|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Kırk üçüncü Bölüm)
SOL, SOSYALİSTLER İYİ Kİ VARLAR. İYİ Kİ DATÇA'YI SEÇTİLER
Seninle 20.10.2025 günü başladığımız bu söyleşi dizisi, 42 Bölümü buldu. Bu 42 Bölümde, Datça'nın dününe ve bugününe dair çok farklı konularda tanıklıkların, düşüncelerin, eleştirilerin ve önerilerin var. Bugün üzerinde konuşacağımız konu, Datça'da sayıları birkaç bini bulan sol ve sosyalistlerin Datça'daki konumu ve rolü. Birkaç kuşaktır Datça'da yaşayan, kendisini “sol”da tanımlayan, aydın ve iletişimci kimliği bulunan, Yapay Zeka ve toplumsal konularda kafa yoran bir Datçalı olarak, “Sol, sosyalist” deyince Datça özgülünde ne anlıyorsun? Buradan başlayalım.
“Aynı deyim, iki ayrı pozisyonda apayrı görüntüler olarak görüyoruz. Birincisi, emekle ilgili çok vakada görmedim, muhtemelen Datça'da bu tür bir çelişki çok yüzeyde olmadığı içindir ama diğer tür sosyal vakalarda sol, sosyalist kesim ciddi refleks alan, ses çıkaran, kamuoyu yaratan, basına taşınmasını sağlayan, toplumu ateşleyen insanlardır. Bunu değerli buluyorum. Çok faydaları olmuştur; işte bir çevre hareketinde, hayvan barınağında, bir taciz vakasında... plajlardan tut da Kurubük'ün zamanında MUÇEV'e verilmeye kalkılmasına kadar birçok konuda bu insanlar ses çıkarıyor. Yani Kum Zambakları'nın korunmasından tutun da yeşil alanlarla ya da SİT alanlarıyla ilgili herhangi bir yağma görüntüsü verecek kararlar alındığı zaman, gene bu insanlar sahaya çıkacak, biliyorum bunu. Bu önemli. Bu yüzden onlara müteşekkiriz. İyi ki varlar. İyi ki Datça'yı seçtiler.
SOL, SOSYALİSTLERDE BİR “PARÇALANMIŞLIK” GÖRÜNTÜSÜ VAR
AMA gene büyük bir AMA kuracağız, onun dışında verdikleri görüntü 'çok parçalı', 'çok dağınık', 'birbirleriyle dayanışmayan', 'birbirleriyle nedense rekabet içinde olan'... bir parçalanmışlık görüntüsü var. Kent konseyi ya da Demokrasi Platformu gibi 'platform' tarzı oluşumlarda hepsi bir şekilde bulunuyor ama nedense benim sezdiğim, ille bulundukları platformları 'domine' etme içgüdüleri var, bilinçaltlarında. Bunun çok somut bir örneğini vereyim, havada kalmasın söylediğim.”
Somut konuş.
“Söyleşide en çok dikkat ettiğim nokta odur. Yani, sorunu teşhis etmek zor değil, herkes aşağı yukarı baktığı zaman aksayan yeri görür. 'Aksayanı' nasıl düzelteceğiz? Yerine ne koyacağız? Faaliyeti ne olacak? Çözümün de bir parçası olmayı göze alabilir miyiz?
Şöyle söyleyeyim, somut bir örnek vereyim: Önümüzde 1 Mayıs var, mesela. Yıllardır gideriz. Ben Datça dışındaki 1 Mayıslarda da bulundum, buradakilere buradaysam mutlaka giderim. Haberlerini de yaparım falan. Geçen yıl, sağ olsunlar bir yıl önce yazdığım bir eleştiriden kaynaklı 1 Mayıs yürüyüşünü ve mitingini düzenleme komitesine almışlardı beni. Çok katkı sunma şansım olmadı, çünkü birçok şey zaten belirlenmişti; 1 Mayıs yürüyüşünün ve mitinginin akışı, kimin ne zaman çıkacağı, ne olacağı. Tartışmalarda gördüğüm, en çok dikkatimi çeken 'Kimin öne dizileceği, kimin meydana en önce gireceği' konularında yapılan tartışmalardı. Ya arkadaşlar, zaten buradaki parti vb. oluşumlar 5 kişi, 10 kişi. En önde olsanız ne fark eder, arkada olsanız ne fark eder? Yürüyüşe ve mitinge ortak ses çıkarmaya gitmişiz. Yani EMEP ile TKP'nin, TİP'in ya da CHP'nin vb. hangisinin en önde olacağı konusu, neden çok önemli? Ki CHP her zaman daha nötre yakındır, düzene yakındır. Yani sosyal demokrasi ne kadar sol'dur? Bu her zaman tartışmaya açıktır ama iyi ki de bu ülkede vardır.”
CHP'NİN VARLIĞI BİR DEĞERDİR. ÖNEMLİDİR.
Bunları, bugün tartışmaya çalışacağız.
“Tartışırız. Laiklik konusu için verilen mücadele için bile CHP'nin varlığı bir değerdir, önemlidir. Kendim de CHP üyesiyim. 18 yaşında üye oldum. Daha önceki bölümlerde de söylemiştim, 12 Eylül öncesinde CHP içinde bulunan sosyalistler, CHP'nin büyük gücüydü. Beyin takımıydı. Emekçi kesimden uzaklaşmasını, yürüdüğü yoldan sapmasını engellerlerdi. CHP merkez sağa, ulusalcılığa ne kadar çok kaydığı zaman, hem parti, hem ülke, hem temsil ettiği emekçi kitle için büyük kayıp oluşuyor. Yani CHP'yi sol'da tutmak için sosyalistlerin orada bulunmasını doğru buluyorum. Kendimin CHP'de bulunmasını da bu şekilde açıklarım. Yani, daha sol'dan bir eleştiri getirebilmek için CHP'nin içerisindeyim. Biz gittiğimiz zaman yerimize gelecek olan insan kitlesi, ondan sonra 5 benzemez partiler ile işbirliğine gider, hepsine milletvekillikleri armağan eder. Seçim biter bitmez bu adamlarla koalisyonu dağıtır. Milletvekili seçilen bu heriflerin de bir kısmı AKP'ye geçer, bir kısmı kendi partilerinde kalır vs. CHP sol'da olsa, bu tür hatalar daha az yapılırdı gibi geliyor bana.
SOL, TOPLUMUN ANLAMADIĞI BİR DİL İLE KONUŞMAMALI
Datça'ya döneyim. 1 Mayıs yürüyüşünü ve mitingini düzenleme komitesinin WhatsApp grubundaki yazışmalarda gördüğüm hep o idi. Çok arkaik, çok antikalaşmış bir dille, toplumda karşılığı olmayan bir termonolijiyle, kavramlarla, kelimelerle yani “Lümpen, sekter, goşist...' falan gibi kavramların toplumda herhangi bir karşılığının kaldığını sanmıyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde kaldığını da düşünmüyorum, bu tarz, 'beton sol' diyeceğim, 12 Eylül öncesi kavramların.
12 Eylül öncesi çocuktum, hatırlıyorum. Gazete bayilerinde dikkatimi çekenler 4 grupta olurdu, gazetelerin dışında: Mizah dergileri, çeşit çeşit. Çarşaf'ından, Fırt'ından' Gırgır'ına... kadar. Onun yanında seks dergileri. Şimdilerde İnternette dönen pornonun yanında çok masum kalacak şekilde. Kadının göğüs ucunun gözükmesi bile o dönem baya ciddi sorundu. Onun dışında, çizgi romanlar; Teksas, Tommiks, Zagor... Bu çizgi romanlar çok satar ve okuyan da onları okumaktan çok keyif alırdı. Dördüncü grup olarak da sarı kağıda basılmış envai çeşit sol, sosyalist fraksiyon dergileri. İçlerinde ne yazdığını anlamaya çalışırdık. Büyüklerimiz, abilerimiz okurlardı. Merak ederdik, dikkatle okuyup tartıştıkları için, 'önemli bir şey olsa gerek' diye. Fakat o kadar garip terminolojilerle, referanslarını hiç bilmediğimiz göndermelerle yazılmış makaleler olurdu ki yani Troçki'sinden, Enver Hoca'sından, atıyorum sana Çavuşesku'sundan ... Mao'ya kadar envai çeşit fraksiyonun bir dergisi olurdu. Şu anda, halen daha bunu sürdürme çabası bana 'çok gereksiz enerji harcama' gibi geliyor. Hiçbir zaman da verim alınmadı. Alınmayacağını da düşünüyorum bu yolla... Ha ara ara popülist söylemle çıkış yapan partiler oluyor. Mesela bir dönem ÖDP böyle idi. Sonra Ufuk Uras'ın şu anki halini görüyoruz; AKP'yi övüyor falan Twiter (X)'de. TİP güzel bir algı yakalamıştı. Onlar da o 'Komünist' dalgadan sonra götüremediler.”
Şimdiki TİP mi, geçmişteki TİP mi?
“Şimdiki TİP. Eski TİP başkadır.”
BEHİCE BORAN REŞADİYE'DE KONUŞURKEN BEN O “ZEHİR”İ ALDIM!
Mehmet Ali Aybar'ların, Behice Boran'ların Tip'i, eski Tip'tir. O TİP daha farklıdır.
“Tabii ki. Şöyle söyleyeyim: 12 Eylül'den hemen önce Behice Boran Datça'ya gelmişti, bir küçük çalışma yapmaya herhalde... O zamanlar Datça'ya gelmek de Hakkari'nin bir köyünde çalışma yapmak gibiydi. Marmaris'ten buraya yol bile 4 saat çekiyordu. Herhalde 'Datça'da da ufak bir şeyler yapalım.' deyip atlamışlar küçük dandik bir arabaya. 7-8 yaşında filandım herhalde, bu olay 1980'den önce oluyor. Özellikle solcu gençler, Datça dışına okumaya gidenler, ülkedeki gelişmelerden haberdar olanlar, dergileri takip edenler... Behice Boran'a gitmişler. Rica etmişler, 'Reşadiye Meydanı'nda bir konuşma yapsanız', diye. Bir yaz gecesi, Reşadiye Meydanı'nda kürsümsü bir şey. Kürsü değil de düz bir masaydı. Üzerinde bir örtü. Arkasında ayakta sarışın, orta yaşlarda ama ateş gibi enerjik ve inanarak konuşan bir kadın. Anlatıyor. Konuştuğu terminolojiyi anlamıyorduk, çocuk halimizle. Konuşmasında kullandığı kelimeleri, göndermelerini, sınıf ayrımı ile ilgili işte artı değer, emek teorisi vs... 'Fabrikalar' diyor ama ben ömrümde fabrika görmemişim. Kadının vurgularından, konuşma tarzından ve insanların bazı kelimeleri söylediğinde alkışlamasından falan anladım ki orada, bu kadın haksızlığa karşı. Birilerinin, çocukların aç yatağa girmesinden üzüntü duyuyor. Bir şeyler yapılmasını düşünüyor. Kolu-bacağı makinaya kaptırmış işçinin sakat köpek gibi kenara atılmasına karşı çıkıyor falan. Yani, oradaki görüntüden, konuşmasındaki görüntüden masallardaki işte Keloğlan'ın ya da Alibaba'nın ya da işte o tarz kahramanların kötü insanlara, kötü krallara karşı mücadelesi gibi bu insanların da derdinin bizim iyiliğimiz olduğunu ve kötülüğe karşı mücadele etmek için bizi örgütlemeye çalıştıklarını, bizim için yaptıklarını hissediyoruz. Orada ben 'zehir'i aldım zaten. Ondan sonra da 'iflah' olmadık yani. O kafada, o dünya görüşünde gittik. Bu saatten sonra da dönsek, bunca yıla yazık.”
(Devam edecek)