|
Tweet | Tarih: 13-01-2026 23:02 |
MEHMET ERDAL
(On dördüncü Bölüm)
KÜLTÜRÜN KURUMASI TOPLUMUN DA KURUMASI DEMEKTİR!
On yıllardır Datça'da yaşaya gelmiş, birkaç kuşaktır Datça'yı kendilerine yurt edinmiş insanların kendilerine has özelliklerine karşı kasıtlı ya da kasıtsız, turizmden ya da sonradan gelip yerleşen insanların kültüründen kaynaklanan, mesela “saygısızlık”, bir sıkıntı mı var?
“Tabii ki sıkıntı var; dünyada böyle bir şey var. Yani, bütün düğünlerde aynı yeni çıkmış şarkılar çalarsa, herkes, mesela kızlar TV'lerde görmüş oldukları dizinin üzerindeki kıyafet ile köy düğünlerine giderler ise, onun dışında işte menüler birbirlerine benzemeye başlarsa... Şöyle küçük bir parantez açayım mesela, bana göre bu yarımadada düğünleri en keyifli geçen yer Hızırşah'tır. Bu durum şundan kaynaklı: Yan köylerde, hepsinde böyle midir bilemiyorum ama Reşadiye'de başlamıştı, dışarıdan (köy dışından) yemekçiler çağırmak, 'yemek firması' yani. Köy düğünlerine gidip yemekleri yapan firmalar oluştu Ege Bölgesinde...”
Geleneksel olarak aslında köyden bu işi iyi bilen yaşlı birisi çağırılır ve düğün yemeği onun gözetiminde, onun yönlendirmesiyle yapılır.
“Aynen, öyle olur ama boğa güreşlerinde falan da aynı şekilde hizmet veriyor bu yemek firmaları. Bir kamyon masasıyla, sandalyesiyle, kap kacağıyla geliyor, kuruyor düzenini, ondan sonra sistemini hazırlıyor, yemekleri pişiriyor. Sonra da parasını alıyor ve dönüp gidiyor. Bu olay, geleneksel kültürde bu şekilde işlemiyor. Dayanışma kültüründe, çocukluğumda paranın daha az önemli olduğu ve döndüğü bir ekonomi vardı. Burada herkes birbirine muhtaçtı. Zaten burası bir ada gibiydi. Birbirinin ekinine, harmanına, zeytin, badem toplamasına gitmezsen onlar da sana gelmezdi ve ister istemez o topluluklarda herkesin ekonomisi, işte dayanışması, dostluğu, zor zamanında arkasında birisinin olduğunun hissedilmesinin güven duygusu falan... bunlar ortadan kalkıyor. Mesela, Hızırşah düğünlerinde hala köyün insanları erkeğiyle kadınıyla kendileri pişiriyor, kendi usulüyle, bolca. Keşkeğin ayarı bile öyledir. Reşadiye'de de vardı keşkek yakın zamana kadar ama şu an dövüyorlar mı bilmiyorum. Keşkek taşını hatırlarım. Muhtemelen Knidos'da da böyleydi...”
Dibek taşı.
“Dibek taşı. Bunların yaşatılması gerekir diye düşünüyorum. Yani, aksi yönde hareket ettiğiniz zaman, bir yerden sonra köy düğününde suşi de görürsünüz, atıyorum sana hamburgeri, pizzayı da görürsünüz. Oraya doğru gidiyoruz çünkü. Hatta bir yerden sonra bunlar da ortadan kalkar, işte limonata ve kuru pasta ile düğüne geçilir. Kültürün kuruması, toplumun da kuruması demektir. Ne kadar renkliysen, kendine özgüysen bu seni var etmede önemli bir unsur, bence.”
DATÇA'DA PLANSIZLIKTAN KAYNAKLANAN BİR “ŞİŞME” DURUMU VAR
Datça'ya 1970'lerden beri giderek artan oranda göç var. Bu göçün on yıllardır burada yaşaya gelen halkta oluşturduğu ya da karşılıklı olarak, ister istemez birbirini etkileme durumu yok mu?
“Vardır.”
Mesela bir süre sonra çocuklarınız evleniyor, onların çocukları oluyor. Mesela bu göçler ile gelip yerleşenler de geldikleri yerlerdeki kültürlerinden bir şeyleri Datça'ya getiriyorlar. İkametgahı burada ya da değil, Datça dışından gelenlerin nüfus içerisindeki sayısal oranları şu an daha ağırlıklı...
“Datça'da imar planlarını yaparken, şehri planlarken, şehrin ne tarafa ne şekilde büyüyeceğini planlarken her talebe 'evet' dersen, Datça'da olduğu gibi, orası gelişmez, şişer...”
Katılıyorum, Datça'da böyle bir şişme var.
“Evet, şişme var. Bu şişmenin getirmiş olduğu dejenerasyon, yerel kültürü boğma, tek tipleştirme kaçınılmaz olandır. Ben, hiç olmazsa geride kalan kırıntıların korunmasından bahsediyorum, yoksa Datça'ya yerleşmekte olduğu gibi gidip de herhangi bir Yunan adasına bir Mikonos'a, Santorini'ye, Kos'a, Rodos'a vs. tak diye göç edemezsin. Yunanistan'da da aynı şekilde; yani, 'Ben ana karadan sıkıldım, gidip yazlık alayım, buraya göçeyim, devasa siteler oluşsun, her taraf dağ taş ev olsun...' diyemezsin. Yunanistan'da, İtalya'da, İspanya'da buna kimse izin vermez, biz veriyoruz; sıkıntılardan bir tanesi bu. Tarım arazisi, mesela şu Tinyhouselar, ondan sonra karavan tarzı tekerlekli araçlar ile ara çözümler, ondan sonra 'Mengen yaptım' deyip ruhsat alıp o mengenin içini villaya çevirmeler falan gibi çözümler konusunda daha dikkatli, daha önünü kesici olmak gerekirdi diye düşünüyorum. Hala da geç değil ama şu ana kadar ki özellikle 1980-1990 aralığındaki site furyasındaki emeklilerin ve yazlıkçıların bu kadar çok rahat buraya gelebilmelerinin yaratmış olduğu şişkinlik ister istemez değiştirecektir, bundan kaçış yok. Bir de turizmde sendeki olanı kabul ettirmek değil, dışarıdan gelenin her talebine uygun şekilde kendini değiştirmek hatalı stratejilerden bir tanesidir. Şöyle bir örnek vereyim: Kumluk Yürüyüş Yolundaki lokantalardaki menülere bak, 50'şer tane mezesi var her birinin ama İstanbul'daki meyhanelerdeki mezelerden. Halbuki 'fark yaratmayı' bekleyip, Yunan adalarında olduğu gibi 'Bizde bunlar var. Biz burada lokaliz. Bunları yeriz. Bunları tadmak için geldiyseniz buyurun.' dersin ama Datça'daki deniz kenarındaki lokantada Ermeni mezesi Topik'in ne işi var abi? Yani, bunu, atıyorum İstanbul'da Ermenilerin işlettiği bir mekanda yersen bu yine oradaki mikro kültüre saygıdır, deneyin veya bir Yunan adasında Rum mezesi yersiniz ama Datça'da bir lokantada hem pizza, hem hamburger, hem deniz ürünü, hem spagetti, hem işte Adana Kebap aynı anda bulundurmaya çalıştığın zaman oradan bir cacık çıkmaz, olmaz yani.”
DATÇA'NIN SEZONU BELLİ, ZİYARETÇİ SİRKÜLASYONU BELLİ
Yemek kültürü yok demek ki orada?
“O olmaz. Sen dejenere olursun, olanı da unutursun. Ondan sonra, o ürün için istediğin fiyat herkese pahalı gelir. Çünkü o ürünün muadilleri başka yerlerde var. Çok daha fazla talep alan devasa restoranlarda su gibi ucuza mal edilebilir. Senin burada sezonun belli, sirkülasyonun belli, o rakamlara çıktığın zaman göze batıyorsun, ister istemez. Sen, İstanbul Boğazındaki bir balık lokantası değilsin ama daha lokalde kalmayı becerebilseydik, Yunan adalarını bu konuda başarılı buluyorum, Simi'deki lokantalarını falan, yani yerel ürünler bir deneyime dönüşüyor. Bu Manos'ta olsun, Meraklis’te olsun... O sayede, bu Manos yerel kültürün Silmi karidesinden falan tut da koruduğu için bizim Dmaris içerisinde Türk ünlülerine hitap eden Türk lokantasına açıp çok ciddi, on bin liralık menülerde satabiliyor. Bu yerel kitlenin doğru korunması bizi değerli kılardı diye düşünüyorum.”
DATÇA'DA KAPASİTENİN ÜZERİNDSE BİR HAYAT VAR
“Mikro Milliyetçilik” konusunda böylesi bir açıklama beklemiyordum, konuya böyle de bakılabileceğini hiç öngörmemiştim soruyu sorarken, doğruya doğru. Ben soruna daha farklı bakmıştım ve soruyu da o çerçevede sormuştum. Senin bu anlatımların bu söyleşileri okuyanlar için ne ölçüde yararlı olacak bilmiyorum ama benim için çok yararlı oldu, bunu söyleyeyim. Bu konuda benim gibi dışarıdan gelip yerleşmiş birisine soracağım soru ile senin gibi on yıllardır burada yaşaya gelmiş bir aileden olan, artı bu konularda düşünen, fikir üreten birisine soracağım soru farklıdır. Sen, on yıllardır Datça'da yaşaya gelmiş insanların duygularını ve hangi konuda ne düşündüklerini bilen birisin. Bu insanlar, şu an 1970'den beri ola gelen göçlerden “Keşke Datça'ya hiç göç olmasaydı.” diyerek kökten şikayetçi değillerdir sanırım ama bir şeylerden de şikayetçiler, bunu görebiliyorum. Nelerden şikayetçiler? Turizmin tek tipleştirmesinden öte neler rahatsız ediyor burada yaşayan insanları?
“Burada, şehrin kapasitesinin üzerinde bir hayat var ama bu olumlu anlamda değil. Bir nüfus var, yerel işletmelerin birçoğu şu anda pek ayakta değil. Zaten, 'bakkal' kültürü ölmüş durumda. Bir-iki tane kaldı herhalde öyle yerliler tarafından işletilen. Bunu, dünyadaki dönüşümden bağımsız okuyamıyorsun. Yani, 3 harfli zincir marketlerin buraya gelmesi tamamen kötü müdür? Değildir. En azından sürekli ürün bulabiliyorsun. Ucuz bulma alternatifin var vs. Bunlar anlaşılır şeyler ama yarımadanın kaynakları belli, coğrafi kaynakları belli; yollar yetmiyor, mesela. O kadar dağınık durumda ki mesela yollar, dağın başında bir tane ev alıyorsun, o eve yol yapılsın, asfalt dökülsün, çöpü toplansın, araban yoksa önünden otobüs geçsin... Bütün bu talepler bir araya geldiği zaman kamu kurumlarının, özellikle yerel yönetimin üzerinde devasa, karşılanamaz bir yük oluşuyor. Birincisi, bence bu. Otopark, mesela, sıkıntı. Coğrafya izin vermiyor çünkü. İlçe merkezi, bir yamaca yaslanmış, Karadeniz'de Fındıklı vardır mesela, o da dağa yaslanmıştır, şehir ince uzun bir şerit halindedir, onun gibi. Bununla ilgili yerel yönetimlerin işin içerisinden çıkması çok zor, bu kaynaklarla. Her tarafa aynı şekilde ve şu an bütün yarımada da aynı idareye bağlanınca, dağ taş ev de olunca yol, otopark, henüz hissetmedik ama su sıkıntı olacak yavaş yavaş, aynı şekilde. Ondan sonra elektrik alt yapısı ha keza, özellikle yaz aylarında. Bu kadar yerleşmiş, şişmiş olan kitle klimalara yüklendiği zaman çatır çatır sistem patlıyor, mesela. Yarımadanın üzerinde kaldırabileceğinden fazla bir yük var. Bunun geri dönüşü de yok, maalesef. Bu insanlara bu evleri boşaltın, gidin diyemezsin, böyle bir şey olmaz. O yüzden, geçiş sürecinde daha bilinçli olunmalıydı, diye düşünüyorum.”
NÜFUS ARTARSA, DATÇA'DA EKONOMİNİN CANLANACAĞI VAR SAYILDI
Yerel yönetim mi? Merkezi yönetim mi? Gelen insanlar mı? Kim?
“Şöyle: İlk başlarda, yerel yönetimler baya bi müdahil olabilirdi ama bu bir gelişme, yani Datça dışından insanların Datça'ya gelmesinin, Datça nüfusunun artmasının Datça'da ekonomiyi canlandıracağı varsayıldı; öyle bir etkisi olduğu kanaatinde değilim, açıkçası. Yerli yine kendi emeği ile döndürmek durumunda işletmesini, tarlasını, dükkanını vs. kendi kendine yürütmek durumunda. Hele son günlerde, biraz önce dediğim gibi 3 harfli zincir marketlerin oluşmasıyla yerel esnaf ile yerleşmiş olan kitlenin teması baya baya az. Sana gitmesi için çok nedeni kalmıyor. Yani, ekonomik döngüde oluşan parayı, vergiyi vs. bu 3 harfli zincir marketler Datça dışına transfer ediyorlar, doğal olarak. Datça'da pek bir para kalmıyor. Ha gençlerimizi buralarda bir işe sokabilirsek sokuyoruz ama Datçalı bir gencin önündeki gelecek hedefinin bu zincir marketlerin birisinde kasiyerlik, deposunda mal indiren kişi olmasını kabullenmek de biraz ağırıma gidiyor. İnsanlar daha iyi hayatlara layıktır ama bunu sağlayacak ekonomik bir büyüme oluşamadı, diye düşünüyorum. Şu anda insanımız mesela, marina yapılırsa bunun olacağı umudundalar. Sorsan insanımıza, işte 'marinaya bağlanacak tekneler, marinaya teknesi bağlanmış olan mal sahipleri, zenginler vs. gelecek, bizde yiyecek içecek, bizden alışveriş yapacak.' Böyle bir şey yok. Marinalar kolay kolay marina dışına insan çıkarmazlar. Marina içerisinde kendi dükkanlarını da restoranlarını da açar. İlk başta bir bakarlar ortalıkta bir orijinallik var mı diye, marinanın içerisinde daha güzeli yapılırken gelip senin lokantadan yemek yemeye milyon dolar da teklif etsen, gelmezler. Marinadan bir şey çıkacağı kanaatinde değilim. Bir tiyatro deyimi vardır, deus eks maşina diye, yani her şeyin karmaşık, kaos olduğu bir anda çok yukarıdan tanrısal bir el ya da başka bir şey, her şeyi çözer. Böyle bir 'kurtuluş' umudundalar. Yani, örneğin işte Datça'ya havaalanı yapılırsa Datça kalkınır, coşar, herkes çok güzel kazanır...”
BAZI KALKINMALAR, SANA YARAYACAK KALKINMALAR DEĞİLDİR!
Böyle bir algı var.
“ Datça yolu 4 şeritli olursa, ulaşım kolaylaşırsa, Bodrum'dan günde 5 feribot dolu gelirse Datça kalkınır... Bu tarz kalkınmalar, sana yarayacak kalkınmalar değildir. Böyle bir potansiyelin oluşması durumunda, büyük firmalar, markalar, İstanbul'un işi bilen esnafı senden önce gelir, senden iyi paralara da alır, sen de seve seve verirsin, olmadığı yerde başkası devreye girer, kolunu bacağını kırdırır, çocuğunla tehdit eder seni, bir şekilde o sistemi senin elinden alır ve onlar işletir. Yani senin burada kıt bilginle, kıt çevrenle, vizyonunla 20 milyonluk bir şehirde bu işin çarkını döndüren insanlarla mücadele etme şansın yok. Bu söylediklerimin tamamı Alanya'da, Çeşme'de, Marmaris'te, Alaçatı'da, Bodrum'da yaşandı. Kuşadası'nda belediye başkanının korumasını vurup kendi bacağına sıkacaklardı...”
Belediye başkanı öldürüldü. (Mustafa Lütfi Suyolcu/16.05.1995)
“Hatta. Marmaris'te daha önceki belediye başkanlarından Ali Acar'ın korumasını öldürünceye (Mustafa Büyükavşar/07.08.2005) kadar... Yani, bu tarz devasa bir turizm pastasının oluşması durumunda burada sen yine ikinci birisi durumuna düşersin. Seni omuzlayıp kenara iterler ama daha mütevazi, mütevazi ama sürdürülebilir bir modeli öngörseydin, Yunan adaları gibi, İtalya köyleri gibi, Akdeniz şeridindeki gerçek köyler gibi daha uzun vadeli ve en azından kimliğini de koruyarak, yaptığın işten gurur duyarak, çoluğunun çocuğunun da bu işi devam ettirmesini sağlayacak bir prestij bırakarak devam ettirirdin.”
(Devam edecek)