Bugun...


Öykü / Kırıldığım Yerden Büyüdüm (1)
Tarih: 14-08-2024 17:31:14 Güncelleme: 14-08-2024 17:38:14 + -


Ağaç aralarından yavaşça sıyrılıp giderek yükselen gökteki ayın suya vuran titrek şavkını seyretmiştim ta ki gözlerim yorulana dek… Martılar renk cümbüşü içindeki pırıltılı loşlukta süzülerek tadını çıkarıyorlardı İstanbul güzünün. Yoğun tempolu bir iş gününün sonunda, başıma üşüşen binlerce düşünceyi def etmenin huzuruyla oturduğum verandadan mutfağa geçip kendime bir kupa köpüklü kahve hazırladım...

facebook-paylas
Tarih: 14-08-2024 17:31

Öykü / Kırıldığım Yerden Büyüdüm (1)

ÖYKÜ

                                                                             Fatma TÜRKDOĞAN

Ağaç aralarından yavaşça sıyrılıp giderek yükselen gökteki ayın suya vuran titrek şavkını seyretmiştim ta ki gözlerim yorulana dek… Martılar renk cümbüşü içindeki pırıltılı loşlukta süzülerek tadını çıkarıyorlardı İstanbul güzünün. Yoğun tempolu bir iş gününün sonunda, başıma üşüşen binlerce düşünceyi def etmenin huzuruyla oturduğum verandadan mutfağa geçip kendime bir kupa köpüklü kahve hazırladım. Gevşek adımlarla çalışma odama gidip masama oturmuş, alışkanlıkla bilgisayarın düğmesine basmıştım bile. Zihnimde kalmış olan son kırıntıları da bertaraf etmek için fal, oyun sitelerini ziyaret ettim. Hazırlayacağım yazı dizisine resim seçeceğimi anımsayıp resim sitelerine göz gezdirmeye başlamıştım ki bir de ne göreyim…

Yaklaşık çeyrek asır öncesinden aşina olduğum, hüzünle heyecanın aynı karede kucaklaştığı çalışmam nete düşmüş, elden ele dolaşıyordu hem de iznim olmadan…

Henüz duygu ve düşüncelerimi kâğıda dökmediğim yıllardı… Gençtim, gururluydum aynı zamanda da heyecanlı. Yapılan topuzumu beğenmiyor, atkuyruğuma kusur buluyor, gözüme düşen kâküllerime sinirleniyordum. O gece için seçtiğim pantolon ceketimi giymemeye karar vermiştim son anda, fazla iddialıydı. Beyaz fırfırlı gömlek, siyah keten kapri, siyah deri yeleğimi giyip boynuma beyaz puanlı fuları bağlamak istedim, bu sefer de yaşımdan daha olgun gözükmüştüm. Ben olmalıydım biraz çocuk, biraz genç gibi. Henüz yirmili yaşların başındaydım. Vücudumu kalıp gibi saran beyaz kotumu ve japone kollu toz mavisi fisto bluzumu giymeliydim. Gür saçlarımı omuz hizamda gevşekçe topladım. Varla yok arası makyajımı tamamlayıp ödül töreninin yapılacağı mekâna gitmek üzere taksiye bindim.

Tüm basın oradaydı, lobi kalabalıklaştıkça bastırmaya çalıştığım heyecanım da o nispette artıyordu. Herkes şık şıkıdım, ben ise olduğum gibiydim. Genç, güzel ve sade… Ödül alacaklar birer ikişer gelmeye başlayınca birbirimizle yaptığımız ikili sohbetler kalp çarpıntımı alıp götürmüş, sakinliğimi pekiştirmişti…

Nihayet konferans salonuna geçilerek arka fon olarak seçilmiş klasik müziğin huzur veren tınıları eşliğinde, çeşitli görüntüler davetlilere sunulmuştu. Sıra henüz son sınıf öğrencisi olduğum AÜ SBF BYYO’nun tertip ettiği “Genç İletişimciler Yarışması”nda yarışan kategorileri ve ödül alanların sunumuna gelmişti.

Sunucu şen şakrak, kaygısızca konuşuyordu. Heyecanım nüksetmiş deyim yerindeyse hazan yaprağı gibi titremeye başlamıştım. Sıranın bana gelmesini hem istiyor hem de kimseye gözükmeden salondan sıvışmanın yollarını arıyordum. Nihayet kalbimin atışları kulaklarımda tiz tonda tamtamlar çalmaya başladıkları anda sunucunun anonsuyla irkildim.

“Yarıştığı fotoğrafçılık kategorisinde, ‘Yaşlılarımızın Yeri Sokaklar Olmamalı’ adlı özgün çalışmasıyla ‘Genç İletişimciler Birincilik Ödülü’nü almak üzere Nur Akyürek’i, ödülünü vermek için de üniversitemiz Fotoğrafçılık ve Grafik Ana Bilim Başkanı Sayın Prof. Canan Elçin Hoca’mızı alkışlarınızla sahneye davet ediyorum efendim…”

Endişe veren coşkum kof bir köpük gibi sönüverdi, dingin ve seri adımlarla sahnedeki yerimi almıştım. Mutluluğuma gözyaşlarım eşlik etmiş, çalışma azmim ve gururum kanatlanıp arşa yükselmişti…

O yıllarda hem okuyor hem de ulusal ölçekli ve yüksek tirajlı bir gazetenin imtiyaz sahibi olan, dayımın yakın arkadaşlarından Talat amcanın gazetesinde muhabirlik yapıyordum. Gazetecilik okuyordum, ama gönlüm fotoğraf sanatına kayıyordu o yıllarda bile…

On dördüncü yaş günümde büyükbabam Almanya’dan göndermişti fotoğraf makinesini. Kara bir büyücü gibiydi, ağırlığıyla henüz açılmamış gül goncası cirmindeki göğüslerimin gelişimini engellemesine bile razı gelerek her daim boynumda gururla taşıyordum. İlk göz ağrımdı o benim… Neredeyse aldığım harçlığa denkti film masuralarına verdiğim paralar. Her deklanşöre bastığımda büyüklerimin deyişiyle “harika anların avcılığı”nı yapıyordum. Güya benim sanat gözüm açıkmış, ne demekse!

Ödüllü resmimi çerçeveletip odama asmıştım. Aslında yaşlı kadınla söyleşi de yapmıştım, hiç yayınlanmayan. Merakımı yenemeyip hayat örgüsünü anlattırmıştım bir kulağımdan giren, diğerinden çıkan… Toydum, başka hevesler peşindeydim, efsunlu anların, haberlerin peşindeydim. İlgimi çeken konulardan bir diğerine atlamak, kum üzerine çizilmiş resimleri, odanın hararetiyle buharlanan camlara çiziktirdiğimiz yazıları kaybolmadan ölümsüzleştirmekle meşguldüm. Aradan geçen bunca yıl boyunca unutamadığım bir anı olarak kaldı o resim. Ayağındaki terliğin birini öne uzatıp başını ve bakışlarını saklayarak üç kuruşa el açan yaşlı kadının içimi acıtan yaşam hikâyesi…

Utanıp ağlıyor muydu, yoksa kaderine mi isyan ediyordu o anda? Hangi ruh hâlindeydi, “Allah rızası için bir sadaka” demiş miydi duymamıştım ama cebimdeki bozuklukları koymuştum ayağında olması gereken terliğe o gün… “Eğme başını teyzeciğim, yüzüme bak!” diye seslendim. Rengi sarardı, yüreği ağır geldi kafesine. Durgun ve kayıtsız bakışları yeni bir darbe alacakmış gibi buğulanıp alnı bulgur bulgur terledi. “Kimin kimsen yok mu? Niye sokaklardasın? Niye bu hâldesin?” gibi itimat temin eden tonlamayla sorduğum soruları duyamayacağım kadar kısık, puslu, belli belirsiz bir sesle ağzında geveleyerek cevaplamaya çalıştı.

Günün ikindiye yüz tuttuğu sıralardı, şehrin her zamanki gibi cıvıltılı kalabalığının içinden çekip aldım yaşlı kadını. Evimin bir sokak aşağısındaki pide salonuna doğru yürümeye başladık. Bir bacağı inmeli gibiydi sanki. Ayağını sürüyerek yürüyordu, koluna girdim. Dükkânın kuytu bir köşesine kurulup siparişlerimizi verdim. Gözlerini çiçek desenli duvar kâğıdına kilitleyip uzun bir süre derin bir teessürle sustu. Bakışlarında bulutlar kümelenmişti. Nihayet zihnini burgu gibi delen hatıralarından sıyrılıp hüzünlü, ıslak bakışlarını tabağına çevirdi. Utancından boynu büküktü, titrek hareketlerle yemeye başladı. Karnı doyup mecali arttıkça bölük pörçük anlattı tüm efkârını, küskünlüğünü, az da olsa mutluluğunu… Kâh gülüşü soluyor kâh gözleri alevleniyor kâh acıyla kırışıyordu alnı… En baştan tekrar anlatmasını rica edip bastım düğmesine kayıt cihazımın. Merakımdan gözlerimin önü karıncalanıyordu, usul usul çözüldü söz düğümü…

''Adım Revzan, kaç yaşındayım saymayalı yıllar oldu. Tozlu, çakıllı köy yolunu susuz katırlar gibi içen her arabanın homurtusunda, elinde kalmış tapon malları tüccara bir an evvel kakalamak için el ovuşturan toptancılar gibiydi köyümüzdeki kız babaları. Hane içindeki dişilerin rızası alınmaz, er kişinin avucunu parayla dolduranın yanına kızlarının en goncası katılarak minnetle yolculanırdı. Ha bir eksik, ha bir fazla ne fark ederdi ki? Nasıl olsa dağı taşı toprağından fazla olan köyümün bereketli topraklar gibi her yıl döl veren mübarek anaları varken…”

Bir karşımdaki yaşlı kadının yüzüne baktım, bir de kılık kıyafetine. Bu denli düzgün cümleler kuracağını beklemiyordum açıkçası. Şaşkındım. Sözünü keserek,

“Revzan teyze, tahsilin nedir?” diye sordum.

“Tahsilim yoktur.”

“Bu kadar güzel konuşmayı nasıl ve nereden öğrendin?”

Kaşlarını çattı önce, sonra da yeşil gözleri bulutlanıp matlaştı. Başını öne eğdi, bir müddet suskun kaldıktan sonra başını yavaş yavaş kaldırıp sessizce mırıldandı.

“Mülayim’imden öğrendim.”

“Mülayim mi, ne güzel isim. Kimdir Mülayim?”

“Kocamdı, ama o benim çocuğum gibiydi…”

Yaşlı kadının anlattıkları ilgimi çekmişti. Zaman, mekân, gazete, okul, ders notları zihnimden uçup gitmişti. Saatin kaç olduğuna aldırmaksızın anlatmasını rica ettim. Biraz su içip nefeslendi. Derin bir iç çekti. Birkaç kez yalancıktan öksürdü. Tülbendini çözüp yeniden bağladı. Yüzüme bakmadan usulca anlatmaya başladı.

“On üç yaşımı sürdüğüm bahar aylarıydı, benden önce acıyla arkalarından baktığım dört arkadaşımın akıbetine uğradığımda. Satılmıştım işte! Marazlı bir mal, çakıllı bir tarla gibi… Evimin hanımı mı, yoksa bir yanaşma mı ya da maraba mı olacaktım? Bir bilinmeze yönelmişti geleceğim. Utancıma karışan kederimle baş başaydım artık. Kucağımda fistan bozması bir bohça, tanımadığım üç erkekle yolculuk yapıyor, ikram edenlerin yüzüne bile bakmadan bana uzatılanları geri çeviriyordum. Sanki aralarında yabancı birisi yokmuşçasına konuşma aralarına sarhoş ağızlara bile yakışmayan küfürleri serpiştiriyor, benim acıdan iyice küçülmüş varlığımı fark ettiklerinde de isteksizce susuyorlardı. Uykuyla uyanıklık arası nereye, ne kadar gittiğimizi kestiremiyordum. Nihayet günün soluk ışıltısı altında ışıkları yavaş yavaş seçilmeye yüz tutmuş evlerin kümelendiği büyükçe bir nahiye yoluna saptığımızı gördüm. Araba büyük bir sarsıntıyla etrafı pek de yüksek olmayan, yer yer yıkılmış taş duvarlarla çevrili bir avlunun kapısı önünde durdu. Arabanın sesine koşanların arasındaydı, ne çocukluğumu ne gelinliğimi bildirmeyip evde kalmışlıklarının acısını benden çıkarırcasına dünyamı dar edenler. Benden iriceydiler, yüzlerinden meymenetsizlik akıyordu.

Kınam yakılıp zülfüm taranmadan, düğünsüz derneksiz, omuzlarıma evin yükü yatalak kaynanam, iki cadaloz görümcem tarafından yıkılıvermişti. Allah için kayınbabam heybetli görünüşüne rağmen ipek gibi bir yürek sahibiydi. Hele bebek gibi kucağımda taşımaktan hiç gocunmadığım kocam Mülayim engellerine rağmen hayata hep gülerek bakan, tevazu sahibi, bana göre mürekkep yalamış bir adamdı. Onunla baş başa geçireceğim zamanları düşündükçe içime bir ferahlık dolar, sıkıntılarım bertaraf olurdu. Bacı kardeş gibiydik Mülayim’imle, ‘cihan güneşim’ diye seslenirdi bana. Huzur veren konuşmaları, anlayışlı tavırları, gülen yüzüyle çok sevmiştim onu, hem de çok…”

Sanki kaybetmiş gibi konuşuyordu. Yine sözünü kestim.

''Sonra ne oldu, çok meraklandım şimdi?”

“Ne olacak, Mülayim’imle mutluluğumu çok gördüler bu dar-ı dünyada…”

''Nasıl, yani ne yapmış olabilirler ki mutluluğun bozulsun?”

“Şeytanın aklına gelmeyenler onların aklına gelir ki bir gün çiğ tavuğun başına bile gelmeyenler benim başıma gelip tokat yemiştim, o dünya iyisi kayınbabamdan. Ne anlattılarsa artık günahları boyunlarına…”

Geceleri yaptığımız uzun konuşmaların birinde anlatmıştı Mülayim'im, ailesini üzüntülere gark eden o acı felaketi... Yaz aylarında her yıl olduğu gibi mevsimlik işçi olarak gittikleri Çukurova yolunda ailesini eksilterek yasa boğan olayı gözyaşları içerisinde saniye saniye yeniden yaşayarak…

Devam edecek...

“Kırıldığım Yerden Büyüdüm” adlı hikâye kitabıma adını veren öyküm.

KİMDİR?

Fatma Türkdoğan. Kütahya doğumlu. Eğitimci yazar. Nikea Yayınları editörü. Son okuma; Erik Ağacı Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi.

 Deneme ve hikâyeleri; Acemi, Temrin, Berceste, Cüneyne, Mevsimler, Türk Dili dergisiyle çeşitli blog ve edebiyat sitelerinde yayımlandı.

Acemi Dergisi ve Yazarlık Akademisi Derneği’nin birlikte düzenlediği 1. YAZAK Öykü Yarışması’nda (2013) Kesişen Yollar adlı öyküsüyle birincilik ödülü aldı.

Ülke genelinde yapılan öykü yarışmalarında jüri üyesi olarak görev aldı.

Acemi Aktüel ve Edebiyat dergisiyle, Mevsimler Kültür, Sanat ve Edebiyat dergisinin editörlüğünü üstlendi.

Ortak kitap çalışmalarına makale ve öyküleriyle katkıda bulundu.

Çocuk edebiyatı üzerine yazım çalışmaları bulunmaktadır. Fantastik türde kaleme aldığı ve dört beş seri hâlinde olmasını planladığı çocuk romanlarının ilki basıma hazırlık aşamasındadır.

Evli ve iki çocuk annesidir.

Yayınlanmış eserleri:

Kybele’nin Vârisleri: Öykü, 1. Baskı Nisan 2015, Ferfir Yayınları

2. Baskı Ocak 2020, Yılkad Yayınları

Kırıldığım Yerden Büyüdüm: Öykü, Mart 2021, Anatolia Kültür Yayınları

Dilsizin Ağıdı: Öykü, Eylül 2022, Nikea Yayınları

 

 

 




Bu haber 2171 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÜLTÜR-SANAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI