|
Tweet | Tarih: 27-08-2024 09:28 |
SERPİL TUNCER / ÖYKÜ
“Buralara kırk yıldır böyle kar yağmadı,” dedi mezar kazıcısı. “Hanım ablayı da gömdük mü benim işim tamamdır. Eşinizdi değil mi?”
“Eşimdi,” dedi yaşlı adam. Konuşmaya pek hevesli görünmüyordu.
Mezar kazıcısı soğuk havaya rağmen terden sırılsıklam olmuştu. Onu bu hale getiren toprağın ağırlığı, küreğin sertliği ve yaptığı işin beden gücü gerektirmesiydi. Nefes nefese kalmış, üstelik susamıştı. İçmek için satın aldığı bir litrelik suyunu ise gusülhane de unutmuştu. Etrafını saran tipi görüş açısını daraltıyor, bu şartlar altında çalışması gittikçe zorlaşıyordu. Uğuldayan sert rüzgâr kurumuş çalı dallarını sağa sola yatırdı, cılız ağaçları köklerinden söktü. Bu rüzgâr şehrin boş sokaklarından değil de sanki buzullardan esiyordu. Başka yerlerden gelen gri bulutlar ansızın boşalmak için şehrin üstünde kümelenmişlerdi. Çok değil, üç gün öncesi tipi ile gelen ve aralıksız devam eden kar yağışından bu yana her yer bembeyaz örtüye bürünmüştü. Bir ara yağan kara baktı, sonra;
“Ey gidi mevta!” dedi içinden. “Ölecek onca güzel gün varken bu karda kışta toprağını kazacak beni mi buldun? Büyük bir pişmanlıkla “Tövbe estağfurullah!” dedi. “Yaradan’ın işine de karışılmaz ki.”
Mezar kazıcısı kendi çapında ufak bir vicdan yaptı. Düşüncelerinin okunmuyor olmasına şükrederek, elindeki küreği kara saplayıp gömdüğü naaşın başında bekleyen yaşlı adama baktı. Yetmişinde, kısa boylu, kavanoz dibini andıran gözlükleriyle mendeburluktan hayli uzak sevimli bir ihtiyar karşısında duruyordu. Soğuktan elleri titreyen bu adam üzgün olmasına üzgündü ama insan içinde ağlayıp acısını belli eden o yaygaracı tiplerden değildi. Mezar kazıcısına göre o, yılgın acılarını, kumbaraya para atar gibi atıp biriktirenlerdendi. Sonrasında o kumbarayı açıp eskileri yad eden ve yeniden acısını büyütüp içinde saklayanlardandı.
Mezar kazıcısı işine geri döndü. Vakit ilerliyordu. Kaybedecek zamanı yoktu çünkü ayağındaki botları su alıyordu. Birazdan ayakları donacak, geceyi romatizmadan dolayı ağrıyan kemiklerini ovalayarak geçirecekti. Böyle olsun hiç istemezdi. Kış mevsimine özgü olan günlerin kısalığını, göz açıp kapayıncaya kadar geliveren akşamın karanlığını hatırladı. Küreği tekrar eline aldı. Küreğin sapı avucunun tam ortasındaki nasırı acıtmıştı. Avuçlarının içine tükürüp küreğin sapını yeniden kavradı. Soğuktan dolayı kızarmış parmak uçları, alnından akan teriyle tezattı. Düşünmeden edemedi, onca tere rağmen bu karda kışta elleri ne diye buz keser insanın? Çıplak ellerini dudaklarına götürüp nefesinin buharıyla ellerini ısıtmaya çalıştı. İnsan üşüyünce ne diye bunu yapardı? Bu yaptığı çocukluk hatıralarından kalan bir oyun muydu yoksa mağara devrindeki atalarından kalma hayatta kalma dürtüsü mü? Bilemedi… Kaskatı olmuş toprağı kazdıkça sımsıcak bir ağustos düşledi. En azından düş kurmak vicdan yapmaktan daha güzeldi. Deniz, ıslak kumu sahile yığıyor, tatlı bir lodos umarsız bir uçurtmayı göğe yükseltmenin derdindeydi. Tek tasaları tatil yapmak olan insanlar mutluydu. Güneş tepede altın plak gibi parıldarken, hele hele bir de insana sıcaktan hararet basmışken, buzlu limonata içmek gibisi var mıydı? Buz tanecikleri cam bardağa vurdukça vuruyor ve sıcak güneş adeta insanın tenini kavuruyordu. Daha otuzundaydı mezar kazıcısı. Buralara kırk yıldır böyle kar yağmadı demişti demesine ama o lafın gelişiydi. Vurdu küreği buzlu toprağa. Kasları şiştikçe şişti. Bir tabak çorbayla bir ekmek yiyen o güçlü kuvvetli erkeklerdendi. İşini sevdiğini söylerdi ama bu, kocaman yalandan ibaretti. Kim toprağa ceset atmaktan memnun olmuş ki o da olsun.
Kar altında bekleyen karalar giyinmiş kalabalık dağıldı. Çoğu konu komşu, birazı da mahalle esnafıydı. Taziyeleri kabul eden yaşlı ihtiyarın içinde bir huzursuzluk, kimler geldi, kimler gitti not tutmak lazım diye düşündü. Ne de olsa insanın gerçek dostları acı günde belli olur. Sonra el ayak iyiden iyiye çekildi. Etrafta üç beş karga. Birazı kondu, birazı uçtu. Doğrusu bu ya, kış günü darı bulmak da kuşlar için sorundu. Bir mezar kazıcısı kaldı mezarın başında bir de yaşlı ihtiyar. Biri işine sadıktı, diğeri eşine.
Rüzgâr gittikçe sertleşti. Yaşlı adam ellerini ceplerine soktu. Siyah yünden atkısını sıkı sıkıya boynuna doladı ve rüzgârın insana neler yapabileceğine dair düşüncelere daldı. Mezar kazıcısına dönüp,
“Ah bu rüzgâr insana neler yapmaz ki evladım,” dedi. İnsanın yüzüne döver gibi çarpıyor. O da yetmeyince soğuğunu iliklerine kadar işletiyor, diğerlerini bilemem lakin benim canıma okuyor, fakat ben rüzgârın kulağıma hışırdayan kar taneciklerinin sesini bırakmasını hep sevmişimdir. Gel gör ki bu rüzgârı ölene dek unutmayacağım.”
“Nedenmiş o?”
“En acı günümde beni yalnız bırakmadı da ondan. Görmüyor musun? Rüzgâr bile halime dövünüp duruyor.”
Mezar kazıcısı ses etmedi. Mezarın üstünü toprakla kapatıp bir an önce gitmenin derdindeydi. Bir noktadan bir noktaya havalanan kar yığınlarına baktı, gördü ki erimekten ziyade bu kar yığınları kalın bir buz tabakasına doğru sürüklenmekte. Gecenin kör vakti yolda kalmak istemiyordu. Her zaman olduğu gibi toplu taşımayla evine gidecekti ama bugünkü kısa yolculuğu diğer günlerden farklıydı. Yoğun kar yağışından dolayı bu hafta sonuna kadar şehirdeki herkes mecburi olarak toplu taşımaya binecekti çünkü özel araçların trafiğe çıkışı yetkililer tarafından yasaklanmıştı. Toplu taşımadaki o kalabalığı düşündükçe küreğin metalik sesi daha da yükseldi. Son toprak yığınlarını da düzleyince mezar kazıcısının yüzünde bir sevinç belirdi. Bu, işinin sona ermesinin sevinciydi. İhtiyarın gözünden kaçmadı bu sevinç. Yaşlı adam mezar kazıcısına dönüp,
“Acımdan bir gam yüklenip de gitsen ne iyi olurdu, belki dururdu bu kalp sızım,” dedi.
Mezar kazıcısı şaşırdı. Sözün bittiği yerdeydi ama işinin verdiği ustalıkla konuyu değiştirmesi gerektiğini anladı. Ne de olsa bir insanın kaybı evvela en yakınının aklını alırdı. Mezar kazıcısı yaşlı adama baktı uzun uzun. Birazdan ona söyleyecekleri için adını bilmediği bu adama bir hitap sözcüğü bulmalıydı.
Bey amca desem kırılır mı, ihtiyar çok mu abes olur, abi desem genç değil ki mübarek, beyefendi şimdilik iyi ama o da fazla resmi.
En sonunda bir hitap eklemeden konuşmaya karar verdi. İki söz arasındaki suskunluğunun arasından sanki asırlar geçmişti.
“Gençliğinde ne iş yapardın?”
Yaşlı adam fark etti ki mezar kazıcısı konuyu değiştirmekte, böylece acıdan dağlanmış yüreğine su serpmekte. Bu sorusunu hiç duymamış gibi devam etti.
“Onunla birlikte ben de öldüm, gel gör ki o gömüldü?”
Anlamıştı mezar kazıcısı. Bey amca demekten imtina ettiği bu yaşlı adam kendi dünyasında yanıp kavrulur. Bu soğukta umudun da elle tutulur gözle görülür bir yanı olmalıdır lakin umut bu yaşlı adamın çok uzağında. Ona şunları söylemek isterdi:
Senin de pilin bitmiş sayılır bey amca. O kadar kendini kahretme ne de olsa sana da eninde sonunda yol görünür. Hoş, o ışıklı yol bana, sana, herkese görünür.
Tam dilinin ucuna gelmişken cümleler tuttu kendini. En güzel gerçeğin hiç söylenmemiş gerçek olduğunu fark etti. Tuhaf bir hüzne kapıldı sonra. Dışından melek görünüp içindeki şeytanı saklamak her babayiğidin harcı mıydı? Bir kez daha anladı ateşin düştüğü yeri yaktığını ve bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasındı.
Yaşlı adam ayakta dikilmekten yorulunca yere çöktü. Beti benzi sararmıştı ve çökmüş avurtları ikindi ayazında suyunu kaybetmiş bir dere yatağı gibi kuruyup çatlamaktaydı. Mezar kazıcısının içine bir merhamet düştü. Titreyen sesiyle,
“Burada bir başına ne kadar daha bekleyeceksin? Bir saat mi, beş saat mi? Yoksa kış bitip bahar gelesiye kadar mı? Bak… Kimsecikler kalmadı. Donacaksın bu soğukta, kalk da evine git.”
“Bu ateş yüreğimde olduktan sonra şafak sökene kadar buradayım evelallah!” dedi ihtiyar.
“Sen bilirsin, ilk gün illa ki zordur. Zamanla alışırsın. Allah rahmet eylesin eşinize.” dedi mezar kazıcısı ve şimdiye kadar hiç kimseye sormadığı o soruyu sordu.
“Mevtanın adı neydi?”
“Fatma,” dedi yaşlı adam. “Yirmi üç yıllık karımdı.”
Mezar Kazıcısı kazmaları kürekleri topladığı gibi vurdu omzuna. Geride karda kapanmayı bekleyen bir çift ayak izi kaldı.
O gece, yatsıdan sonra eve döndü yaşlı adam.
Ev buz gibiydi. Ölü evinin sessizliği dışarıdaki soğukla birleşmişti. Bu sessizlik onu ürküttü. Pencerelerde ıssız dağların zirvelerinde esen rüzgârın aynısı kükrüyordu. Ne demeli şimdi? Ne etmeli? İlk gün en zor olanı demişti mezar kazıcısı. Açlığı geldi aklına, neyse ki konu komşu tencere tencere yemek yapıp mutfağa koymuştu ama iştah, hayatta olanlara özgü yaşamsal bir ihtiyaçtı. Tencerelerin kapaklarını kaldırmaya tenezzül dahi etmedi. Öylesine yorgun, öylesine bitkindi. Arka odaya gidip kırkyama battaniyesini aldı. Boylu boyunca yayı atmış eski karyolasına uzandı. Puslu şafağın doğuşunu gözlemeye yemin vermişti, doğrusu bu ya; o şafağı hiç göremeyecekti çünkü yas da bir yere kadardı ve yas tutmak için güç lazımdı, ihtiyar bugünkü yediği ayazdan sonra takatten kesilmişti.
Gece yarısına doğru rüzgâr çatıları söküp neredeyse yerinden kaldıracaktı. Yine aynı rüzgâr şehrin dar sokaklarına, ıssız kaldırımlarına, ağaçların dallarında kalan son yaprak kırıntılarını da koparıp peşinden sürükledi. Sokaklar başıboş köpeklere kalmıştı ama köpekler bunun tadını çıkaramadılar, soğuktan dolayı kuytu köşelere saklanıp acı içinde havladılar.
Adam dışarıdaki fırtınadan habersiz öylesine derin uyuyordu ki rüya bile görmemişti. Uykusunda bir ara nefesi kesildi. Bir gıcık gelip boğazına oturdu. Komedinin üzerindeki saate baktı. Saatin tik taklarına göre üçe çeyrek vardı. Susamıştı. Gel gör ki ona göre mutfak, Fizan kadar ıraktı. Sağ dirseğiyle yanındaki boşluğu dürttü.
“Fatma kalk. Bir bardak su ver bana, boğazım kurudu.”
Fatma artık çok uzaktaydı, her kim onu görmek isterse mezarlığın yolunu tutmak zorundaydı. Yaşlı adam sağına döndü. Sokak lambasının solgun ışığında iki kişilik yatak da yalnızca kendisinin yattığını fark etti. Ne çabuk da Fatma’nın öldüğünü unutmuştu. Kendi kendine kızdı, zinhar bunu başka birisi yapsaydı Fatma’nın hatırı için onu tekme tokat döverdi ve sonra anladı ki bu gerçekte unutmak değildi, kabullenmemekti.
Bütün gün kendini tutmuş en sonunda hıçkırıklara boğulmuştu. Saat üçe çeyrek kala acılarla dolu olan o kumbara nihayet açılmıştı. Her kumbara sahibinin yaptığı gibi biriktirdiği acıları oturup tek başına sayacaktı.