|
Tweet | Tarih: 01-08-2026 00:42 |
A. SEZAİ ÖZ
1
Cuma akşamı...
Bodrum’da bazı rüzgârlar yaz ortasında bile insanı üşütür.
Denizden gelen rüzgâr masaların üzerindeki peçeteleri hafifçe kaldırıyor, begonvilleri unutulmuş bir şarkının ritmine uyar gibi sallıyordu. Sokaklar henüz kalabalıklaşmamıştı.
Uzakta bir yerden müzik geliyordu: "Aşk Bodrum’da yaşanıyor güzelim…”
İnsan ister istemez gülümsüyor.
Bu şarkının üzerine büyük anlamlar yüklemek, bir ülkenin kültürel değişimini birkaç dizenin omzuna bırakmak doğru olmaz. Şarkı, eğlenmek, eşlik etmek, bir yaz akşamında hayatın ağırlığını birkaç dakikalığına unutmak için söylenmiş olabilir.
Ne eksik ne fazla… Küçümsemek de ona taşımadığı anlamlar yüklemek de aynı ölçüde haksızlık olur.
Her şarkı bir manifesto değildir. Her ezginin dünyayı değiştirmek gibi bir iddiası bulunmaz. Bazen insan yalnızca neşelenmek, arabanın camını açmak, rüzgârı yüzünde hissetmek ve bildiği bir nakarata eşlik etmek ister.
Bir koku, eski bir fotoğraf, yıllardır kullanılmayan bir telefon numarası, radyoda tesadüfen çalan birkaç nota… İnsan bir anda yaşadığı zamandan çıkar, geri dönemeyeceğini bildiği bir akşama gider.
Dün akşam beni geçmişe götüren de şarkının kendisi değil, içinde geçen tek kelimeydi: Bodrum.
Çünkü Bodrum çoğumuz için yalnızca bir ilçe değildir. Bir zamanın, bir gençliğin, belki gerçekten yaşadığımız, belki de sonradan güzelleştirerek hatırladığımız bir hayatın adıdır.
Rüzgâr biraz daha sertleşti.
Bu defa içimde başka bir şarkı çalmaya başladı:
“Nasıl anlatsam, nereden başlasam…”
MFÖ’nün Bodrum’u…
Bir şarkıyı bazen dışarıdan değil, kendi içinizden dinlersiniz. Kimse açmamıştır belki; ama siz bütün notalarını duyarsınız.
Nereden başlayacaktık gerçekten?
Özkan Uğur’un artık bulunmadığı o üçlü fotoğraftan mı?
Gençliğimizin bir yaz akşamından mı?
Eski bir kasetin sararmış kapağından mı?
Yoksa bir zamanlar yan yana olduğumuz, şimdi telefon rehberimizde adı kaldığı hâlde arayamadığımız insanlardan mı?
MFÖ’nün Bodrum’unda deniz kadar ayrılık da vardır. Yazın biteceğini önceden bilen bir hüzün, kalabalık dağılırken insanın yine kendisiyle baş başa kalacağını sezdiren bir duygu…
Birinde Bodrum, içe dönülen bir hatıra mekânıdır.
Bülent Serttaş’ın şarkısında ise dışa dönük, neşeli ve yazlık bir hayatın coğrafyasıdır.
İkisi farklı zamanların, farklı insanların Bodrum’a bakışını anlatır. Birinin sorusu “Nasıl anlatsam?”dır; diğeri tereddüt etmeden aşkın Bodrum’da yaşandığını söyler.
Aradan geçen yıllarda yalnızca müzik değişmemiştir.
Biz de değişmişizdir.
Bodrum da…
Ülkenin sosyolojisi de…
Bugün birimize “En sevdiğin on şarkıyı say” deseler, belki sekizini otuz, hatta kırk yıl öncesinden seçeriz. Bunu yalnızca yaşlanmış olmamızla açıklamak kolaycılık olur. Çünkü o şarkıları, doğduklarında sanatçıları çoktan yaşlanmış olan gençler de dinliyor.
Bugünün çocukları Barış Manço’yu tanıyor.
Cem Karaca’ya eşlik ediyor.
Neşet Ertaş’ın sesinde hiç görmedikleri bir bozkırın yalnızlığını duyuyor.
Zeki Müren’in bir şarkısında, henüz yaşamadıkları bir ayrılığın acısını hissediyor.
Kemal Sunal filmlerini izliyor ve hâlâ gülüyorlar.
Demek ki mesele yalnızca geçmişi özlemek değildir.
Bazı eserlerin içinde, üretildikleri çağdan daha uzun yaşayan bir insanlık hâli vardır.
Kemal Sunal, yıllar önce verdiği kısa bir röportajda sinema tarihimizin belki de en iddialı cümlelerinden birini kurmuştu:
“Bu filmler 50 sene sonra da seyredilecek. Göreceksiniz, yazın bir kenara.”
Ardından da eklemişti:
“Benim hiçbir işim tesadüflere bağlı değil.”
Haklı çıktı.
Bugünün çocukları o filmlerdeki eski otomobilleri, mahalle bakkallarını, siyah beyaz televizyonları ya da apartmanların bodrum katlarında yaşayan kapıcı ailelerini bilmiyor olabilir.
Ama Şaban’ın ezildiğini anlıyorlar.
Mahmut Hoca’nın neden öfkelendiğini biliyorlar.
Adile Naşit’in kahkahasındaki sıcaklığı, Münir Özkul’un gözlerindeki kırgınlığı hissediyorlar.
Çünkü çocuklar yapmacıklığı yetişkinlerden daha erken fark eder.
Bir çocuğa adaletsizliği anlatmak için uzun nutuklar gerekmez. Çocuk, kimin güçlü olduğunu ve o gücün kime karşı kullanıldığını hemen görür.
Kemal Sunal yalnızca komik değildi.
O filmlerde bir memleket yaşıyordu.
Kapıcılar, çöpçüler, öğretmenler, bekçiler, köylüler, işçiler, kiracılar, küçük memurlar… Ay sonunu getiremeyen babalar, çocuklarının ayakkabısını düşünen anneler, bir odada kalabalık yaşayan aileler…
İnsanlar yoksuldu ama dekor değildi.
Kusurluydular ama gerçektiler.
Evleri şık, sofraları zengin, kıyafetleri kusursuz değildi. Fakat kimse bize olmadığı bir hayatı satmaya çalışmıyordu.
Belki bugün o filmlere hâlâ gülmemizin nedeni budur.
Kendimizi hâlâ tanıyoruz.
Görüntü eskiyor ama insan eskimiyor.
Şimdi görüntüler daha net, sesler daha temiz, ekranlar daha parlak. Fakat bir şarkının sesini temizlemek, içindeki duyguyu çoğaltmaya yetmiyor.
Eski şarkılarda nefes alışlarını duyuyorduk. Bir kelimenin sonunda kırılan sesi, sazın telindeki küçük kusuru, bir insanın gerçekten üzülmüş olabileceğini hissediyorduk.
Belki eski şarkıları yalnızca güzel oldukları için değil, bize yalan söylemedikleri için seviyoruz.
İnsan kusurludur.
Sesi çatlar.
Gülerken gözü dolar.
Sevdiğine kızar, kızdığı insanı özler.
Bir gün güçlüdür, ertesi gün yataktan kalkmak istemez.
Sahicilik belki de insanın bu kusurlarını saklamamasıydı.
Kendisini olduğundan daha mutlu, daha güçlü, daha zengin, daha haklı göstermeye çalışmaması…
Bir başkasının acısının yanında ne söyleyeceğini bilemediğinde susabilmesi…
Bir insanı yalnızca başarılı ve görünür olduğu zamanlarda değil, düştüğü günlerde de hatırlaması…
Bodrum’un hikâyesi de sahicilik ile görüntü arasındaki bu değişimin hikâyesidir.
Bir Bodrum vardır; kataloglarda, reklamlarda, ekranlarda…
Beyaz masalar, bronz tenler, pahalı tekneler, büyük hesaplar, sabaha kadar devam eden eğlenceler… Herkesin mutlu görünmek zorunda olduğu, kimsenin yalnızlığını göstermediği bir Bodrum.
Halikarnas Balıkçısı’nın sürgün diye gönderildiği ama sonra yeniden doğduğu Bodrum…
Balıkçıların, süngercilerin, mandalina bahçelerinin, gaz lambalarının Bodrum’u…
Azra Erhat’ın, Sabahattin Eyüboğlu’nun, Bedri Rahmi ile Eren Eyüboğlu’nun denize bakarken yalnızca güzel bir manzara değil, binlerce yıllık Anadolu’yu gördüğü Bodrum…
Mavi Yolculuk bugünkü anlamıyla bir tatil paketi değildi.
Aynı tekneye binmiş insanların edebiyatı, resmi, mitolojiyi, tarihi ve hayatı konuşmasıydı. İnsanların birbirlerine gösterecek ekranları olmadığı için birbirlerinin yüzlerine baktığı yolculuklardı.
Elbette geçmişi bütünüyle masum ilan edemeyiz.
O sofralarda da küskünlükler, kıskançlıklar, yarım kalmış aşklar ve söylenememiş sözler vardı. Çünkü insanın bulunduğu yerde eksiklik de vardır.
Ama zaman daha yavaş akıyordu.
Bir cümle tamamlanmadan öteki başlamıyordu.
Birisi konuşurken diğeri sürekli başka bir yere bakmıyordu. İnsanlar suskunluğa hemen müdahale etmiyor, sessizliği bir arıza sanmıyordu.
Zeki Müren’in Bodrum’u vardı sonra.
Sahnedeki ihtişamıyla evdeki yalnızlığı arasında gidip gelen büyük bir sanatçı… O görkemli kostümlerin, alkışların ve ışıkların arkasında herkes gibi yaşlanan, hastalanan, özleyen bir insan…
Bir insanın sesi milyonlarca eve girebilir.
Ama bu, bir akşam kendi evinde yalnız oturmasına engel olmayabilir.
Selim İleri’nin "Anılar; Issız ve Yağmurlu" kitabı gelir akla. Oysa Bodrum’da bazı anılar yağmurlu değil, rüzgârlıdır.
Birden gelirler.
Perdeyi hafifçe kaldırır, masadaki eski bir kâğıdı yerinden oynatır, unuttuğunuzu sandığınız bir yüzü gözlerinizin önüne getirirler.
Sonra geldikleri gibi giderler.
Size yalnızca artık arayamayacağınız bir insanın adını bırakırlar.
Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"undaki mesele de yalnızca tatil değildir. Kalabalığın ortasındaki yalnızlık, bir zamanlar birbirini sevmiş insanların artık ne söyleyeceklerini bilememesi, aynı denize bakarken başka hayatları hatırlamasıdır.
Yazın biteceğini bile bile, hiç bitmeyecekmiş gibi davranmaktır.
Belki özlediğimiz Bodrum hiçbir zaman bütünüyle var olmadı.
Belki biz ona gençliğimizi ekledik.
İlk aşkımızı, ilk yolculuğumuzu, denize gece girdiğimiz o akşamı… Bir masada sabaha kadar konuştuğumuz dostlarımızı… Artık hayatta olmayanların seslerini…
Eskiden her şey güzeldi diyemeyiz. Değildi. Eskiden de insanlar birbirlerine haksızlık ederdi. Dostluklar bozulur, aşklar yarım kalır, nice insan yeterince güçlü olmadığı için sessizce unutulurdu.
Fakat bugün özlediğimiz şeyin içinde yine de inkâr edemeyeceğimiz bir hakikat vardır.
Biz geçmişin yokluğunu değil, yakınlığını özlüyoruz.
Elektriğin kesilmesini değil, elektrik kesildiğinde aynı odada birbirimize hikâyeler anlatmamızı…
Telefonun olmamasını değil, bir arkadaş kapımızı çaldığında saate bakmamamızı…
Eski otomobilleri değil, yolda kalmış birini görünce durmamızı…
Yoksulluğu değil, sofradaki son lokmayı bölüşmemizi…
Eski evleri değil, o evlerin kapılarının dostlara kilitli olmamasını…
Kaybettiğimiz şey eşyalardaki sadelik değil yalnızca.
İnsan ilişkilerindeki sahicilikti.
Aşklarımız daha mı büyüktü?
Belki hayır.
Ama daha uzun susabiliyor, daha uzun bekleyebiliyor, bir mektubun gelmesini günlerce umut edebiliyorduk. Sevdiğimiz insanın sesini her an duyamadığımız için, duyduğumuzda gerçekten dinliyorduk.
Bugün bir insana saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Fakat birbirimize varamıyoruz.
Herkes görünür durumda ama kimse gerçekten görülmüyor.
Herkes konuşuyor ama kimse başkasının cümlesinin bitmesini beklemiyor.
Doğum günlerini telefonlar hatırlatıyor; fakat bir dostumuzun sessizliğini fark etmiyoruz.