları ailelerinin rızklarını burada arıyorlar.” dedim.</p>

<p>Yol boyunca, 3-4 yerde WC (20.00-15.00 TL.), ortalarda bir yerde sağ tarafta “Behram Köy Muhtarlığı” yazan küçük bir yapı bulunuyordu.</p>

<p>Tepeye doğru çıkıldıkça, havanın esmeye ve serinlemeye başladığını hissettik.</p>

<p>Kaleye çıkan yolda yürümek kolay değildi. Bir-iki yerde Sevda, “çıkmayalım”, “çıkamayacağım” dedi. Aynı gün Adatepe ve Yeşilyurt'u da dolaşmıştık; o köyler de düz ayak değildi. Sevda, “Burası 'fazla' oldu.” dedi. Nihayetinde, kale kapısına vardık.</p>

<p>Kaleye giriş paralıydı. Görevli, önce kimliğe bakıyor, sonra giriş parasını alıyordu. Bizden önce genç bir çift, kimliklerinin olmadığını ama içeriyi görmek de istediklerini söylediler. Görevli, “Olmaz.” dedi. Sırayı bize verdiler. Sevda, “65 yaş indirimi yok mu?” dedi. Görevli, “Siz hele önce kimliklerinizi verin, bakayım.” dedi. Verdik. “İkimiz de 65 yaşın biraz üzerindeyiz.” dedim. Kimliklere baktı, “Siz buraya kadar gelebildiniz ya, buyurun, girin.” dedi. Kimliklerimizi uzattı.</p>

<p>Giriş kapısından içeriye girdik.</p>

<p><strong>ASSOS KALESİ</strong></p>

<p>Giriş yapıldıktan hemen sonra göze çarpan panolardaki Assos tarihi, Akropolis, Assos'un ünlü kişileri ve Assos'daki kazılar ile ilgili bilgileri okuduk. İlk tahkimatları M.Ö. 7-6. yüzyıl olarak tarihlenen, günümüze ulaşan kale ve sur mimarisinin ana gövdesi 4. yüzyıla ait olan kaleyi sağdan, Ege Denizi'ne bakan taraftan yürüyerek dolaşmaya başladık. Kaleden bakıldığında, dört bir yandaki manzara muhteşemdi. “İyi ki buraya gelip, bu manzarayı gördük.” dedim. Ege Denizi'ne bakıldığında, Midilli Adası'na kadar her yer gözümüzün önünde uzayıp gidiyordu. Gürpınar'a doğru uzayıp giden sahil bandı, bakirdi. Kalenin ön tarafında, şimdilerde küçük bir limanın bulunduğu Eski Antik Liman bölgesi ile kale arasında kalan alanda eski tiyatro ve daha başka tarihi yapı kalıntıları görülüyordu. Orada da dolaşan insanlar vardı. Bu yorgunluğun üzerine gidip bir de o alanı gezmeyi göze alamayacağımıza karar verdik.</p>

<p>Kalenin güneye bakan bölümünün solunda, Şeytan Sofrası'nı gezerken gördüğümüzün benzeri beyaz çaput bağlanmış bembeyaz görünümlü iki ağaç vardı; yaklaşıp baktım, buradakiler ahlat (Deli Armut/Yaban Armudu/Çöğür) ağacıydılar. “Bizim insanlarımız gönüllerinden geçenleri gerçekleştiremeyince, Şeytan Sofrası'nda ve burada olduğu gibi bazı ağaçlara çaput bağlayıp gerçekleşmesi için dilekte bulunuyorlar. Çareyi oralarda arıyorlar.” dedim.</p>

<p><strong>ATHENA TAPINAĞI</strong></p>

<p>Kalenin en üst noktasında, bazı sütunları hala ayakta Athena Tapınağı vardı. Tapınağın olduğu yere çıktık.</p>

<p>Tapınak ile ilgili özet bilgiler şöyle idi: Assos kentinin koruyucu tanrısı, tanrılar tanrısı Zeus'un kızı savaş tanrıçası Athena imiş. M.Ö. 540-530 tarihlerinde inşa edilen tapınak, Anadolu'daki en eski Dor tapınağıymış. Assoslular, Athena Tapınağı'nı Akropolisin doğu kenarına yakın bir noktaya yerleştirerek özellikle gemilerde yolculuk edenlerin görmelerini arzu etmişler. 14,30x30,31 m ölçülerindeki tapınak, ana kaya kısmen kesilerek oluşturulan düzlüğe inşa edilmiş. 1838 yılında Sultan 2. Mahmut'un izni ile Fransız arkeolog Desire Raoul-Rochette tapınağın parçalarını bir savaş gemisi ile Fransa'ya (Louvre Müzesi) götürmüş. 1881-1883 yılları arasındaki kazılarda bulunan mimari parçalar Amerikan kazı heyeti ile paylaşılmasından dolayı A.B.D.'ye (Museum of Fine Arts, Boston) ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne götürülmüş. 2010 yılındaki restorasyonda bazı eksik parçalar andezitten (Tapınağın ana yapı malzemesi) üretilmiş.</p>

<p>Sonra giriş kapısına doğru yürüdük. Adatepe'yi dolaşırken caminin yakınında bizim gibi köyü dolaşan genç bir çift ile karşılaşmış ve selamlaşmıştık; o çift, giriş kapısından içeriye yeni giriyorlardı. Erkek ile göz göze geldim. Selamlaştık. “Onlar da bizim gibi aynı yerleri bugünkü programlarına almışlar.” dedim.</p>

<p>Kaleden iniş, çıkışa göre çok daha kolaydı.</p>

<p>Araca binerken “Buraya geldik. En azından araçla da olsa dolaşıp görelim.” dedik. Kaledeyken aşağılarda gördüğümüz tiyatronun ve başka yapıların olduğu alanın yanından geçen yoldan ilerledik. Eski Antik Liman'ın olduğu sahile vardık. Sahilde çok küçük yuvarlak bir alan vardı. Burada bulunan bir işletmeye oturup bir şeyler içme ya da yeme niyetimiz olmadığından, aracı limana yakın bir yerde park etmiş araçların yanına park etmediğimiz gibi “Kapalı otopark” yazan yere de gidip park etmedik. Döndük. “Bugünlük bu kadar yeter.” dedik. Dönüşe geçtik.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-7-4/6372/</link>
<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 23:16:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (7/3)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-7-3.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Üçüncü Bölüm)</strong></p>

<p>Adatepe dönüşü İzmir-Çanakkale kara yoluna girdik. Bir süre sonra, Navigasyonun gösterdiği noktada İzmir-Çanakkale kara yolundan çıktık. Köprü altından geçtikten hemen sonra ters bir (U) dönüşü yaparak İzmir-Çanakkale kara yoluna paralel alt bir yolda ilerledik. Biraz sonra hafif sola dönerek, yukarıya doğru devam ettik. Yeşilyurt'a geldik. Köyü tanımadığımız için, girişte sağ tarafta iki aracın park ettiği boş bir alana girerek aracı park ettik. Karşımızda, ciddi bir tadilat isteyen ve ön kısmında “SATILIK” ilanı olan bir yapı vardı. Araçtan inip, yoldan yukarıya doğru yürüdük.</p>

<p><strong>YEŞİLYURT</strong></p>

<p>Yolda yürümeye başladıktan hemen sonra gözümüze ilk çarpanlar, yolun kıyısındaki binaların ve zemin katlarında bulunan işyerlerinin her yanında canlı renkler ile yazılmış olan yazılar ve tabelalar ile “Çiçekli Tuvalet” ve “Yeşilyurt Köy Konağı” oldu.</p>

<p>Yeşilyurt Köy Konağı'nın sol çaprazında köy meydanı, meydanın da ortasında oldukça yüksek bir çınar ağacının ve Atatürk heykelinin de içerisinde yer aldığı, yerin eğimli oluşu nedeniyle çevresi biraz yükseltilmiş alan vardı. Çınar ağacının hemen önünde “ DİKKAT/İlçe Trafik Kurulu Kararı gereğince köy meydanına araç park etmek yasaktır. Uymayanlar hakkında cezai işlem uygulanacaktır.” tabelası, bu tabela ile aynı hizada ama biraz geride mavi renkli bir başka tabela ve onun üzerinde de Yeşilyurt Köyü ile ilgili çok kısa bilgi yer alıyordu: “'Büyük Çetmi' ismi ile de bilinen köy, 16'ncı yüzyılda Hüdavendigar sancağının Behram kazasına bağlı köyler arasında yer almaktadır. Camisi dikdörtgen planlı, ahşap tavan üzerine kırma çatılı ve tel minarelidir. Kuzey tarafında kapalı bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Haziredeki çok sayıda mezar taşlarından en eskisi 1695 tarihlidir. Hazire avlusunun köşesinde bir çeşme bulunmaktadır. Nusratlı'dan çıkarılan taşlarla inşa edilen evler, köyün karakteristik özelliğini oluşturmaktadır.”</p>

<p>Meydanın çevresinde farklı nitelikte işyerleri, sol kısmında ise genişçe bir çay bahçesi, çay bahçesinin ortasında da oldukça yüksek başka bir çınar ağacı bulunuyordu. Meydanın çevresindeki işyerlerinin önünde ayakta ya da oturan, çay bahçesinde ise bazı masalarda oturan insanlar vardı. Adatepe benzeri bir köy görme beklentisi ile geldiğimizden, gördüklerim beni bir miktar şaşırttı. “Bu köyde yaşam, daha hareketli.” dedim.</p>

<p>Çay bahçesi ile köy meydanın ortasındaki alanın arasından geçen yoldan ilerledik. Yolun karşısındaki sokağın köşesinde orta yaşlardaki iki erkek sandalyelerinde oturuyordu. Yanlarından geçerek, sokağa girdik.</p>

<p>Halime yengemin ve Adatepe'deki dondurmacı kadının “Yeşilyurt da eski bir Rum yerleşim yeridir.” sözleri nedeniyle burada da Adatepe'dekilerin benzeri eski Rum evleri ve yapıları göreceğimizi umuyordum. Gerçi Adatepe'de gördüğümüz dondurmacı kadın “Babamın anlattığına göre, 1944 depreminde (6 Ekim 1944) Yeşilyurt'taki binaların tamamına yakını yerle bir olmuş ve yeniden yapılmış.” demişti ama gördüğümüz yapılar Adatepe'de gördüğümüz yapılardan görece farklıydı. Dondurmacı kadının “Dolaştığınız yerlerdeki yapıların köşelerine bakın. Eğer düz ve köşeli taşlar ise gördükleriniz, o yapılar orijinal Rum binaları değildir.” sözlerini anımsadım.</p>

<p>Köye girişten itibaren yollar, sokaklar ve sokak araları taş döşeliydi. “Köyde asfalt yol, sokak yoktu.” desem, yalan olmaz. Üzerlerinde “SATILIK” ilanı olan boş, ciddi tadilat isteyen ya da görünürde hiçbir yapısal sorunu olmayan binalar dahil gezerken gördüğümüz yapıların içerisinde köyün genel görüntüsüne aykırı bir bina gözüme çarpmadı; köyün çeperine gittiğimiz bir yerde yapımı devam eden bir bina gördük ama o da en yakınındaki binadan farklı ve aykırı bir görünüme sahip değildi. <strong>Önceden beri yaşaya geleniyle, sonradan gelip yerleşeniyle Yeşilyurtlular, köyü korumaya büyük özen göstermişlerdi.</strong></p>

<p><strong>YEŞİLYURT'DA YAŞAM</strong></p>

<p>Arkalardaki sokaklar ve sokak araları da dahil Yeşilyurt'un her köşesinde mutlaka bir işletme, kafe ve atölye bulunuyordu. Ara sokakları, Adatepenin sokakları kadar sakindi.</p>

<p>Adatepe'yi dolaşırken gördüklerimden hareketle, Adatepe'ye sonradan gelip yerleşenlerin ve bugünkü Adatepe'yi yaratanların kişisel yeteneklerine ve becerilerine uygun işlerle uğraşacakları sakin bir köy yaşamı istedikleri ama tamamen “izole” olmuş bir yaşamı da tercih etmedikleri kanısına varmıştım. Yeşilyurt'taki yaşam, köy dışından gelenlere daha açık, hatta “davetkâr” idi.</p>

<p>Yeşilyurt sokaklarının dolaşımını yeterli görüp meydana yöneldik. Meydanın kıyısında, bizim gibi Yeşilyurt'u görmeye ve dolaşmaya gelmiş ama sokakları dolaşmaya henüz başlamamış genç bir çift ile ayaküstü konuşmaya başladık. Adatepe'de dondurmacı kadının verdiği bilgiler ve Yeşilyurt sokaklarını dolaşırken gördüklerimiz çerçevesinde köy hakkında gençlere bilgi verirken, konuşmalara kulak misafiri olan yandaki işletmenin sahibi orta yaşlardaki kadın “Ben size bilgi vereyim.” dedi.</p>

<p><strong>YEŞİLYURT'UN TARİHİ</strong></p>

<p>İşletmeci kadının anlatımına göre, köyün kuruluşu Selçuklulara kadar gidiyordu. Daha sonraki bir zamanda, evlerin yapımı için Rum ustalar, işçiler çağrılmıştı. Rumlar, taş ustalığında çok iyilerdi. Rum ustalar ve işçiler gelip binaları yapmaya başladıktan sonra, burayı beğenmişler ve ailelerini de getirtmişler. Burada yaşamaya başlamışlar. O günden sonra köy, yarı Rum, yarı Türk imiş. Mübadele döneminde ise Türkler Türkiye'ye, Türkiye'deki Rumlar Yunanistan'a gönderildiğinden, köydeki Rum nüfus kalmamış. Kendi babaannesi ve dedesi tarafı da Yugoslavya’danmış. Babaannesi İzmir'de doğmuş. Babasının doğum yeri Manisa’ymış. Annesi İstanbulluymuş. Uzun zamandır Yeşilyurt'a gelip gidiyorlarmış. Köyde 150 hane varmış. Bu 150 hanenin yarısı daimi, yarısı dışarıdan gelenlermiş.</p>

<p>Köy ile ilgili İnternette yer alan bilgiler de Yeşilyurtlu işletmeci kadının anlattıklarıyla uyumluydu: Yeşilyurt Köyü 1355 yılında Oğuzların 24 boyundan biri olan Çepni Boyu tarafından Büyük Çetmi (Büyük Çepni) adıyla kurulmuş. Köy, ilk kurulduğundan beri bu adla anılıyormuş. Köyün adı, Cumhuriyet döneminde (bir kaynağa göre, 1970) Yeşilyurt olmuş. 1924 yılında gerçekleşen Büyük Mübadele sırasında Rum nüfus Midilli'ye giderken, onların yerine Girit'ten gelen Müslüman Türkler yerleştirilmiş. Köydeki tarihi taş evler ve özgün mimari doku, bu kültürel birikimin izlerini taşıyormuş. Zaman içerisinde yaşanan iç göçler ile nüfus azalmış ve köy hayalet bir köye dönüşmüş.<strong> 1980'ler sonrası şehir yaşamından kaçmak isteyen doğaseverlerin taş binaları satın alarak aslına uygun restore etmesi ve 1993 yılında ilk butik otelin açılması ile köy yeniden canlanmış. Yeşilyurt SİT alanı olarak koruma altında olduğu için mimari ve estetik açıdan çok güzel gelişmiş. Şimdilerde yamacın her iki tarafında da yerleşim devam ediyormuş.</strong></p>

<p>Köye geldiğimizde gördüğümüz çay bahçesine oturduk. Genç bir kızın servis ettiği çaylar çok iyi idi; ikişer bardak içtik. Gazeteci arkadaşın Adatepe ile ilgili gönderdiği linki açtık. Okuduk. Yetinmedik, İnternette hem Adatepe hem de Yeşilyurt ile ilgili başka sorgulamalar da yaptık. Sonra kalktık. Aracın yanına gittik. Yola çıktık.</p>

<p>Aynı gün içerisinde görmek istediğimiz bir başka yer, Assos ören yeriydi.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-7-3/6370/</link>
<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 01:37:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (7/2)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-7-2.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(İkinci Bölüm)</strong></p>

<p>Akşam evinde misafir kaldığımız abimin eşi Halime yengemin önerisi doğrultusunda Zeus Altarı'nı, Adatepe'yi, Yeşilyurt'u ve Assos'u gezip görmek üzere 17.09.2026 günü öğle öncesi yola çıktık.</p>

<p><strong>ZEUS ALTARI'NI GÖREMEDİK</strong></p>

<p>İzmir-Çanakkale kara yolunda ilerledik. Küçükkuyu'ya vardıktan sonra, Zeus Altarı ile Adatepe'ye giden yola saptık. Yolun sağı-solu, zeytinlikti. Zeytinlerin dalları, doluydu. Yol, araçlar için uygundu; Küçükkuyu'nun dışına çıktıktan hemen sonra, virajlı bir hal aldı. Dolana dolana tepeye doğru yükselmeye başladı.</p>

<p>Adatepe Köyü girişine yakın bir yerde, sağ tarafta Zeus Altarı tabelasını gördük. Araçtan indik. Çam ağaçlarının olduğu alana giriş kapısının üzerinde, ormana girişin 30 Eylül'e kadar Balıkesir Valiliği'nce yasaklandığını bildirir uzun bir pankart asılıydı. Datça'da da benzeri yasaklar olduğu için şaşırmadık ama bu yıl bir daha gelemeyeceğimizi ve Zeus Altarı'nı göremeyeceğimizi düşünerek hayıflandık.</p>

<p>Görmek istediğimiz Zeus Altarı, muhtemelen giriş kapısından geçilerek adım atılan tepeden sonra gelen ve daha yüksek olan tepenin en üst kısmında idi. “Altarın olduğu yerden muhtemelen Küçükkuyu'yu ve Midilli Adası'na kadar Ege Denizi'ni seyretmek mümkün.” dedim.</p>

<p>Araca binip, yola devam ettik.</p>

<p><strong>ADATEPE KÖYÜ</strong></p>

<p>Araç ile az biraz gittik. 8-10 aracın park etmiş olduğu küçük bir alanda, park etmiş araçların alt ucuna, hizayı bozmadan park ettik.</p>

<p>Alanın bir yanında, girişe yakın sağ tarafta önlerindeki tezgahların üzerine koydukları ürünleri satan 3-5 köylü kadın gördük.</p>

<p>Meydanın sağına soluna bakındık. Genç bir çift, meydanın biraz aşağısında, meydanın sağ tarafındaki sokak aralarına doğru yürüyorlardı. Meydanın sol tarafını göstererek, “Biz de şuradan sokak aralarına girelim ve dolaşalım.” dedim. Köyün güneye bakan kısmından, sol taraftaki sokak aralarına girdik.</p>

<p>Yengemin verdiği “Rumlardan kalma eski taş evlerin olduğu bir köy.” bilgisi dışında, Adatepe ile ilgili hiçbir ön bilgimiz yoktu. O nedenle, Eski Datça Mahallesi'nde ya da Cunda Adası'nda gördüklerimizin benzeri taş evler, yapılar ve dar sokaklar öncelikli olarak baktığımız ya da dikkatimizi çeken özellikler idi.</p>

<p>Dolaştığımız sokakların ve görebildiğimiz yapıların tamamen ya da büyük ölçüde orijinal halde korunduğu, restor edilenlerin de aslına sadık kalınarak restore edildiği izlenimi edindik. Üzerlerinde “satılık” ilanı olan ya da kendi haline bırakılmış olduğunu düşündüğümüz az sayıda dökük ya da kısmen yıkılmış yapılar da gördük.</p>

<p>Sokakları dolaşırken gördüklerimizden hareketle, köydeki yapıların büyük çoğunluğunun turizm amaçlı işletmelere dönüştürüldüğü kanısına vardık. Bir sokaktan çıktıktan sonra, bir restoran ve yakınındaki bir sokağa girerken de sokağın başında bir başka restoran gördük. İkinci gördüğümüz restoranın yanından geçerken selamlaştığımız genç bir çalışan ile ayak üstü yaptığımız kısa sohbet anında öğrendiğimize göre, Adatepe'de 3 restoran varmış, birisi kendi çalıştığıymış. Çalıştığı yer, bulunduğumuz dar sokakta hemen solumuzdaki otelin restoranıymış. Sahipleri İstanbulluymuş ama şimdi köyde yaşıyorlarmış. Kendisi de Adatepeli değilmiş. Adatepe'de yeni bir bina yapılamadığı gibi var olan binalara eklemeler de yapılamıyormuş. Sezon bittikten sonra gerekli izinler alınarak restorasyon ya da tadilat yapılabiliyormuş. Restore edilen binalarda bu bölgedeki taşlar kullanılıyormuş.</p>

<p>Bir-iki noktada, köyün dış çeperine kadar gittik. En yüksek kısımlarına da çıktık. Kayalık bir zemine sahip Adatepe'nin doğu, kuzey ve batı kısımları oldukça yüksek ve ormanlık idi. Güneye bakan kısmında, sağında Zeus Altarı'nın, solunda başka bir tepenin bulunduğu dar bir vadi aşağılara doğru uzanıp gidiyordu. “Bu köyün bulunduğu yerin, tamamen 'korunma ve saklanma' amaçlı seçilmiş olduğu anlaşılıyor.” dedim.</p>

<p>Adatepe çok temiz, çok sessiz ve çok sakin bir köy idi. Dolaştığımız sokaklarda, bizim gibi gezip görmeye gelen çok az sayıdaki ziyaretçi dışında dolaşan, evlerinin önünde oturan, aralarında ayak üstü sohbet eden pek kimse yoktu.</p>

<p>Köyü dolaşmaktan murad ettiğimizi elde edince köy meydanına yöneldik. Meydanın bir kıyısında bulunan dondurmacıda dondurma yemeye karar verdik. Dondurmacı, gençten bir kadındı. Anlattığına göre, Adatepe'de öteden beri yaşayıp gelen 4 aile kalmış. Kendisi, bu 4 aileden birisindenmiş. Köy dışından gelip Adatepe'ye yerleşen, 60 aile varmış. Bu ailelerin bir kısmı yaz sezonu sonu geldikleri yerlere dönüyorlarmış. Köy, çok korunaklı bir köymüş. Geldiğimiz yol dışında köye giriş yapılabilecek başka bir yol yokmuş. “Bizim köyün tepesine çıkıldığında, çevredeki her yeri görmek mümkün ama çevrede bulunan hangi tepeye çıkılırsa çıkılsın, Adatepe'yi görmek mümkün değil.” dedi. Babasının anlattığına göre, 1944 yılında (6 Ekim 1944) yaşanan depremde Adatepe'de bir tek kiremit bile düşmemiş. Bu köyün zemini, kayalık ve çok sağlammış. Adatepe'den sonra gitmeyi düşündüğümüz Yeşilyurt ise yerle bir olmuş. Yıkılan yapılar, yeniden yapılmış.</p>

<p><strong>SOLUN, SOSYALİSTLERİN YAŞAM İZLERİ</strong></p>

<p><strong>Sokakları dolaşırken birçok yere iliştirilmiş ya da konulmuş “Sessizliği koruduğunuz için teşekkür ederiz” ve “Yangın Tehlikesi/İzmarit Atma, Çöp Atma” yazılı tabelalar dikkatimi çekti. Caminin alt tarafında temiz, suyu akan ve sıvı sabunu olan erkekler tuvaletinde duvara monte edilmiş kilitli bir kutu üzerinde “Tuvaletimizin temizliği ve giderleri için lütfen ücret bırakmayı unutmayın” yazısını da okuyunca, Sevda'ya “Bu köy sıradan bir köy değil. Bu tabelalar, sol, sosyalist dünya görüşünü savunan insanların yaşam izleri.” dedim.</strong></p>

<p>Öyle görünüyordu ki bu köye sonradan gelip yerleşenler, köye geliş amaçlarına uygun bir yaşam tarzını gerçekleştirmeye çalışmışlar ve başarmışlardı.</p>

<p>Köy ile ilgili merakım arttı. Adatepe'den ayrılıp Yeşilyurt'a doğru yola çıkınca, bir gazeteci arkadaşı aradım. 12 Eylül 1980 sonrası Askeri Mahkemelerde yargılanan bazı sol, sosyalist kişilerin bu bölgede bazı küçük yerleşim yerlerine gelip yerleştiklerine ve oralarda kendi hayata bakış açılarına uygun bir yaşamı örgütlemeye çalıştıklarına ve bu yerleşim yerlerinden birisinin Adatepe olup olmadığını sordum. Bilgisi yokmuş. Bir bilgi bulup bulamayacağını sordum. “Bakarım.” dedi.</p>

<p>Biz Yeşilyurt yolundayken bir link gönderdi; <a href="https://www.adatepetasmektep.com/bir-koy-adatepe" target="_blank">https://www.adatepetasmektep.com/bir-koy-adatepe</a></p>

<p>Yeşilyurt'u dolaştıktan sonra köy meydanındaki çay bahçesinde oturup çay içerken okuduğumuz linkte yer alan bilgilere göre, Adatepe'nin kuruluş tarihi M.Ö 1400 yıllarına kadar gidiyordu. Köyde Cumhuriyet öncesinde zeytin ve hayvancılıkla uğraşan Rum ve Türk aileler birlikte yaşıyordu. Kurtuluş savaşı sonrası Rumlar köyden ayrılmış, sadece Türkler kalmıştı. Köy ile ilgili merak ettiğim bilgi, şu paragraftaydı: Adatepe <strong>“1980'li yıllar ile birlikte köy, kent yaşamının olumsuzluklarından kaçanlar tarafından fark edilir. Yeni yerleşenler, o yıllarda köyde harabe sayılabilecek yapıları alır ve geleneksel mimariye tamamen sadık kalarak binaları yaşanılan mekanlara dönüştürür. Bugün köyün yerlileri ile daha sonra yerleşenler Türkiye'nin hiçbir benzeri yerleşim yerinde olmadığı kadar uyum içinde birlikte yaşamaktadırlar.”</strong> (Bknz: Yukarıdaki link)</p>

<p><strong>Bu bilgileri, keşke Adatepe'ye gitmeden önce edinebilseydik. Köyü, daha farklı açılardan da bakarak dolaşırdık.</strong></p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-7-2/6368/</link>
<pubDate>Mon, 21 Sep 2026 00:58:59 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (7/1)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-7-1.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Birinci Bölüm)</strong></p>

<p>Yolören Mahallesi'ne (köyüne) varmadan önce karşımıza çıkan yol ayrımında, Zeytinli Mahallesi (köyü) yoluna devam ettik. Zeytinli'nin içerisinden geçtik. Beyoba'ya vardık. Beyoba girişinde, Kaz Dağları Milli Parkı kapsama alanında bulunan Hasanboğuldu(*) Göleti Piknik Alanı'na yöneldik.</p>

<p><strong>NAVİGASYON YOLU GÖSTERMESE, ZOR BULURDUK</strong></p>

<p>İzmir-Çanakkale kara yolundan itibaren Beyoba girişine kadar yol oldukça iyi. Yolun her iki tarafı zeytinlik. Zeytinli'den sonra zeytinlerin, yol kıyısındaki ağaçların ve bitkilerin renginin daha koyu yeşil ve canlı olduğunu görünce “Bu bölge sulak.” dedim. Beyoba girişinden Hasanboğuldu Piknik Alanı'na kadar olan bölüm ise hem çok dar hem de çok dolambaçlıydı. Yolun bu bölümünde, Beyobası girişinden sola döndükten bir süre sonra yolun sağ tarafında iki demir çubuğa monte edilmiş bir levha gördük: “Bu zorlu dağ yolu, 1991 yılında Kurmay Albay Selim Okçay tarafından açılmış ve Hasanboğuldu halkımızın hizmetine sunulmuştur.” yazıyordu.</p>

<p>Sevda'nın İnternetten elde ettiği bilgilere göre bu güzergah, ki o nedenle bu güzergahı izledik, Kızılkeçili üzerinden Hasanboğuldu Göleti'ne giden yol güzergahından daha kısa ve daha düzgünmüş.</p>

<p>Navigasyonun yardımıyla yol aldığımız bu güzergahın hiçbir yerinde, Hasanboğuldu Göleti ya da Hasanboğuldu Piknik Alanı'na gidiş yolunu gösteren tek bir levha bile görmedik; öyle ki Beyoba'sı girişinde önce yanlış bir yola saptık. Yanlış yola girdiğimizin ayırdına varınca geriye döndük. Biraz ileride aynı istikamete dönen bir başka yolun köşesinde sağ ve sol taraflarda incir satan yaşlı Beyobalı kadınlara yolu sorduk, “Buradan” dediler.</p>

<p><strong>HASANBOĞULDU PİKNİK ALANI</strong></p>

<p>Piknik alanı girişinde gençten birisi sol elinde kalınca bir deste para tutarak giriş parası topluyordu; araç başına, 225.00 TL. imiş, verdik.</p>

<p><strong>Giriş parası alan genç, Zeytinli Mahallesi'ndenmiş. Burasını, bir arkadaşı bakanlıktan kiralamış; “Artık, her yer kiralanabiliyor.” dedi. Yol boyunca hiçbir yerde yolu gösteren levha görmediğimizi söyledim; “Dikilen levhaları, yol boyundaki işletme sahipleri söküp atıyor. Baş edemiyoruz.” dedi.</strong></p>

<p>Giriş kapısını geçtikten hemen sonra, bizden önce gelenlerin araçlarını park ettiği sağ taraftaki bir yere aracı park ettik.</p>

<p>Geldiğimiz piknik alanında neyin nerede olduğuna dair hiçbir bilgimiz olmadığından, bizden önce gelen birilerine neyin nerede olduğunu sorduk. Girdiğimiz yere yakın bir yerde, sol tarafta SÜTÜVEN ŞELALESİ, daha yukarılarda Hasanboğuldu Gölet'i varmış. Buraya gelişimizin asıl nedeni, Hasan'ın boğulduğu yeri görmekti. “Önce, göleti görelim.” dedik. Yukarıya doğru yürümeye başladık.</p>

<p>Sol tarafta WC (10 TL.), büfe, kafe, restoran, hediyelik eşya satan yerler vardı. Burasının, “Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü./MP, 1958” kontrolünde bir yer olduğunu gösteren birden çok yazı gözümüze çarptı.</p>

<p>Biraz ileride, köprünün hemen öncesinde, yolun sağında ve solunda satış standları, standların başında da bu yöreye has olduğunu düşündüğümüz yiyecekleri, içecekleri ve hediyelikleri satan çoğu kadın yöre insanları vardı. Hava tertemiz ve serin, gördüğümüz manzara çok güzeldi. Akarsu boyundaki ve tepelerdeki çam ğaçları, çınarlar ve diğer ağaç türleri oldukça uzun boylu ve yemyeşildi. Yeşilin envai tonunu görebiliyorduk. Küçük bir köprüden geçtik.</p>

<p>Yukarıdan aşağıya suyun akıp geldiği akarsu yatağı köprüye kadar solumuzda, köprüden sonra sağımızda idi. Bu bölümde, akan suyun sağında-solunda sabit masa ve oturaklar vardı. Bazı masalarda, yanında getirdiği yemeği-içeceği yeyip içen aileler gördük. Masalardan birisine yakın bir yerde, piknik yapanlar ateş yakıp bir şeyler pişirebilsin diye sabit uzun bir ocak da bulunuyordu.</p>

<p>Göletin olduğu yere kadar, demir aparatlar üzerine monte edilmiş tahtadan yapılma yürüme bandında yürümeye başlamadan önce, sol tarafta, çevresi kırmızı şeritle çevrilmiş taştan yapılma eski bir yapı kalıntısı gördük. Bununla ilgili bir açıklama göremedik.</p>

<p>Tahtadan yapılma yürüme bandı oldukça sağlamdı; üzerinde rahatça yürünebiliyordu. Yolun bittiği noktada, göletin rahatça görülebileceği bir yerde yine tahtadan yapılma geniş bir alan vardı.</p>

<p>Bu son noktada, ayrı ayrı levhalar üzerinde Sabahattin Ali'ye ait olduğu söylenen “Hasanboğuldu Şiiri” ile buraya neden “Hasanboğuldu” denilişinin kısa hikayesi yer alıyordu.</p>

<p><strong>HASANBOĞULDU GÖLETİ</strong></p>

<p>Piknik alanında bir panoda yazılı bilgilere göre, Hasanboğuldu Göleti, Kazdağı'nın güney yamacında Kızılkeçili Deresi üzerinde yer alıyor. Kızılkeçili Deresi, Kazdağı'nın zirvelerindeki Karakuyuları Mevkii civarından doğuyor ve Edremit Körfezi'ne dökülüyor. Kaynağı ile denize döküldüğü yer arasında 15,7 KM. bulunuyor. Dar ve uzun bir görünüme sahip havzanın en geniş yeri 3,8 Km olup, yükselti 0 M ile 1760 M arasında değişmekte.</p>

<p>Bu gölet ve yanındaki çınar ağacı ile ilgili bir efsane yörede yıllardır anlatılagelmektedir. “Hasanboğuldu Efsanesi” olarak bilinen bu hikaye, ünlü yazın ustası Sabahattin Ali tarafından 1942 yılında öykülendirilmiş.</p>

<p><strong>HASAN BOĞULDU ÖYKÜSÜ</strong></p>

<p>Ovalı Hasan ile Obalı Emine birbirlerini severler. Ancak, ikisinin de yaşayış tarzları birbirinden farklı olduğu için kavuşmaları zordur ama yine de Emine'yi ailesinden ister. Oba geleneğinde ise Emine'nin Hasan'la evlenmesi için bir şart vardır. Hasan'ın köyden Oba'ya kadar hiç dinlenmeden sırtında bir çuval tuz getirmesi gerekir. Hasan bunu kabul eder. Emine'de Hasan'la birlikte gider. Hasan köyden bir çuval tuzu alır ve yola koyulur. İlk zamanlarda zorlanmaz ama güneşin ve yorgunluğun tesiriyle terler ve çuvaldaki tuzlar sırtını yakmaya başlar. Emine töreyi bozmamak için dinlenmesine izin vermez ve yardım etmez. Hasan bütün gücüyle tuz dolu çuvalı taşımaya çalışır. Ancak belirli bir süre sonra takattan düşer, tuz çuvalıyla yığılır kalır. Bunun üzerine Emine çuvalı alır yola devam eder. Hasan Emine'nin arkasından bağırır, “Emine ben gelemedim, sen benim arkamdan gel” der. Hasan'ı o günden sonra gören olmamıştır. Emine onun gömleğinin bir parçasını derenin kenarında bulur. Hasan'ın sesi sürekli Emine'nin kulağında çınlar. Sürekli Emine'yi çağırır. Emine'nin durumu her gün daha da kötüleşir. En son dere kenarındaki bir ağaca Hasan'ın gömleği ile kendini asar.</p>

<p><strong>HASANBOĞULDU ŞİİRİ</strong></p>

<p>Uzaklardan sesin aldım/Çevreni derede buldum/nereye gittiğin bildim/Hasanım arkandan geldim.</p>

<p>Sarı kahküllü, dal boylum/Saz benizli, ayva tüylüm/Tatlı sözlü, melek huylum/Hasanım ardından geldim.</p>

<p>Köyden, obadan kovulan/Duru sularda boğulan/Toz köpük olup dağılan/Hasanım ardından geldim.</p>

<p>Sarp dağlara getirdiğim/Kavuşmadan yitirdiğim/Ak kefensiz yatırdığım/Hasanım ardından geldim.</p>

<p>Emine'yi yaslı eden/Kerem olup Aslı eden/Dağı taşı sesli eden/Hasanım ardından geldim</p>

<p>“<strong>BEYOBALI” DEĞİL, “HASANBOĞULDULU”!</strong></p>

<p>Göleti gördükten sonra, Sütüven Şelalesi'ni görmek için piknik alanının giriş bölümüne döndük. Şelaleyi ve akarsu yatağını görmek için dereye indik.</p>

<p>Dereden yukarıya çıktıktan sonra, yanımızda getirdiğimiz kahve ile böreği alarak şelaleye yakın bir yerde de bulunan sabit masaların birisine gittik. Burada da ateş yakmak için uzun bir ocak bulunuyordu.</p>

<p><strong>Hasanboğuldu Piknik Alanı'nı, göleti, şelaleyi, ormanı, yeşilin envai tonunu görmenin verdiği mutlulukla dönüşe geçtik.</strong></p>

<p>Beyobası girişinde yol sorduğumuz yaşlı köylü kadınlardan piknik alanına gelirken sol, geriye dönerken sağ taraftaki hala yerindeydi. Giderken, “Dönüşte bu kadınlardam incir alalım.” demiştik. Durduk. Yaşlı kadın, hemen cama yanaştı. Elindeki kabın içerisi, siyah ve yeşil taze incir doluydu. Ne kadar olduğunu sordum. “150.00 TL.” dedi. Gömeç Pazarında 100-120.00 TL. idi. Söyledim. “Yok. İncir zamanı geçti artık.” dedi. “Tamam. Ver.” dedik. “Bir kg. daha vereyim.” dedi. İstemedik. “Sen Beyobalı mısın?” diye sordum. “Ben Hasanboğuldu köyündenim.” dedi. Yolda, “Beyobası'nın diğer adı Hasanboğuldu mu ki?” dedim. Sevda, “'Hasanboğuldu' adı öne çıkınca, kendisinin oralı olduğunu söyleme gereği duymuş olabilir.” dedi.</p>

<p>Olabilir!</p>

<p>(Bu yazıyı yazarken İnternette sorguladım: “Hasanboğuldu” adında bir yerleşim yeri yok.)</p>

<p><strong>(*) Piknik alanına, gölete ve bir yere verilen ad olduğu için “Hasan Boğuldu” değil, “Hasanboğuldu” şeklinde birleşik yazılması gerekiyor.</strong></p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-7-1/6364/</link>
<pubDate>Sun, 20 Sep 2026 00:56:40 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (6/3)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-6-3.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Üçüncü Bölüm)</strong></p>

<p><strong>ŞEYTAN SOFRASI</strong></p>

<p>Tepeye varınca, aracı park ettik. “ŞEYTAN SOFRASI” yazan ve tam ortasında koskocaman bir şeytan figürünün olduğu kapıdan bilet alarak içeriye girdik.</p>

<p>Bulunduğumuz yerden Ayvalık, Ayvalık'ı Dolap Adası'na, Dolap Adası'nı Cunda Adası'na bağlayan köprüler, adını bilemediğimi diğer bazı adalar, Badavut Antik Taş Ocağı'nın bulunduğu tepe, Kleopatra Plajı, Badavut Sahili, Sarımsaklı, Ege Denizi, Midilli... 360 derece her taraf görülebiliyordu. Manzara muhteşemdi.</p>

<p>Bulunduğumuz yerde bir restoran ve muhtemelen o restoranın parçası konumunda açık ve kapalı oturma yerleri vardı. Günbatımına kadar bekleme ve burada birşeyler yeyip içme niyetimiz yoktu; sadece manzarayı seyredecek ve buraya neden “ŞEYTAN SOFRASI” denildiğini öğrenecektik.</p>

<p><strong>Para verip geçtiğimiz yerdeki açıklamaya göre, bulunduğumuz yere ŞEYTAN SOFRASI denilmesinin nedeni şu idi</strong>: “Ayvalık civarında Rumların yaşamış olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü dönemde bu tepede PENOLEPE adında (şeytan lakaplı) kendini halktan soyutlamış mistik bir yaşam süren bir şahıs yaşamaktaymış. Ayvalık ve civarında kıtlık baş göstermeye başlayınca din adamları ve papazlar tarafından kıtlığın sebebi olarak, PENOLEPE gösterilmiş ve halkı galeyana getirerek onu linç etmesini istemişler. Bunun haberini bir keçi çobanından alan PENOLEPE, çözümü burada kuş sütü dahi eksik olmayan bir sofra hazırlamakta bulmuş. Kendisini linç etmek için buraya gelen halk sofranın cazibesine kapılıp PENOPELE'yi unutmuşlar, o da buradan kaçarak kurtulmuştur. O tarihten beri bu tepenin adı Şeytan Sofrası olarak anılmaya başlanmıştır.”</p>

<p>Şeytan Sofrası ile ilgili açıklamanın biraz ilerisinde, demir bir kafes ile koruma altına alınmış olan <strong>Şeytan'ın Ayak İzi </strong>vardı. Ziyaretçilerin bazıları tarafından içerisine madeni paraların atıldığı Şeytan'ın Ayak İzi ile ilgili yan tarafında yakın bir yerde yazılanlara göre, özet olarak <strong>“Tanrılar kralı Zeus tarafından görevlendirilen SELENE'nin cennetten kovduğu şeytan bir ayağını buraya bir ayağını Midilli Adası'na atıp kaçmış.”</strong></p>

<p>Şeytan'ın Ayak İzine yakın bir yerde insan boyuna yakın boyda bir ağaç, üzerine bağlanan beyaz çaputlardan kar gibi beyaz bir renge bürünmüştü; çaputlardan, ağacın ne olduğu belli olmuyordu.</p>

<p>Aracın yanına döndüğümüzde, oradaki WC'ye girenlerden 20 TL. alan genç birisine, bu tepeyi kimin kimden (belediye, bakanlık, valilik) kiralayarak çalıştırdığını sordum. Anlattığına göre, kendisi Sarımsaklıymış. Kendini bildi bileli bu tepede görülen her şey, WC, mescid, hediyelik satan dükkan, restoran... aynı kişiye aitmiş. Şeytan Sofrası, yaz sezonunda gece-gündüz full çekiyormuş, adım atacak yer olmuyormuş.</p>

<p>(Yapay Zeka, Şeytan Sofrası'nın bulunduğu alanın “kamu mülkiyetinde” olduğu, “Doğa Koruma ve Milli Parklar/Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan ve Koruma Alanı statüsünde” bulunduğu bilgisini verdi. Tepedeki seyir terası, kafe ve restoran gibi sosyal tesisler kamu gözetiminde işletilmekte, kiralanmaktaymış.)</p>

<p>Araca binip inişe geçtik. Şimdi, Cennet Tepesi'ne gidiyoruz.</p>

<p><strong>CENNET TEPESİ</strong></p>

<p>10 Eylül günü Cunda Adası dönüşü gayri iradi girdiğimiz Atatürk Caddesi'nden çıktıktan sonra, Cennet Tepesi'nin yanından geçmiştik. Yine de Navigasyonun yardımıyla, İzmir-Çanakkale karayoluna çıkmadan, Küçükköy üzerinden epey tenha yollardan geçerek Cennet Tepesi'ne vardık.</p>

<p>Aracı park ettiğimiz yerde ne çok araç ve Ayvalık Belediyesi tarafından işletilen kafenin içerisinde de ne çok insan vardı. Kafeye giriş kapısının biraz ilerisinden, önümüzde uzayıp giden Ayvalık'a ve ötelerine baktık. Gördüğümüz manzaradan daha geniş bir alanı Şeytan Tepesi'nden seyrettiğimiz için kafeden içeriye girdik. Bütün masalar doluydu. İleride, bir kıyıda boş bir masa bulduk. Oturduk. Sipariş, gidip kasada oturanlara veriliyormuş. Gidip verdim. Bana bir çağrı cihazı verdiler. Cihaza çağrı gelince, gidiyor ve siparişleri, hazırlandığı kısımdan alıp geliyorsun.</p>

<p><strong>Ben diyeyim 10, siz deyin 20, o kadar çok çalışan vardı kafede; Ayvalık Belediyesi, çok akıllıca bir iş yaparak burada bu işletmeyi açmış.</strong></p>

<p>Siparişleri beklerken “Çay içelim” dedim. Onu da aynı şekilde gidip kasadaki çalışanlara yazdırdım. Bu kez, verilen fiş ile çay servisinin yapıldığı yere gidip çay sorumlusu çalışandan çayları aldım.</p>

<p><strong>Ödemeler kart ile yapıldığından, aldığım her şeyin fiyatını masaya gelince gördük. Çay, 10 TL. İnanılır gibi değil. Karışık tost 150.00, ayran 40.00. Ören'de tostlar 180.00-185.00 TL, çay 25.00, Günbatımı Kafe'de çay 25.00, sade soda 50.00 TL. Dalış Köyü Sosyal Tesisinde çay, 20.00 TL.</strong></p>

<p><strong>Bunları neden yazıyorum? Kuzey Ege'de belediyelerin çalıştırdığı sosyal tesislerdeki fiyatlar hakkında da okuyucunun bilgisi olsun!</strong></p>

<p>Siparişleri aldıktan ve yedikten sonra, Gömeç'e doğru yola çıktık.</p>

<p>(Bitti)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-6-3/6362/</link>
<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 11:37:46 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (6/2)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-6-2.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(İkinci Bölüm)</strong></p>

<p><strong>BADAVUT ANTİK TAŞ OCAĞI</strong></p>

<p>Bu kuleyi, falezleri dolaşırken görmüş ve Kuş Gözetleme noktası sanmıştık. Meğer, “Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Ayvalık Trafik Gözetleme İstasyonu” imiş.</p>

<p>Çıktığımız yerin sağ tarafında bir taş ocağı var. “Burası, görmek istediğimiz taş ocağı olsa gerekir.” dedim. Fotoğraflarını çektim. Bulunduğumuz tepeden Ege Denizi ve Midilli Adası çok rahat seyredilebiliyor. “Datça ile Simi arasından biraz daha mı uzak?” dedim. Sevda, İnternetten baktı, “Neredeyse iki katı.” dedi. Aşağıda, sahilde denize girenler ve güneşlenenler vardı. Oraya inmenin çok kolay olmayacağı kanısına varınca, inmekten vazgeçtik.</p>

<p><strong>Kıyı Emniyet Müdürlüğü'ne ait gözetleme istasyonunun çevresinde o kadar çok katı atık malzemesi (çöp) vardı ki çok şaşırdım; bir kenarda duran iki çöp bidonunun içleri ve çevreleri de çöp doluydu. Çam ağaçlarından çam fıstığı kozalağı toplayan gençten bir karı koca geçiyordu. Erkeğin omuzunda oldukça uzun bir sırık ve sırığın ucunda hilal şeklinde keskin bir demir bıçak (hırpo) vardı. “Bu çöpleri toplamak için buraya belediye hiç uğramıyor mu?” dedim. “Uğramıyor.” dedi. Bulunduğumuz alan “doğal jeopark” olduğundan bu çöpleri toplamak belediyenin göreviymiş. Burasının bu halde olmasına çok şaşırdım. Sevda'ya, “Cunda Adası ile ilgili 3 bölümlük yazının ilk bölümünde 'WC'nin 5 TL.' olduğunu yazmıştım. Nevzat, 'WC 5 TL., başlı başına bir haber' demişti. Bu bölgede belediyelerin açtığı sosyal tesislerde alkollü içkinin (bira) satılıyor olması, keza şimdi bu tepenin çer çöp tepesi olması da başlı başına bir haberdi. Gazeteci bazı arkadaşlar şimdi burada olsalar, bütün bunları ayrı ayrı haber yaparlardı. Ben, gezi notları yayınlıyorum. Umarım bu notları Ayvalık Belediyesi'nde çalışan birisi ya da bir belediye meclis üyesi okur da hem bu tepeyi hem de Badavut Plajı'nı bu berbat durumdan kurtarmak amacıyla bir çaba içerisine girerler.” dedim.</strong></p>

<p>Aracı park ettiğimiz yere yakın bir yerde, aracı park ettiğimizde gözümüzden kaçan panoyu gördük. Panonun üzerinde, “Badavut Antik Taş Ocağı” ile ilgili bilgiler vardı.</p>

<p>“<strong>Badavut Antik Taş Ocağı”</strong>, biraz önce gördüğüm ve fotoğraflarını çektiğim ocak değil, panonun arka kısmında pembeye, kırmızıya kaçan renkleriyle bir sütun biçiminde yükselen kayaların bulunduğu bölümmüş.</p>

<p>Panoda yer alan bilgilere göre, çok özet olarak, bu alanda pembe, beyaz ve gri tonlarda yaklaşık 30 m kalınlığa ulaşan kaya katmanları gözleniyor. Bu kayalar, yaklaşık 20-22 milyon yıl önce meydana gelen volkanik püskürmeler sonucu oluşan Ayvalık ignimbiritleridir. Bunlara, bu yörede Sarımsak Taşı denir. Sarımsak Taşı, dayanıklılığı, kolay işlenebilirliliği ve uzun ömrü nedeniyle yaygın olarak tercih edilmiştir. Bu taş, manastırlar, kiliseler, camiler, okullar, konutlar ve zeytinyağı ve sabun fabrikaları gibi endüstriyel yapılarda kullanılmıştır. Günümüzde Sarımsak Taşı'nın çıkarımı sıkı şekilde denetlenmekte olup Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nden izin gerektirmektedir.</p>

<p>Bol bol fotoğraf çekip, araç ile aşağıya doğru indik.</p>

<p><strong>BADAVUT LAGÜNÜ</strong></p>

<p>Tepeye çıkarken dikkat etmemiş olmalıyız ki tepeye çıktıktan sonra dolaşırken tepeye çıkarken sağda, inerken solda, üzerinde yürünebilir genişlikte toprak ya da kumdan bir setle denizden ayrılmış görüntüsü veren göle benzer sulak alanın ayırdına vardık. “Burası suyu hala kurumamış bir lagün mü yaksa denizin bir uzantısı mı?” diye aramızda konuştuk. Sevda, gördüğümüz setin bir yerinde deniz ile bağlantısını sağlayan sonradan açılmış bir kanal olduğunu söyledi.</p>

<p>Tepeden aşağıya inince, tepeye çıkmadan önce aracımızı park ettiğimiz yere yakın yol ayrımında, deniz kıyısında tahtadan yapılma küçük bir aparat gördük. Aracı durdurduk. Gördüğümüz aparattan önce bir pano da buraya dikilmişti.</p>

<p>Panoda, tepedeyken ayırdına vardığımız ve ne olduğuna dair üzerinde konuştuğumuz sulak alanın “BADAVUT LAGÜNÜ” olduğu yazılıydı.</p>

<p>Panodaki bilgilere göre, özet olarak, Badavut Lagünü, kıyı akıntıları ve dalgaların taşıdığı çakıl, kum ve kil gibi sedimanların kıyıdaki bir girintinin ağzını kapatmasıyla oluşmuştu. Yaklaşık 23 hektarlık bir alana sahip olan lagünün su seviyesi kışın yağışlarla birlikte yükselir, alan ve derinlik artardı. Yazın ise buharlaşma nedeniyle düşer, lagün küçülürdü. Badavut Tuzla Lagünü, zengin yaşam çeşitliliğiyle önemli bir sulak alan ekosistemidir. Avrupa-Afrika kuş göçü yolu üzerinde yer alır. Göçmen kuşlar için önemli bir konaklama ve beslenme alanıdır. Bu alanda pek çok kuş türü gözlemlenebilir. Bunlardan birisi de büyük flamingolardır. Biz lagünün kıyısındaki aparatın üzerine çıkıp lagüne bakarken, bu flamingolardan epeycesi oradaydılar. Bu lagün, 20. Yüzyılın başlarına kadar tuz üretimi amacıyla da kullanılmış.</p>

<p>Sonra araca bindik ve tepeye çıkmadan önce park ettiğimiz 5-10 m ilerideki yere park ettik.</p>

<p><strong>KLEOPATRA PLAJI</strong></p>

<p>Kleopatra Falezlerini görmeye geldiğimizde, Badavut Sahilinin bu bölümünde de soyunma kabini ve duş görmemiştik. O nedenle, araçta soyunup, deniz kıyafetlerini giydik.</p>

<p>Sahile varınca, falezlerin 50 m kadar uzağında, denizin bir miktar içerisine kadar giren büyük Sarımsak Taşlarının olduğu alanın öte tarafının taşsız olduğunu düşünüp, oradan denize girdik.</p>

<p>Deniz, bu noktada pırıl pırıl ve Datça'nın Mare altı, Taşlık ya da Palamutbükü Plajı gibi 5-10 m sonra derinleşiyordu. Epey bir yüzdük. Sonra çıktık.</p>

<p>Sevda, burasının Sarımsaklı Sahili'nden daha iyi olduğunu, denizin bu bölümünü çok sevdiğini, iyi ki buraya gelip denize girdiğimizi söyledi. Deniz bütün yorgunluğumuzu almıştı.</p>

<p>Araca döndük. Şimdi, Şeytan Sofrasına gidiyoruz.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-6-2/6361/</link>
<pubDate>Fri, 18 Sep 2026 02:14:33 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI 6/1</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-6-1.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Birinci Bölüm)</strong></p>

<p>Çanakkale-İzmir karayolundan “Sarımsaklı” istikametine saptık. Bulvar boyunca ilerledik. Sarımsaklı içerisinde ikinci döner kavşaktan sonra (U) dönüşü yaptık ve Sarımsaklı Sahili boyunca giden caddenin bir yerinde aracı park ettik. “Sahilde biraz yürüyelim. Denize girebileceğimiz uygun bir yer bulalım.” dedik. Sarımsaklı Sahili çok önerilmişti. Denize girme ve yüzme niyetiyle geldik; halka açık ya da bir işletmeye ait uygun bir yer bulacağız.</p>

<p><strong>SARIMSAKLI SAHİLİ</strong></p>

<p>Araçtan indik. Yürüyüş ve bisiklet yollarını geçtik. Kumsalın içerisinden geçen dar bir yoldan deniz kıyısına yürüdük. Denizin kıyısına varınca sola (Doğu) ve sağa (Batı) doğru bakındık; Sarımsaklı Sahili, her iki tarafa doğru da uzayıp gidiyordu. Kumlar, Ören Sahilinde gördüğümüzün bir benzeriydi. Denizin suyu çok temiz görünüyordu. Yüzmek için denize girenlerin deniz içerisindeki duruşlarına bakılırsa, bu sahil çok sığdı.</p>

<p>Sağa (Batıya) doğru sahil boyunca yürümeye başladık. Sahil boyunca özel işletmeler ve halka açık alanlar vardı; halka açık alanlar, Ören Sahili'nde gördüğümüz halka açık alanlardan daha dardı. Bir süre yürüdükten sonra, halka açık daha geniş bir alan gördük. Bu alanın bir kısmının üstü kapatılımıştı. Sevda, “Buraya gelelim.” dedi.</p>

<p>Kumsalı, yürüyüş ve bisikletçiler için yapılmış yolun olduğu bölümü geçtik. Sahilin bu bölümünde, yürüyüş ve bisiklet yollarının bulunduğu bölüm ile cadde arasında, sahile gelenlerin araçlarını park edebileceği otopark alanı vardı. Aracımızı, bu otoparka getirmek için cadde boyunca yürümeye başladık.</p>

<p>Araca bindik. İleriden bir yerden sola dönüp ara sokaklardan geçerek biraz önce (U) dönüşü yaptığımız dönere geldik ama bu kez (U) dönüşü yapmayıp sağa (Batı) doğru ilerledik. Sonra sol yapıp, biraz önce gördüğümüz otopark alanına girip park ettik. Eşyalarımızı aldık, üstü kısmen kapalı halka açık alana geldik. Denize paralel sıralar halinde kapalı 5 yerden 4. sıradakinin altında boş bir alana yerleştik. Sırasıyla denize girdik.</p>

<p>Deniz çok temizdi. Datça'da deniz, Karaincir Sahili hariç hemen derinleştiği için git, git bir türlü insan boyunu aşmayan bu sahili biraz yadırgadık. Halka açık alanlarda oldukça çok insan vardı. Özel işletmeler boş gibiydi. Bazı işletmelerin yüksek sesle yaptığı müzik yayını duyuluyordu.</p>

<p>Sahil boyunca yürürken de görmüştük, özel işletmelere ait şezlonglar Ören'de olduğu gibi denizden 3-4 m içerideydi. Deniz kıyısında rahatça yürünebiliyordu.</p>

<p>Simit ve kaynatılmış mısır satıcıları sahil boyunca dolaşıyordu. Simitçiden simit aldık, tanesi 40.00 TL. Susamı oldukça boldu.</p>

<p>“İyi ki geldik ve denize girdik.” dedik. Bir süre oturduktan sonra kalktık. Bugün gidip göreceğimiz ikinci yer, Badavut'taki Sarımsaklı Antik Taş Ocağı idi.</p>

<p><strong>BADAVUT SAHİLİ</strong></p>

<p>4 Eylül günü bir ara bir kaçamak yapıp geldiğimizde, aracı park ettiğimiz ve sahile kadar yürüdüğümüz bölümde Badavut Halk Plajı'nın çer çöp içinde terk edilmiş halini görünce moralimiz çok bozulmuştu. O nedenle, Badavut Halk Plajı'na değil, doğrudan Sarımsaklı Taşı'nın çıkarıldığı eski taş ocağını görmeye gidiyorduk. Gömeç'te, Cunda Adası'nda gördüğümüz ve İnternetten bilgi edindiğimiz pek çok tarihi taş binanın yapımında Sarımsaklı Taşı'nın kullanılmıştı. Kamil Koç Müzesi'nde ayak üstü sohbet ettiğimiz bir görevli, Cunda Adası'nda restore edilen eski binaların restarasyonunda Sarımsaklı Taşı'nın kullanılmaya devam edildiğini söylemişti. Hakkında bunca duyumumuzun olduğu taşın çıkarıldığı yeri görmemek olmazdı. Gidip görmek için çok ısrar ettim.</p>

<p>Sarımsaklı Plajı'ndan çıkıp Badavut'a doğru yola çıktık. 4 Eylül günü geldiğimizde aracı park ettiğimiz yeri geçtik. Biraz ileride yol ikiye ayrılıyordu. Yolun ayrım noktasından 5-10 m önce Kleopatra Falezleri, Badavut Antik Taş Ocağı ve Kuş Gözlem Noktası ile ilgili bilgilendirme levhaları vardı. Sevda, “Kleopatra Falezlerinin” olduğu alanı gidip görelim dedi. O noktada, birkaç araç daha park etmiş haldeydi. Biz de park ettik ve sahile doğru yürüdük.</p>

<p><strong>KLEOPATRA FALEZLERİ</strong></p>

<p>Aracı park ettiğimiz ve sahile doğru yürüdüğümüz alanlarda da çer çöp gani idi. Gidip görmek istediğimiz yer, Badavut Sahili'nin en uç (Batı) noktasındaki kayalık tepenin deniz ile buluştuğu yer olarak görünüyordu.</p>

<p>Sahil kıyısında aralıklarla denize giren ikili-üçlü gruplar vardı; denize girmek için bu noktaya gelenlerin az olduğu anlaşılıyordu. Muhtemelen belediye, sahile gelenler yediktan içtikten sonra atıklarını içine koysun diye yarının biraz altından kesilmiş 2 varil koymuş. Varillerin içi dolu değildi.</p>

<p>Sahile yaklaştığımızda, önce Kum Zambakları ile ilgili bilgilendirme içeren bir pano gördük; Kum Zambakları ile ilgili bir panonun burada bulunması beni şaşırttı. Panodaki bilgilere göre, endemik bir bitki olan Kum Zambakları, koruma altına alınmış. Kum Zambaklarını koruma amaçlı olarak sahil boyunca seyrek aralıklarla konulmuş kırmızı renkli küçük tahta kafesler, Ayvalik Belediyesi'nce yaptırılmış.</p>

<p><strong>Sahile ve kayalıklara daha yakın bir yerde, “KLEOPATRA FALEZLERİ” ile ilgili bilgiler içeren ikinci bir pano daha vardı. Gördüğümüz panolarda yazılan bilgilere göre, çok özet olarak, Ege Denizi'ne bakan bu dik ve etkileyici kıyı falezleri, dalgaların aşındırmasıyla şekillenmişti. Bu falezlerin hikayesi, 20 milyon yıl önce yoğun volkanik etkinliklerle başlamıştı. Çok daha yakın bir dönemde, son 6.000 yıl içinde dalgalar falezleri bugünkü şekline kavuşturmuştu. Kleopatra Falezleri, dünyanın farklı zaman ölçeklerinde işleyen süreçlerini bir arada gösteren etkileyici bir örnekti.</strong></p>

<p>Kumlara ve tepeden aşağıya yuvarlanmış kayalara basarak deniz kıyısından kayalıkların öbür tarafına doğru epey bir yürüdük. Kayalığın gözden ırak kısmında denizde yüzen, kayalara oturmuş sohbet eden, güneşlenen gençler gördük. Dalgalar ile aşınmış kayalıkların görünümü muhteşemdi. Sol tarafımızda, Ege Denizi uzayıp gidiyordu. Çok ilerilerde Midilli Adası görünüyordu. Bir yerden sonra döndük.</p>

<p>Sevda, denizin görünüşünü çok beğenmiş. “Sarımsaklı Taşı'nın çıktığı taş ocağını da görelim, ondan sonra gerekirse gelir denize gireriz.” dedik. Araca döndük.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-6-1/6357/</link>
<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 17:33:55 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (5/2)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-5-2.jpeg" width="250"><br><div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><strong>MEHMET ERDAL</strong></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b style="font-size: 12pt;">(İkinci Bölüm)</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Pelitköy'e girdiğimiz yoldan geriye döndük. İzmir-Çanakkale karayolundan, Burhaniye'ye doğru devam ettik. Ören'e gidiyoruz. Sevda, “Dün Yapay Zeka'ya program yaptırırken, bugünkü programa Ören'i de ekledim.” dedi. Bölgeyi bilen bir rehber olmadan doğaçlama gezmeye kalkışınca, en büyük yardımcın İnternet oluyor.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Burhaniye Devlet Hastanesi'ni geçince sağa saptık ve sonra da köprü üzerinden sola dönüp, Ören Sahili'ne giden Enver Gürelli Caddesi'ne girdik. Cadde, çok düzgün ve temiz. Caddenin en sonunda Sahil Kafe var. Aracı, kafenin yanındaki bir boşluğa park ettik. Çay bahçesine geçtik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>SAHİL KAFE</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Sahil Kafe, Burhaniye Belediyesi tarafından işletiliyor. Kafenin bulunduğu yer, denizden biraz yüksekte. Kafenin ön tarafında kalan Ören Halk Plajını ve göz alabildiğine uzayıp giden denizi seyredebiliyorsun. Plaj, çok geniş bir alanı kapsıyor. Sahile yakın, belli aralıklarla önünde şezlonglar olan kafe vb. yerler var. “Muhtemelen bu yerleri belediye kiraladı. Kiraya verirken işletmeler arasında halka açık oldukça geniş alanlar bırakmış; çok akıllıca.” dedim.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Sahilde, denize girenlerin ve güneşlenenlerin olduğu görülüyor.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Oldukça ağır adımlarla yürüyen çok sakin görünümlü genç bir çalışan geldi ve siparişimizin ne olduğunu sordu. Söyledik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Siparişlerimiz geldi, yedik. Biraz daha oturduk. “Kalkalım. Gezelim.” dedik. Kalktık. <b>Hesabı ödeyip kafeden ayrılırken girişteki fiyat listesine baktım, Dalgıç Köyü'ndeki belediye sosyal tesisi gibi burada da bira satılıyor.</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>ÖREN PLAJI</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Sevda, “Denize girelim mi? Deniz çok güzel görünüyor.” dedi. “Denize girmeye değil, gezip görmeye geldik.” dedim. Ekim ayı içerisinde Datça'ya döndüğümüzde de denize girebilirdik. “Sahile inip deniz kıyısına gidelim. Denizi görmek istiyorum.” dedi. Merdivenlerden indik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Plajın kumu, çok ince, ipek gibi. Sahile kadar dar bir yürüme yolu yapmışlar. Yürümeye başladık.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>Sağ tarafta, kumluk alanda, halka açık alanda denize girenler için yapılmış yan yana iki WC vardı; biri erkeklere, diğeri kadınlara. Onları görünce sahil boyunca bulunan işletmelere baktım. Bulunduğum yerden görünen işletmelerin de arka taraflarında ama kumsal alanın bittiği yerlerde onların da WC'leri bulunuyordu.</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Halka açık WC'lerden denize doğru 5-10 m sonra yine halka açık alanda denize girenler için yapılmış duş ve soyunma kabinleri vardı.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Deniz kıyısına vardık. Deniz, biraz dalgalıydı. Bulunduğumuz, halka açık bölümdeki vatandaşların bazıları ya yanlarında getirdikleri şemsiyelerin altında uzanmışlardı ya da oturup aralarında sohbet ediyorlardı.<b> İşletmelerin koyduğu şezlongların denize yakınlığına baktım; deniz ile aralarında en az 4-5 m mesafe vardı. “Bu mesafe, belediyenin koyduğu kuraldan ya da kumsalın çok derinlikli olmasından, belki de her ikisinden kaynaklanıyor olabilir.” diye düşündüm.</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Ağaçların gölgesindeki Sahil Kafe'nin aksine, kumsal oldukça sıcaktı. “Çıkalım” dedik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>AKŞAM GEZİNTİ ALANLARI</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Kumsaldan yukarıya çıktıktan sonra, Denize paralel giden yoldan yürümeye başladık.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Yürüdüğümüz yolda ve yakın çevresinde, belki yüzyıllık çok sayıda devasa boyutlarda ağaçlar vardı; bu ağaçların gölgeleri altında yürüdük. Yürüdüğümüz yolun deniz tarafında, Sahil Kafe'nin hizasında belli aralıklarla başka kafe, restoran, dondurma vb. satan işletmeler de vardı.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Biraz daha yürüdük ve sağ tarafta, asırlık çınarların gölgelediği geniş bir alanda hediyelik, dondurma ve daha başka şeyler satan, sağlı sollu çok sayıda küçük küçük bitişik nizam dizilmiş dükkanlar gördük. Birkaç tanesi açık, geri kalanlarının tümü kapalıydı. Biz bir yandan Sevda'nın İnternetten adını öğrendiği dondurmacıları arıyoruz, bir yandan da bu işyerlerinin tamamına yakınının neden kapalı olduğunu kendi kendimize akıl yürüterek sorguluyoruz; “buralarda yaz sezonu bitti sayılır ya, ondandır.” diyoruz.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Karşımızdan orta yaşlı bir kadın geliyordu. Sevda, “Bir dakika. Bakar mısınız?” dedi. Buralı olup olmadığını sordu. Adanalıymış. Oğlu Burhaniye'de okurken Burhaniyeli bir kız ile tanışmış. Sonra da onunla evlenmiş ve buraya yerleşmiş. Onların yanına gelmiş, misafir olarak. Sevda'nın İnternetten adını öğrendiği dondurmacıların yerini bilmiyormuş. Kapalı gördüğümüz işyerleri akşama doğru açılıyormuş; burası akşamları hareketleniyormuş. İnsanlar bu bölgeye gezmeye, dolaşmaya, hava almaya geliyormuş.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Çınar ağaçlarının bulunduğu alanda adlarını İnternetten öğrendiğimiz dondurmacıları aramaya devam ettik, bulamadık. Aracımıza döndük. Aracın arka camına, 150 TL. lik otopark “bilgi” fişi bırakılmış. Sağa sola bakındık, kimseyi göremedik. Sahil Kafe'nin kasasında oturan çalışana gittim. “'Orhan' diye bağırın. Gelir. Oralardadır.” dedi. Aracın yanına gittim. Seslendik. Bakındık. Yok. “Ne yapalım?” derken, karşılardan genç birisi çıktı geldi. Adı, gerçekten Orhan imiş. Aslen Dikililiymiş. Turizm Yüksek Okulu mezunuymuş. O da Burhaniyeli bir kız ile tanışmış. Evlenmiş ve buraya yerleşmiş. Annesi-babası İzmir Buca/Üçkuyular'da yaşıyormuş. Orhan'ın uzattığı POS'dan ödemeyi yaptık. Yola koyulduk.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">İçmeler'de,<b> Günbatımı Kafe Bar'a</b> gidiyoruz.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>GÜNBATIMINI İZLEDİK</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Çanakkale-İzmir karayolundan Gömeç'e doğru yol aldık. Sabahleyin Bağlar Burnu Sahili'ne giderken döndüğümüz yol ayrımından, İçmeler yoluna girdik. Yolun çatallaştığı yerde, doğruca İçmeler'e yöneldik. Navigasyon'un yardımıyla, Günbatımı Kafe Bar'ın yakınına geldik. Aracı park ettik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Günbatımı Kafe Bar da belediyeye ait. Kafenin bulunduğu yer, denizden biraz yüksekte. Vardığımızda, içeride birkaç masada 5-10 kişi vardı. Biraz oturduk. Sevda, kafenin alt tarafındaki denize bakmaya gitti. Sonra geldi. “Oraya gidelim.” dedi. Gittik. Bir zeytin ağacının altına masayı, sandalyeleri koyduk. Sevda, denize girip çıkmak istedi. Bulunduğumuz yerde sahil hiç yok. Kıyı taşlık, deniz yosunlu ve dalgalı. Yine de girdi ve çok fazla kalmadı, çıktı.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;"><b>Bulunduğumuz yerden, sol tarafımızda kalan Dalış Köyü'ndeki belediye sosyal tesislerine kadar her yer kuş bakışı görünüyordu. Bugünkü Ören'e gidiş-geliş ile birlikte Ayvalık ile Ören arasını büyük ölçüde dolaşmış olduk. “Bu bölgede, bir karış bile boş alan kalmamış; her yer bina dolmuş. Datça Yarımadası, buraların yanında çok 'bakir.'” dedim.</b></div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Sevda, “Günbatımını buradan da izleyebiliriz.” dedi. Bir gün önce Günbatımı Kafe Bar'ı da programa aldığını söyleyince olayın tam anlamıyla ayırdına varamamıştım. Buraya, “günbatımını izlemeye geldiğimizin” ayırdına varınca, “Datça'ya gelen birisinin, Knidos'a Knidos Burnu'ndan güneşin batışını izlemek için gitmelerine tanık olunca, 'Bunlar, popüler kültürün esiri olmuşlar.' diyoruz. Şimdi biz de aynısını yapıyoruz.” dedim. <b>Bizim eleştirilerimiz, Datça'nın ve Knidos'un tarihsel ve kültürel değerlerini yok sayıp Knidos'a sadece “güneşin batışını izleyebilmek” için gidenlere yönelikti ama olsun, biz de bir yönüyle benzer bir hareket içerisindeydik.</b> Sevda, bu yaklaşımıma katılmadı.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Güneşin batışına kadar orada kaldık. Bizimle birlikte ikisi çocuk 5 kişilik bir aile de vardı. Siteler önündeki araçların azlığına bakılırsa, buraları da büyük ölçüde boşalmıştı.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">Güneş battıktan sonra kalktık. Gömeç'e dönüşe geçtik.</div>

<div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-top: 1em; margin-bottom: 0cm; font-family: Calibri, Helvetica, sans-serif; font-size: 12pt;">(Bitti)</div>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-5-2/6356/</link>
<pubDate>Wed, 16 Sep 2026 12:10:15 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kuzey Ege Gezi Notları (5/1)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-5-1.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Birinci Bölüm)</strong></p>

<p>12.09.2026, Cumartesi günü, kahvaltı sonrası yola çıktık. İlk olarak, Bağlar Burnu Halk Plajı'na gideceğiz.</p>

<p>İzmir-Çanakkale karayolundan Burhaniye/Edremit yönüne gittik. Gömeç'in Karaağaç Mahallesi'ni geçtik. Pelitköy yol ayrımında (U) dönüşü yaparak İçmeler'e giden yola girdik.</p>

<p>Çanakkale-İzmir karayolundan itibaren, İçmeler'e giden yolun sağı solu zeytin ağaçları. Yolun asfaltı çok iyi, muhtemelen yeni dökülmüş; sıcak asfalta benziyor. Yolun iki tarafında da ağaçlar yola o kadar yakın ve yol ile bitişik ki ağaçların yaşlarına bakarak, “Bu yol sonradan açılmış olmalı, o nedenle bu ağaçlar yola bu kadar yakın, bitişik durumdalar.” diyorum.</p>

<p>Biraz gittikten sonra, yol ikiye ayrıldı; İçmeler'e gidene değil, sağdakine, Bağlar Burnu Halk Plajı'na doğru gidene yöneldik.</p>

<p>Bir müddet gittikten sonra, Navigasyon bizi sağlı sollu evler arasından geçirerek sahile yönlendirdi. Denizi gördüğümüz noktada Navigasyon, “Sağa dönün. Hedefiniz şu kadar metre sonra solda kalıyor.” dedi. Sağa da dönsek sola da dönsek geldiğimiz yer Bağlar Burnu Sahili. Sol tarafta park etmiş bir araç hareket etmek üzere idi. Birkaç saniye bekledik, araç hareket edince, boşalan yere park ettik.</p>

<p><strong>BAĞLAR BURNU SAHİLİ</strong></p>

<p>Sevda'nın bir gün önce İnternet sorgulamasında edindiği bilgilere göre, Bağ Burnu Sahili 700 m uzunluğunda idi. Sahilde duş, soyunma kabinleri, WC ve satış yapan büfeler bulunuyor, sahil öğle öncesi oldukça tenha oluyordu.</p>

<p>Araçtan indik. Aracı park ettiğimiz yolun genişliği, iki araç genişliğindeydi. Bir tarafında, sahil ile vatandaşlara açık zeytinlik alan boyunca uzanan duvar, diğer tarafında bitişik nizam uzayıp giden konutlar bulunuyordu. Araçlar, duvara bitişik park etmişlerdi.</p>

<p>Masa, sandalye ve denize girerken kullanacağımız kıyafetlerimizi alıp taş duvara yakın bir zeytin ağacının altına yerleştik; zeytin ağaçlarının üstü, zeytin doluydu. Dalış Köyü'nde olduğu gibi burada da her akşam zeytinlik alandaki çimler sulanıyor olmalı ki yerler ıslaktı.</p>

<p>Cumartesi olmasından kaynaklı da olabilir, saat 10.00 gibi varmamıza karşın ağaçların altı neredeyse doluydu.</p>

<p>Eşyalarımızı koyduktan sonra sahile vardık; deniz kıyısındaki alan, oldukça ince kumlu ve geniş. Denize giren, güneşlenen çok sayıda kişi var. Duş ve soyunma kabinleri bulunuyor. Sol tarafta, biraz ileride bira dahil her şeyin satıldığı birden çok büfe gördük. Büfelerin biraz ilerisinde birisi erkeklere, diğeri kadınlara ait iki WC var.</p>

<p>Sırayla denize girip çıktık. Deniz çok temiz, pırıl pırıl. Deniz, durgun. Dalga yok.</p>

<p>Burasını beğendik. İki saat kadar oturduk. Sonra kalktık.</p>

<p><strong>PELİTKÖY</strong></p>

<p>Pelitköy'e, İnternette yer alan bilgiler çerçevesinde, köy meydanındaki asırlık çınar ağacının yakınlarında bir yere aracımızı park ettikten sonra sokaklarında dolaşıp eski Rum evlerini görebilme umuduyla geldik.</p>

<p>Pelitköy'ün çevresi, zeytinlik. Köyün yakın çevresinde çam ağaçları ve bizim oralarda “Kara Selvi” dediğimiz ağaç türleri görünüyor. Köye girişte gözüme ilk çarpan “TARİŞ PELİTKÖY” levhası ve sağ tarafta, araç ile ilerlediğimiz yoldan biraz uzakta, okul ya da benzeri bir amaçla kullanıldığı izlenimi veren bina (Burhaniye Ticaret Odası Özel Uygulama Okulu) oldu. Biraz ilerleyince bir Prof'un adını taşıyan (Prof. Dr. Ahmet Tunç Özdemir) zeytinyağı fabrikası, filan eski mebusun adı verilen bir sokak, asırlık mı bilmem oldukça uzun ve büyük bir çınar ağacı ve altında orta yaş ve üstü erkeklerin sandalyelerde oturduğu kahve(hane), ürünlerini sergilemiş müşteri bekleyen seyyar bir manav ya da üretici köylüler. Sonra da cami.</p>

<p>İnternette edinilen bilgiler ile örtüşmeyen köy görüntüsünün yarattığı hayal kırıklığı içerisinde araçtan inmeden, yavaş yavaş köy içerisinde dolaşmaya devam ettik. Köyün öbür tarafına varınca Pelitköy Halit Selçuk Ortaokulu'nu gördük. “Burası, oldukça büyük ve Ege'deki köylerin herhangi birisinde görülebilecek evlerin, yapıların olduğu bir köy. Ortaokula, yapılan ve devam eden yeni binaların çokluğuna bakılırsa göç veren değil, belki göç alan bir köy.” dedim. Başka bir sokaktan ilerleyerek geniş bir daire çizip yeniden biraz önce gördüğümüz çınar ağacının oraya çıkmadan önce Türk bayrağı gibi baştan aşağıya kırmızı boyanan ve üzerine de Ay-Yıldız kondurulan bir ev gördük. “Bu evin sahibi, bu köyde 'en milliyetçi' kişinin kendisi olduğunu dostuna düşmanına göstermek için evini böyle boyamış, anlaşılan.” dedim. Devam ettik. Köyün çıkışında, yolun solunda, yola yakın bir yerde, köye girerken önündeki ağaç nedeniyle olsa gerekir, gözümüze çarpmayan eski bir zeytin değirmeni gördük. Aracı park edip, Cunda Adası'nda Rahmi Koç Müzesi avlusunda gördüğümüzün aynısı zeytin değirmenin yanına yürürken, “Bunu görmeyi beklemiyordum. İyi ki bu köye girmişiz.” dedim.</p>

<p>Zeytin değirmeni, yerden biraz yüksekçe beton bir zemine monte edilmişti. Nereden getirilmiş ve neden buraya monte edilmiş olduğuna dair hiçbir açıklama göremedik. Köye girerken gördüğümüz okul binasının yakınlarında oldukça eski bir yapı ve onun da ilerisinde, üzeri zeytin ağaçları ile kaplı bir tepenin eteklerinde olduğunu düşündüğüm tuğladan yapılmış oldukça uzun bir fabrika bacası gördük. Anlaşılan oydu ki bu köy öteden beri zeytinyağı üretimi yapılan yerleşim yerlerinden birisiydi. Gördüğümüz zeytin değirmeni, köyde uzun süre önce faaliyette bulunan ya da hala üretime devam edip de makinalarını yenileyen bir zeytinyağı fabrikasından sökülüp buraya monte edilmemişse eğer, bir yerlerden satın alınmış ve buraya, köyün dünkü ve bugünkü “zeytinci” kimliğini simgeleyen bir nevi “anıt” anlamında köyün girişine konulmuştu.</p>

<p>Değirmenin iki parçasının üzerinde damga biçimindeki yuvarlakların içinde “Sait İzmit, Aydın Asfaltı/İzmir, TEL: 38121 T.M.” yazıyordu.</p>

<p>(Bu yazıyı yazarken, Yapay Zeka'ya sordum: Sait İzmit Makina, 20. Yüzyılın ortalarından itibaren İzmir merkezli olarak faaliyet gösteren, özellikle Ege Bölgesi'ndeki zeytinyağı tesisleri ve ağır sanayi için döküm makine/ekipman imal eden köklü bir üretici. Bölgedeki geleneksel ve hidrolik zeytinyağı imalathanelerinde Sait İzmit döküm parçalarına sıkça rastlanırmış. Damgadaki 5 haneli telefon numarası, 1950-1970 yılları arasında kullanılıyormuş. Dolayısıyla, bu zeytin değirmeni, İzmir'de imal edilmiş ve Sait İzmit Mühendislik/Makina İmalathanesinde üretilmiş yerli bir döküm aksama aitmiş.)</p>

<p>Köyden ayrıldık.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-5-1/6348/</link>
<pubDate>Mon, 14 Sep 2026 23:27:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kuzey Ege Gezi Notları (4/3)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-4-3.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(Üçüncü Bölüm)</strong></p>

<p>Masanın üzerinde fiyat listesi vardı. Fiyat listesinin üzerinde “Cafe Zigardel” yazıyordu. Meğer burası ilk gördüğümüzde bizde oluşan ve bizi buraya getiren algımız gibi gerçekte “balık-ekmek” satan bir yer değil, uzun zamandır dondurma, tost, çay ve kahve servisi yapan “cafe-dondurmacı” imiş. Sevda, fiyat listesinin üst kısmında yazılanlara dikkat çekti. “Demek ki sezon sonunda balık-ekmek satmaya başlıyor,” dedim.</p>

<p>Listeye ve fiyatlara baktık. Sardalya olursa ekmek arası 250.00, Papalina olursa 300.00 TL., Uskumru olursa 350.00 TL imiş. Akhisar'dan yola çıkmadan önce kayınbiraderlerden Ceyhun, “Ayvalık'a vardığınızda, bir balıkçıda mutlaka Papalina balığı yiyin; Hamsi'ye benzer ama ondan daha küçüktür. Ayvalık yöresinin yerel balığıdır.” demişti. Öncesinde adını hiç duymamıştım. “Papalina yiyelim.” dedik. Gençten bir garson geldi. Siparişi verdik.</p>

<p><strong>PAPALİNA</strong></p>

<p>Bizim oturduğumuz bölümde başka masalarda da oturanlar vardı; kimisi bizim gibi yenice sipariş veriyor, kimisi de balık-ekmeklerini yiyorlardı.</p>

<p>Çok geçmedi, siparişimiz geldi.</p>

<p>Papalina, oldukça küçük bir balık; Sardalya ve Hamsi yerken aldığım tadı alamadım. Olsun, aklımda kalacağına tadına bakmış oldum.</p>

<p>Biz balık-ekmeğimizi yerken tur ile geldikleri anlaşılan başka müşteriler de mekana geliyorlardı. Yanımızdan geçerken bazılarının “Ben de Papalina yiyeceğim.” sözlerini duyuyorduk.</p>

<p>Balık-ekmeklerimizi yedikten sonra ödemeyi yapmak için kalkıp siparişin geldiği yere geçtim. “Ödeme, ileride, dondurma satılan yerde yapılıyor.” dedi, bir çalışan. Girdiğim bölümün içinden ilerledim, deniz tarafındaki bölümdeki masalarda nasıl bir kalabalık var, şaşırdım. Çay, kahve, tost, dondurma yenilip içilen asıl bölüm, işletmenin denize bakan kısmıymış.</p>

<p>Ödemeyi yapıp, çıktık.</p>

<p>(Gömeç'e dönerken İnternette yaptığımız sorgulamada, Papalina balığının gerçekten de Ayvalık ilçesi ve Cunda Adası ile özleşmiş, Hamsigiller veya Clupeidae familyasına aiti küçük bir deniz balığı olduğunu öğrendik. Çok küçük olduğu için ayıklanması zormuş. Bu nedenle genellikle temizlenmeden, bütün halde hafifçe unlanarak bol kızgın yağda kızartılarak yenirmiş. Yaz sonu ve sonbahar aylarında lezzetlenir ve restoranların menülerinde sıklıkla yer alırmış.)</p>

<p><strong>LABİRENT GİBİ BİR YOL</strong></p>

<p>Araca varınca, bu adada son olarak göreceğimiz Aşıklar Tepesi'ne (Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı/Yel Değirmeni/Eski Agios Yannis Kilisesi) nasıl çıkacağımızı konuştuk.</p>

<p>Navigasyon, aracın bulunduğu yerden doğuya doğru gitmeye başlamamızı söyledi. Navigasyonun söylediği yön, çarşı içine gidiyordu. Aklımıza yatmadı. Rahmi Koç Müzesi'nde bir ara sohbet ettiğimiz Kütahyalı bir çalışan, Çarşıya gelirken geldiğimiz yoldan geriye doğru gitmemizi ve bir yerden sonra sağa dönüp Aşıklar Tepesi'ne çıkmamızı önerdiğinden, onun söyledikleri aklımıza daha çok yattı. “Çalışanın önerisine göre hareket edelim.” dedim.</p>

<p>Geldiğimiz yoldan geriye doğru gitmeye başladık. Çataltepe'ye doğru giden yol ile birleştiği noktaya geldiğimizde, Navigasyonu açtık. Navigasyon, bizi biraz ileriden sağa, tepeye doğru çıkan taş döşemeli dar bir yola yönlendirdi. Yol, nasıl dar ve kötü; o yoldan geçmeyen yolun gerçek halini hayal bile edemez. Yolun dar ve yola döşenen taşların kaygan oluşunun bende yol açtığı stres ile bir yere kadar çıktık ve bizim gibi Aşıklar Tepesi yerine yolu şaşırıp çıkmaz bir sokağa girdiğini görünce geriye dönüşe geçen bir araç ile karşılaştık. Sağ taraftaki bir aralığa girip, dönüşe geçen araca yol verdik. Sonra geri geri giderek girdiğimiz aralıktan çıktık, önceki aracın döndüğü yerden biz de döndük. Labirente benzeyen sokaklardan geçerek, nihayet Aşıklar Tepesi'nin yakınında bir noktaya vardık. Eski bir binanın yıkılması sonrası oluşan boşlukta park etmiş bir aracın yanına yanaşıp park ettik.</p>

<p><strong>AŞIKLAR TEPESİ</strong></p>

<p>İnternette sorgulayınca, “Aşıklar Tepesi”nin adının gerçekte “Çanak Tepe” olduğunu, Cunda Adası'nın en yüksek ve romantik noktalarından birisi olması hasebiyle çiftlerin ve sevgililerin sıklıkla buraya uğramalarından hareketle zaman içerisinde bu adla anılır olduğunu öğreniyoruz.</p>

<p>Tepede, Rahmi M. Koç tarafından (2007) restore ettirilen Agios Yannis Kilisesi, kilisenin içerisinde Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı ile tarihi bir yel değirmeni bulunuyor.</p>

<p>Dış kapıdan geçerek, kilisenin, kitaplığın ve yel değirmeninin bulunduğu alana girdik. Yel değirmeni ve kilisenin çevresinde dolaşarak çevreyi seyrettik; görüntü çok güzeldi. Ayvalık Körfezi, adanın dört bir tarafı, adalar panoramik olarak seyredilebiliyor. Sahilden baktığımda “Ada mı değil mi?” diyerek ikirciklendiğim Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi'nin bulunduğu karanın bir ada (Tavuk Adası) olduğu çok net görülebiliyor.</p>

<p>Binanın içerisine girdik. Duvarlarda freskler vardı. Fotoğraf çekmek istedim. Sevda “'Fotoğraf çekilmez' yazıyor” dedi. Vazgeçtim. Kafeye geçtik. Sonra, “haydi gidelim” dedik.</p>

<p>Aracı, park ettiğim yerden çıkardım. Köşede bir genç, eliyle aşağıya doğru inmemiz gerektiğini işaret etti. Gösterdiği yola yöneldik. Bu yol, buraya çıktığımız yoldan daha düzgündü. Yol bizi önce Rahmi Koç Müzesi'nin oraya, sonra da aracı ilk park ettiğimiz yere yönlendirdi. “Meğer Navigasyon doğru yolu göstermiş” dedik.</p>

<p>15 Eylül Caddesi'ni takip ederek dönüşe geçtik.</p>

<p><strong>ATATÜRK CADDESİ TRAFİĞİ, “İLLALLAH” DEDİRTTİ</strong></p>

<p>Cunda Adası'nı Dolap Adası'na, Dolap Adası'nı Ayvalık'a bağlayan köprüleri geçtik. “Sola dönüp doğrudan mı yoksa sağa dönüp Ayvalık içerisini de görüp ondan sonra mı çıkışa yönelelim?” diye aramızda konuşurken gayri iradi sağa yöneldim; keşke yönelmeseydim.</p>

<p>Dur, kalk, dur, kalk yaparak metre metre ilerlediğimiz sırada merak edip İnternete sorunca, yol aldığımız caddenin “Atatürk Caddesi” olduğunu öğrendik. Ne kadar sürdü bilmiyorum, epey bir yol aldıktan sonra caddeden sola dönen bir yola girip Ayvalık çıkışına yöneldiğimiz anda “ohh be” dedik.</p>

<p>(Bitti)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-4-3/6346/</link>
<pubDate>Sun, 13 Sep 2026 23:01:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (4/2)</title>
<description><![CDATA[<img src="https://haberveinsan.com/images/haberler/kuzey-ege-gezi-notlari-4-2.jpeg" width="250"><br><p><strong>MEHMET ERDAL</strong></p>

<p><strong>(İkinci Bölüm)</strong></p>

<p><strong>DESPOT EVİ</strong></p>

<p>Sevda'nın, “Cunda Adası'nda görülecek ve gezilecek yerler nerelerdir?” yazarak yaptığı İnternet sorgulaması sırasında öğrendiği yapının ön kısmındaki “CALLISTO/Despot Evi” levhası, bulunduğumuz yerden görülüyordu. Sevda, “İnternette yazılan bilgilere göre içerisine girilemezmiş. Sadece dışarıdan bakmak mümkünmüş.” dedi. Ne yapalım, bizde öyle yapar ve yapı ile ilgili bilgileri İnternetten öğrenir, dağarcığımızı zenginleştiririz.</p>

<p>Bina, 1862 yılında inşa edilmiş. Binayı yaptıran kişi, Rum Ortodoks din adamı Grigorios Gudohiras (despot) imiş. (“Despot” kelimesi, Ortodoks kilisesinde piskopos veya din adamlarına verilen bir ünvanmış.)</p>

<p>Despot, Yunanistan'ın bağımsızlık kutlamaları sırasında kilise için toplanan bağışlar ile zenginleşmiş ve doğduğu yer olan Cunda'ya dönerek, yapımında ünlü Sarımsak Taşı kullanılan bu evi inşa ettirmiş; 1877 yılında, evi basan ve soyan hırsızlar tarafından öldürülmüş.</p>

<p>Baskın olayından sonra konak, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış ve hükümet binası olarak hizmet vermiş. Mübadele dönemi ve Cumhuriyet sonrasında ilkokul ve öksüzler yurdu olarak kullanılmış. 1980 yılı sonrasında boş kaldığı için harap hale gelmiş. 2015 yılında aslına sadık kalınarak başlatılan restorasyon sonrasında 2019 yılında lüks bir otel (Cunda Callisto Despot Evi) olarak kapılarını yeniden açmış.</p>

<p><strong>RAHMİ KOÇ MÜZESİ (TAKSİYARHİS KİLİSESİ)</strong></p>

<p>“Despot Evi”nin oradan, navigasyonun yardımıyla Rahmi Koç Müzesi'ne gitmek için sokak aralarına girdik.</p>

<p>Dolaşırken gördüğümüz Cunda sokakları, büyük ölçüde orijinal haliyle duruyorlar; sokakların taş döşemeleri (sonradan döşenenler de), işyeri olarak kullanılan ya da içlerinde yaşam devam eden binalar, binaların pek çoğunda var olan farklı şekillerdeki cumbalar, binaların dış cephe boyaları görülmeye değer güzellikte.</p>

<p>Navigasyon yol gösterdiği için sokakları bazen sağa bazen sola doğru giderek ama denizden yukarıya doğru çıkarak dolaşıyorduk. Yürüyerek çıktığımız bir sokağın karşısında Sarımsak Taşı'ndan yapıldığı çok belirgin bir binanın önüne gelince (Yund Antik Cunda Konakları) Sevda, “İşte aradığımız kilise; burada. Gelmişiz.” dedi, eliyle sol tarafını göstererek. Bulunduğu yerden, dar bir sokak aralığından açık sarıya yakın rengiyle duvarında haç işareti olan bir bina görünüyordu. O yöne yürüdük. Şimdilerde “Rahmi Koç Müzesi” olarak hizmet veren “Taksiyarhis Kilisesi'nin önüne vardık.</p>

<p>İnternette yer alan bilgilere göre, kilise Cunda Adası'nın Rum Ortodoks cemaati tarafından 1873 yılında inşa edilmiş. Kilise, koruyucu melekler Cebrail ve Mikail'e (Taksiyarhis) adanmış. Kilisenin yapımında bölgede çıkan Sarımsak Taşı kullanılmış. 1944 yılındaki Ege depreminde ağır hasar gören bina uzun yıllar bakımsız kalarak zamanla harap duruma gelmiş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından kiralanan bina, aslına sadık kalınarak restore edilmiş ve restorasyon 2014 yılında tamamlanmış. Aynı yıl “Cunda Rahmi M. Koç Müzesi” adıyla hizmete açılmış.</p>

<p>Kilisenin giriş kapısı karşısında sokakta ve kilisenin avlusunda merdivenlerde oturup bekleyenler olduğu gibi bilet alıp müzenin içerisine girenler de vardı. Biz de iki bilet aldık. Görevli, iki kişi olunca indirim yapıldığını söyleyip 180+180=360.00TL. yerine 240.00TL. aldı ve bu biletler ile Ayvalık'taki Rahmi Koç Müzesini de gezebileceğimizi söyledi. Teşekkür edip içeriye girdik.</p>

<p><strong>BU MÜZE, GÖRÜLMEYE DEĞER!</strong></p>

<p>Müzenin içerisine adım atınca, epey bir zaman önce, belki de müzenin açıldığı yıllarda, bu müze ile ilgili bir ya da bazı gazete haberleri okuduğumu anımsadım ama elbette bugün buraya bu müzeyi görmeye geliş nedenimiz, dağarcığımda belli belirsiz bulunduğunu anımsadığım bu gazete haberleri değildi.</p>

<p><strong>Müzenin içerisine girildiği anda iki özellik ön plana çıkıyor ve sen ona göre içeride dolaşıyorsun: Birincisi, kilisenin restore edilen tavan freskleri ve iç mimari yapısı. İkincisi, içeride sergilenen envai çeşit objeden oluşan farklı nitelikteki koleksiyonlar; yok yok. Bir tam gün dolaşılsa, burada sergilenen objelerin tümünü tek tek görüp üzerinde konuşmak hiç olası değil. Hem birinci hem de ikinci katı dolaşıp, bol bol fotoğraf çekip, anı defterine iki üç cümle takdir duygularımı ifade edip, çıkıyoruz.</strong></p>

<p>İçeriden çıkış noktasında, karşı köşede kafe hizmeti sunan küçük bir yer var; bir masada iki genç oturmuş, çay içip sohbet ediyorlar. Sol tarafa bakınca, gözüme bir şey çarptı; <strong>Zeytin Değirmeni</strong>. Yan tarafına konulan yazılı açıklamaya göre, bu değirmeni müzeye bağışlayan Metin Çinçin'in babası, 1950 yılında Ayvalık'tan bir zeytinyağı fabrikası satın almış. Fabrika, sökülmüş ve Hatay'a götürülmüş. 1990'lara kadar Hatay'da zeytinyağı üretiminde kullanılmaya devam edilmiş. Bilahare, oğul Metin Çinçin bu değirmeni müzeye bağışlamış.</p>

<p>İlgim, hiç beklemediğim bir anda gözüme çarpan bu zeytin değirmenine kayınca, çıkışa yakın, ziyaretçilere bilet kesen görevlinin bulunduğu kapalı yerin bitişiğindeki bir başka zeytin sıkım makinesi<strong> (Zeytinyağı Mengenesi)</strong> hemen gözüme battı: Yan tarafındaki açıklamada, hangi yıl yapıldığına ve hangi bölgelerde kullanıldığına ya da kullanılıp kullanılmadığına dair açıklayıcı hiçbir bilgi bulunmayan bu mengene ile ilgili ancak şu bilgiler vardı: <strong>“Mengene, ilk kez M.Ö. 1. Yüzyılda Romalılar tarafından icat edildi ve öncelikle şarap ile zeytinyağı üretiminde kullanıldı. 15. Yüzyılın ortalarında Gutenberg'in icat ettiği matbaa makinesine de ilham verdi.”</strong></p>

<p><strong>CUNDA'DA SEZON, BU AY BİTİYORMUŞ</strong></p>

<p>Rahmi Koç Müzesi'nden ayrılıp, sokak aralarından denize doğru inmeye başladık; doğruca sahile inip, yüzlerce nazar boncuğunun yukarıdan aşağıya dekor oluşturduğu balıkçıda balık-ekmek yiyeceğiz.</p>

<p>Bazılarında “SATILIK” yazan boş ya da yaşamın devam ettiği cumbalı-cumbasız evlerin olduğu dar sokaklardan inerek, hediyelik eşya satan küçük iş yerlerinin olduğu yere geldik. Sevda, “çam sakızı, çoban armağanı” diyerek, hediyeliklere bakındı.</p>

<p>İlk ziyaret ettiğimiz işyerindeki genç kadına, Cunda'da yaz sezonunun ne zaman “bitti” kabul edildiğini sordum. “Ağustos sonu” dedi. Söylediğine göre, Cunda'da sezon bitmiş, bugünler tenha olan günlermiş. 17 Eylül günü okullar açılınca, ortalık daha da tenha olurmuş. Kendileri Cunda'da yaşadıklarından, işyerlerini kış boyu haftanın 4 günü açıyorlarmış. İşyeri sahiplerinden işyerini kapatıp gidenler de oluyormuş.</p>

<p>Gömeç tarafında havanın rüzgarlı, burada ise sakin olduğunu söyledim. İki-üç gün önce burada da hava oldukça esintiliymiş. Ayvalık'ın meşhur “Ayvalık Rüzgarları” varmış. Önümüzdeki günlerde esmeye başlarmış.</p>

<p>(Not: Google ve Yapay Zeka, “Ayvalık Rüzgarı” diye bir rüzgarın olmadığını, bu bölgenin genel olarak “rüzgarlı yapısıyla ve zeytinliklere nefes aldıran esintileriyle” tanındığı bilgisini veriyor. “Ayvalık Rüzgarı” ifadesi, popüler kültür veya halk müziği eserlerinde rastlanırmış. Bazı mekan ve ürün adları olarak da kullanılıyormuş.)</p>

<p>Hediyelik satan işyerlerinden çıkıp, karşıdaki balıkçıya girip bir masaya oturduk.</p>

<p>(Devam edecek)</p>

<p> </p>
]]></description>
<link>https://haberveinsan.com/kuzey-ege-gezi-notlari-4-2/6343/</link>
<pubDate>Sat, 12 Sep 2026 21:19:57 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>