Son yirmi yıldır ülkemizde öyle şeyler gördük, duyduk, yaşadık ki kime güveneceğimize, neye inanacağımıza şaşırdık kaldık.
Siyasetçisinden sanatçısına kadar insanların üç kuruş menfaat uğruna kendisini var eden halkı nasıl yok saydıklarına defalarca tanık olduk.
Her konuşanın doğru söylediğini sandık; ilkesi var, karakteri var sandık.
Özellikle siyaset camiasında ağzı güzel laf yapanlara, iyi giyinenlere, iyi süslenenlere kolayca inandık.
Kendi ellerimizle yarattığımız siyasetçilerin ülke kaynaklarını nasıl parsel parsel sattıklarını; halkı yoksulluğa ve açlığa mahkûm edecek eylemler peşinde olduklarını gördük.
Kime inanacağımızı, kime güveneceğimizi bilemez hâle geldik.
Dindar dediklerimiz dinle, milliyetçi dediklerimiz milliyetçilikle, Atatürkçü dediklerimiz Atatürkçülükle bizi aldattılar.
Halkı ve ülkeyi uçurumun kenarına, büyük bir belirsizliğin içine sürüklediler.
İşin en acı tarafı ise şudur:
Manda yoğurdu, Medine hurmasıyla beslenen; saraylarda, hanlarda, hamamlarda sefa sürenleri kendilerine yüz binlerce liralık maaşları layık görürken emekliye yirmi bin lirayı uygun görenleri; emeklisiyle çalışanını yoksulluğa, açlığa ve adeta dilenciliğe mahkûm edenleri hâlâ bir kurtarıcı edasıyla görenlerin olmasıdır. Bu, gerçekten içler acısı bir durumdur.
Buna rağmen, içinde bulunduğumuz bu karanlıktan çıkacağımıza dair umudumu içimde yaşatıyorum.
Belki de bunun nedeni, Atatürk’ün “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.” sözünün bende her şeyin yeniden düzelebileceğine dair bir inanç uyandırmasıdır.
Kim bilir, o güzel günler gelir belki;
hani Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Güzel günler göreceğiz çocuklar,
motorları maviliklere süreceğiz.”