|
Tweet |
Datça Belediye Başkanı Aytaç Kurt (3): Ülkemizde Mutlu Yurttaş Yok!
(Üçüncü ve son Bölüm)
MEHMET ERDAL
Üçüncü ve son sorum şu: Biliyorsunuz hükümet asgari ücreti 22.104.00 TL olarak açıkladı. Akşamına Halk TV'de CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in basın mensuplarıyla yaptığı röportajı dinledim. Başkan basın mensuplarının sorularına verdiği yanıtların bir yerinde dedi ki “Bizim (CHP) yönetimde olduğumuz belediyelerde hiçbir belediye çalışanına 30.000.00 TL'nin altında ücret verilmeyecek.” Datça Belediyesi geçmişte çalışanına “az ücret” vermekle değil, “çok ücret” vermekle eleştiriliyor, haliyle sorum size yönelik değil. Sorum şu: Turizmin başat faaliyet olduğu, personel gereksinimlerinin yerleşik vatandaşlardan karşılanamadığı, konut kiralarının ortalama 20.000.00 TL. olduğu Datça'da işletme sahipleri hükümetin ilan ettiği asgari ücreti verirlerse çalışacak personel bulabilirler mi?
“Biz şöyle bakıyoruz: İnsanın yaşam standartları vardır. Bu standartlar dediğimiz, işte beslenme hakkı, barınma hakkı, eğitim hakkı, serbest dolaşım hakkı... gibi. Bunlar karşılanmazsa bir insanın zaten o insan bizim beklediğimiz çağdaş insan olamıyor. Bunları karşılamak için de belli bir ekonomik gelire ihtiyacı var. Bu bugünkü standartlarda, 4 kişilik bir ailenin geçimi için TUİK bir açıklama yapıyor; 'En az' diyor '70.000.00 TL gerekir.' TUİK '4 kişilik bir aileye 70.000.00 TL gerekir' derken, öbür tarafta 'Asgari ücret 22.104.00 TL.' derseniz bu başka bir şey. Bunu tartışmaya, konuşmaya bile değmez. Bu bir akıl erozyonu...
Datça'da yaşayan, bahsettiğiniz gibi 20.000.00 TL. ev kirası olan yerlerde insanların yaşam standardıyla, ne bileyim işte Erzurum'daki ev kirası aynı değil. Bunun farkındayım ama biz de diyoruz ki yarın esnaf bu fiyatlarla personel çalıştırabilir mi? Çalıştıramaz. Zaten burada işletmelerin 4 ay gibi bir para kazandığı süreç var. Bunun gerisinde olan personeli ya işten çıkaracak, ya işyerini kapatacak ya da en düşükten ücret vermeye çalışacak. İşte bu kadar dengesiz, adaletsiz olan bir yerde bu tür sorunlar oluyor. Onun için belediye başkanlarının, bakın karşımızda Yunanistan var. İşte Rodos'ta belediye başkanı diyor ki 'Benim bir tarihi evlerle, yapılarla ilgili bir yetkim yok, bir de güvenlikle ilgili yetkim yok. Diğerlerinin yapılmasında, ihtiyaçlarımızın karşılanmasında belediye başkanlarının yetkisi çok.' Şimdi onu dinliyorsunuz, biz de aynı coğrafyanın içerisindeyiz, aynı havayı soluyoruz, aynı denizin iki tarafında yaşayan insanlar olarak ikimizin de farklı ihtiyaçlarımız var. Buranın kendine özgü ticari özellikleri var. Fiyatların farklı olduğu, esnaflarımızın bunları karşılamak için neler yapmasına baktığımız zaman birçoğu bakın bu zamanda (kışın) Datça'da restoran sayısı üçte iki azalır. Önümüzde Kış Yüzme Maratonu var. Sonra Badem Çiçeği Festivali var. Biz bunları yaparken hep şunu düşünüyoruz: Bu kadar insan getireceğiz de bu insanları nerede barındıracağız? Nerede yemek yedireceğiz? Bunları düşünmek zorunda kalıyoruz. Bir etkinlik yapacaksınız. O kadar insanı çağıracaksınız. Ama onların ihtiyaçlarını karşılayacak esnaf olmazsa... gibi bir sürü şeyi düşünmek zorunda kalıyoruz. Yani bu fiyatlarla, bu pahalılıkla yakında bu esnaf bu kiraları filan da ödeyemez hale gelir. Bu da vatandaşların yaşam kalitelerini düşüren başka bir konu. Bulunduğunuz alandaki temel ihtiyaçları karşılayan ekonomik gelirleriniz oluşmazsa orada yaşam da farklılaşıyor. İşte Türkiye'de uygulanan politikalar, ekonomik politikalar ne yazık ki toplumu bu hale getirdi. Birçok işletmeciye bakıyorsunuz, işletme maliyetleri hesapladığından daha çok çıkıyor. Bugün bir işletme maliyeti aylık 50.000.00 TL deseniz, farkında olmadığınız bir sürü şey çıkabilir her an; 'İşte şuraya şu vergiyi vereceksin, bak şu belgeyi alacaksın, bu standart için şunları yapacaksınız' dediler mi aklınızda hayalinizde olmayan giderler bölümü açılıyor.
YAPISAL SORUNLARI AŞMAMIZ GEREKİYOR
Buralarda yaşamı düzenleyen, planlayan farklı bir yapı olması lazım. Bunun için de biz diyoruz ki 'İşte Türkiye yapısal problemleri aşamadığı için dönüp dolaşıp aynı sorunların içerisinde boğuluyoruz.' 'Yapısal problemler' dediğimiz, 'Bugünkü hükümet sistemiyle bu işler olmuyor.' Yerel yetkileri yerele dağıtmadan merkezi anlamda bunları çözeceğimizi sanıyoruz. Ben şimdi diyorum ki burada bugün bir felaket olacak, bana ne lazım? Tedbiri alamamışım. Böyle bir yetkim yok. Felaket olduktan sonra greyder gönderdim, ne bileyim kamyon gönderdim, uçak gönderdim... Ya olanlar olmuş. Diyorum ki, işte geçmişte söyledim, siz bu kadar aracı, gereci buraya yüz tane itfaiye geldi belki. Orman nerede şimdi? Orman yanmış. Bayağı çok gelmişti diye şimdi alkış mı tutmalı? Bu işler de böyle. Afetlerde olanlar oluyor, ondan sonra işte Kızılay çadır satmaya geliyor iş. Oranın yerel yönetimlerinde bu çadır yetkisi olsaydı bugün farklı bir şey konuşuyor olurduk. Yani şu anda devletin yapısal sorunları tamamıyla kamucu anlayıştan vazgeçmiş. Bunun yerine ticari bir yapılar oluşmuş. Bakın şu anda devletin elinde bakanlıklar dahil her yaptığı hizmetler bir karşılıkla ancak yapılabiliyor; bir belge lazım, şuraya şunu yatır. Yani onun adına var olan devlet onun, yani vatandaşın istediği her şeye bir bedel istiyor. Çocuğu okula göndereceksin, para. Yani temel ihtiyaçlarımız eğitim hakkında para. Sağlıkta para. Yolculukta, seyahatte para. Şimdi bu ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelire ulaştırmadan bunları da yapmazsa işte kültür dünyasına baktığınız zaman kültürel faaliyetleri de çok sorunlu hale getiriyorsunuz. Yani burada da, Datça'da da mesela kültürel bir turizme dönüştürmeye çalıştığımız bir tarafımız var. Kültür turizmini geliştirelim diyoruz ama şimdi baktığımız zaman bir yerden biri yere ulaşıldı, gelecek kişilerin iste barınma, yemek ihtiyaçlarına baktığınız zaman çok büyük maliyet var. Önümüzde Badem Çiçeği Festivali yapacağız. Sağ olsun arkadaşlar burada her gün bir hesap çıkıyorlar; 'İşte şuradan şu kadar paramız olsa, işte bunun maliyeti bu. Buna şuradan mı kaynak bulabiliriz?' diye. Bunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Mesela, Kültür Bakanlığı 'Siz burada böyle bir faaliyet yapıyorsunuz, bu faaliyetleriniz kültürel bir etkinliktir. Alın bizden şu kadar yardım' diyemiyor. Diyemeyince biz de kendi içimizde böyle bir şeyler arıyoruz. Bakanlıktan oluş şekli, var oluş şekli neden, hangi amaca hizmet eder diye baktığınız zaman vatandaşın devletten istediği her şeyin bir karşılığı, maddi karşılığı oluşmuş durumda. 'Yapısal' dediğimiz şeyler, buna benzer konular.
HESAP SORAN DEĞİL, HESAP VEREN DEVLET, HÜKÜMET OLMALI!
Eğitim. Yani bugün bir genç İstanbul'da üniversitede okuyorsa en az 1.000.000.00 (bir milyon) TL lazım. Burada, Datça'da mesela 600 öğrencili bir meslek yüksekokulu var. 441 kişi müracaat etmiş. Şu anda, biz geçen gün 'hiç değilse çocuklara sabahleyin çorba verelim' dedik, 220 civarında öğrenci geliyormuş. 600'den 200'e inen bir sayı var. Düşünebiliyor musunuz 600 öğrenciden 400'ü kayıt yaptırıyor, bunun da yarısı okula devam ediyor. Yarısı neden gelmiyor? Biraz önce bahsettik; Datça'daki hayat pahalılığı. Ev lazım, yeme lazım, içme lazım... Bunların hepsi pahalı. Mesela, bu sosyal sorumluluk görevi anlamında 'buralara yurt lazım' diyoruz. Yok. Böyle bir eğitim sistemi böyle bir anlayış yok. Öğrencileri tarikatlara bırakılacak, yol verilecek böyle bir anlayış var. Şimdi biz devlet buraya yurt yapsa da bu çocuklar eğitimi alırken okulda hem yemeğini, hem barınma ihtiyacını görse olmaz mı? Tüm bunlar 'yapısal sorun' dediğimiz şeyler. Şöyle düşünemiyoruz; 'hesap veren devlet, hükümet' olacağına 'hesap soran devlet, hükümet' olmuş. Burada çok afaki bir durum var. Topluluğu, toplumu da işte bir asgari ücret konusunda yani 'verdim, gitti' diyor. Peki bu hesap neye göre yapılmış? Haftalarca 'asgari ücret komisyonu' toplandı. 2 aydan beri 'asgari ücret, asgari ücret, toplantı, toplantı'. 'Ya bunlar niye toplanıyor bu kadar?' diye baktığımız zaman, bakılacak şey bellidir; ücreti belirleyecek kalemler bellidir. Bunları toplarsınız. Bu kadar insan, bu kadar bakanlıktan müsteşar, sendikalar... neye toplanır? Herkese verirsin listeyi. 'Arkadaşlar barınmanın maliyeti, günlük yemeğin maliyeti...' Bunların hepsi belli. Ülkede garabet bir durum var. Yani bunların böyle hesabını soracak olan vatandaş da kıstırılmış ekonomik boğazlara... Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez halde. Günlük geçinme talebi gelecek hayallerinin çok çok önüne geçmiş bir durumda. Çocuğumu okutabilir miyim? Ya bugünü düşünmekten çocuğunun yarın okuyacağını düşünecek halde değil ki. Eğitim sistemini devlet derhal özel sektörün elinden alacak, devletleştirecek, bazı yerlerde bu 'millileştirilecek' gibi de algılanıyor, anlaşılıyor. Eğitimle sağlık, ticaret sektörünün elinden alınmalı. Yeni Doğan Çocuk Çetesi. Yaa bunların hepsi devletin elinde. Bu çete bunları neye göre yaptı? Basit bir sağlık problemi gibi görüyoruz, oysa işin arkasında o kanın o çocuklardan alınarak kullanılma alanlarını falan okuyunca, biraz araştırınca ne kadar iğrenç bir durum olduğunu görüyorsunuz. Bu var ya bu, bir ülkede hükümet düşürür fakat bizim ülkemizde kimsenin umurunda değil. Yani çete çocuğu almış, kanını ne yaptı, ne etti? Ticarileştirdi mi? Kimlere gitti? Büyük bir mafya arkasında. Devlette bunan farkında ama bir şey yapamadığı zaman insanın isyan edesi geliyor. Yani nasıl bir düzen içerisinde debeleniyoruz?
MUTLU BİR YURTTAŞ YOK!
Bakın, 15 gün önce bunu konuşurken bugün asgari ücreti konuşuyoruz. Bir hafta sonra başka bir şeyi konuşuyor olacağız. Toplumsal bir sorgulama modelimiz yok. Sendikalar orada bağırıyor. Yani şu anda 22.000.00 TL yerine 30.000.00 TL desek ne olacak? Bir insanın temel ihtiyaçlarının karşılanması için devletin kendi raporları var. 'Bir insan için aylık gider' demiş '30.000.00 TL.' Bir aile 4 kişiyse, bunun mutfak, eğitim, kira, giyimi... normal olamıyor. Normal olamayan bu toplum yarın yine başlıyor. Mutlu bir yurttaş yok. Önümüze yarın daha farklı bir şey de gelebilir. Geçmişte zaten yaşamadığımız bir şey yok; pandemiyi yaşamışız, darbeyi yaşamış. Selleri, yangınları yaşamışız. Başka ne yaşamadık? Yaşamadığımız bir şey kalmadı. Yani ülke hiç durmadan bir şey haline getirilmiş. Suriye'ye girdik. Ne yapacağız girip de? Oradaki insanların hayatı, sosyal hayatı daha iyi olan bir yer olsa da girdiğimiz zaman bir nimet kazansak. Öyle bir şey yok!..”