Bugun...


TRAKYA GEZİ NOTLARI (11)
Tarih: 19-08-2025 01:20:16 Güncelleme: 19-08-2025 01:20:16 + -


Trakya'ya geçerken 1915 Çanakkale Köprüsü'nü tercih etmiştik, “dönüşte, feribot ile geçelim” dedik; 1969-72 arası Gökçeada'da okuduğum zamanlardan aklımda kaldığından ya da 2014 yılında Nasuh (Mitap) abinin cenazesi dönüşü İzmirli yol arkadaşların cenazeye geldiği araçların birisiyle buradan geçtiğimizden olabilir, doğruca Eceabat'a yöneldik.

facebook-paylas
Tarih: 19-08-2025 01:20

TRAKYA GEZİ NOTLARI (11)

MEHMET ERDAL

(Onbirinci Bölüm)

Eceabat-Çanakkale arasında saat başı karşılıklı feribot kalkıyormuş, sıra beklerken öğrendik. Trakya'ya geçerken, Lapseki-Gelibolu arasında karşılıklı feribot kalktığını öğrenmiştik, meğer Kilitbahir-Çanakkale arasında da hem de 15 dakikada bir karşılıklı feribot gidip geliyormuş; Çanakkale'ye varışımız gecikince sıkça arayan, Cem (Taşdemir) söyleyince öğrendik.

Saat 18.00 feribotuyla Çanakkale'ye geçtik. Cem ile buluştuk. Evlerine vardık.

Cem ve eşi Zuhal, geçen yıl Datça'ya gelen ve iş kurmaya çalışan bir yol arkadaşımıza yardıma gelmişler, bir süre de Datça'da kalmışlardı; tanışıklığımız oradan.

Yorgunuz. O gece, Çanakkale'ye ve ertesi güne dair konuştuk.

ÇANAKKALE

Cem, eşi Zuhal ve çocukları, 8-9 yıldır Çanakkaleliler. Cem'in anlatımına göre Çanakkale, 1915 Çanakkale Köprüsü yapılmaya başlanıldıktan sonra köprüye doğru çok hızlı genişlemeye başlıyor. Çanakkale ile köprü arasındaki bazı küçük yerleşim yerleri imara açılıyor. Çanakkale'nin önümüzdeki yıllardaki nüfusu 3 milyon olarak öngörülüyormuş, bu nedenle de özellikle Çanakkale ile köprü arasındaki bölgede rantçıların ciddi bir “İmar” baskısı söz konusuymuş. Çanakkale Seramik ve Dardanel (Türkiye'nin ilk konserve ton balığı üreticisi) dışında doğru dürüst hiç fabrika yokmuş. Turizm denilince, özellikle merkezi yönetimin yönlendirmesi sonucu, sadece Gelibolu ve o bölgedeki şehitlikler akla gelmeye başlamış. Cumhuriyet'in 100. yılına kadar (2023), her 15 Mart'ta Avusturalya ve Yeni Zellanda'dan Anzakların torunları gelirken, ondan sonra onların gelişi de önemsizleşmiş.

Yarın (24 Temmuz), öncelikle Anadolu yakasını gezecek, fırsat bulursak Avrupa yakasındaki Kilitbahir'e geçeceğiz.

ALMAN HASTANESİ

Sabah kahvaltıdan önce Cem, Belçika Kurdu Rodi'yi birlikte gezdirmeyi teklif etti. Rodi ile Datça'dan tanışıyoruz. Aramız iyi ama ben yine de biraz tedirginim.

Evden çıkıp yan sokaklarda dolaşıyoruz. Cem, “Gel. Şu tarafa yürüyelim” dedi. Bulunduğumuz bölgeye “Hastane Bayırı” deniliyormuş. Yukarıya doğru çıkan bir sokaktan yürüdük. Sonra, sola doğru bir-iki adım atıp bir insan geçecek kadar yırtılmış bir tel örgüyü geçtik; fazlaca çiğnenmemiş kuru otların, uzun süredir budanmamış çam ağırlıklı ağaçların, kendi haline bırakılmış ve büyük ölçüde viraneye dönmüş yapıların bulunduğu oldukça geniş bir alan burası. Cem, burasının halk arasındaki adının “Alman Hastanesi” olduğunu söylüyor. (Bu hastane ile ilgili İnternetteki bilgilerde “Alman Hastanesi” adına rastlanmıyor. “Eski Çanakkale Hastanesi”, “Eski Askeri Hastane/Kale-i Sultaniye Hastahane-i Askeriyye” adları var.) “Hastane bayırı” olarak bir anlamda mahalleye de adını veren böylesi tarihi bir yerin neden restore edilip turizme kazandırılmadığını merak ediyorum, bilmiyor. Alman Hastanesi'nin bulunduğu Esentepe başta olmak üzere Çanakkale'nin, Türkiye'de en çok toz alan bir il olduğunu, evin içerisindeki eşyaların üzerini her gün silmek gerektiğini, aksi halde birkaç gün içerisinde eşyaların üzerinin oldukça kalın bir toz tabakası ile kaplanmış olacağını söylüyor. Boğazın esen bir havası olduğunu, boğazdaki hava akımının oldukça yüksek olduğunu biliyordum ama bu tozlanmayı ilk kez duyuyorum.

TRUVA (TROYA)

Kahvaltıdan sonra Cem, Sevda ve ben feribottan indiğimiz yere yakın bir yerde aracı park ederek merkezi gezmeye başladık.

İlk gördüğümüz, Çanakkale denilince ilk akla gelenlerden Troya (Truva) Savaşları'nın simgesi devasa Truva Atı. Çelik ve fiberglastan yapılmış bu heykel, 2004 yılında çevrilen “Truva” filminde kullanılmış, filmin çekimi bitince satın alınarak buraya konulmuş. Yakınında, bir camekan içerisinde, Truva'nın bulunduğu tepeyi ve kentin sınırlarını orijinal haliyle betimleyen bir maket var. Cahilliğimden ya da “Unutkanlık, insan halidir” denir ya o nedenle olsa gerekir, Troya'nın Ezine İlçesi sınırları içerisinde, 1972 yılı ilk ayında bir grup arkadaşımla stajyer öğretmenlik yaptığım Geyikli kasabası (beldesi) yakınlarında bir yer olduğunu bilmiyordum; Cem söyleyince, öğrenmiş oldum.

ÇANAKKALE SAAT KULESİ, YALI HANI

Feribotların yanaşıp yolcu indirdiği iskelenin önünden geçtik, Çanakkale Saat Kulesi'nin önüne geldik; 1969-1972 yılları arasında Gökçeada Öğretmen Okulu'nda okurken gelip gitmelerimden anımsadıklarım arasında bu kule de var. Bazı kaynaklara göre Çanakkale Konsolosu ve tüccar İtalyan Vitalis Gaptiorele'nin finansmanıyla sancakbeyi Cemil Paşa tarafından 1896'da yaptırıldığı söylenen kule, 20 m yüksekliğinde ve 5 katlıymış.

Saat kulesinin biraz ilerisinde, sokağın sağ tarafında bugün kafe-bar olarak kullanılan Yalı Hanı'na uğradık. Yalı Hanı, Çanakkale'nin tek hanıymış. 1887 yılında inşa edilmiş. Zamanında alt kattaki bazı odalar ahır, üst katlar otel odası olarak kullanılmış. 1980 ve 1997 yılında iki kez restore edilmiş. Avlusunda, mor salkımları olan ve dallarıyla avlunun bir kısmına gölgelik oluşturan bir ağaç var. Cem, bunun ağaç değil, çok yaşlı olması nedeniyle ağaçlaşmış bir sarmaşık türü olduğunu söyledi. Çanakkale'nin sanatçı, yazar, aydın ya da bir başka deyişle her yaştan entelektüel kesimi ve onların misafirleri, buraya mutlaka uğrayıp bir şeyler içermiş. Bizim neyimiz eksik? Bizim onlardan fazlamız vardır ama eksiğimiz yoktur. Biz de bir beş dakika oturup bir şeyler içtik ve çıktık.

ÇANAKKALE DENİZ MÜZESİ

Devam ettik. Çimenlik Kalesi'nin de içerisinde olduğu Çanakkale Deniz Müzesi'ni gezeceğiz.

1915 Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları hakkında bilgilendirmek için kurulmuş askeri müze sahasına girdikten sonra Çimenlik (Kalesi) Parkı'nda büyük çoğunluğu top olmak üzere Çanakkale Savaşı'nda kullanılan birçok silahı gördük ve Çimenlik Kalesi'nin iç bölümüne geçtik.

Kale-i Sultaniye olarak da anılan Çimenlik Kalesi, Çanakkale Boğazı'nın en dar olduğu yerde, Avrupa yakasındaki Kilitbahir Kalesi (Kilidü'l-bahr) ile aynı zaman diliminde, 1461-62 yılları arasında Fatih Sultan Mehmet tarafından boğazın güvenliğini sağlamak amacıyla yaptırılmış. Kale, 1915 Çanakkale Savaşları sırasında Merkez Savunma Grubu'nun sevk ve idare merkezi olmuş.

Bugün bile oldukça görkemli bir görünüme sahip olan kalenin iç kısımlarını, bir bölümünde ziyaretçilere sinevizyon gösterimi de yapılan tabyaları, Çanakkale Savaşlarında savaşan ülkelerin askerlerine ait olup da sonrasında bulunmuş ya da farklı biçimlerde iletilmiş silah dahil her türlü objeyi gezip gördükten sonra, ziyaretçilerin ziyareti için demirlemiş konumdaki TCG Uluçalireis S-338 Denizaltısını ve TCG Nusret Gemisi'ni görmeye gittik.

1944 yılında Amerika'da inşa edilen, 1971 yılında Deniz Kuvvetlerine katılan Uluçalireis Denizaltısı ile Çanakkale Savaşlarında çok kritik görevler yapan Nusret Mayın Gemisi'nin birebir kopyası olarak yapılıp 2010 yılında denize indirilen ve yüzer müze olarak hizmet veren TCG Nusret Gemisi yan yana idi. Sevda ile sırasıyla ikisini de gezip gördük.

SARI ÇAY VE ROMANLAR

Müze sahasındaki çay bahçesinde bir şeyler içtikten sonra müze sahasından çıktık ve müzenin yakınındaki Fatih Camii tarafına yürüdük. Kalenin inşaatı sırasında yaptırılan ve “Büyük Cami” olarak da adlandırılan cami, bugüne kadar birkaç kez onarımdan geçmiş.

Çimenlik Kalesi'nin kurulduğu alan, bugün İnternette karşımıza “Çanakkale Çayı” olarak çıkan ama Çanakkalelilerin bugün bile “Sarı Çay” olarak adlandırdıkları çayın deniz ile buluştuğu yerdeki düzlük alanmış. Cem'in anlatımına göre, Çimenlik ve Kilitbahir Kalelerinin yapımında çalışmak üzere Romanlar getirilip Sarı Çay'ın bu bölümüne yerleştirilmiş; kalelerin yapımında çalışan asıl insan gücünü onlar oluşturmuş. Bu nedenle, Sarı Çay'ın bu bölgesi Romanların yoğun olarak yerleşik oldukları bir bölge ola gelmiş. Son yıllarda ise, “kentsel dönüşüm” adı altında Romanlar bu bölgeden bir biçimde uzaklaştırılmaya başlanmış; 3 katlı binaların yapımına izin verilmiş. Sarı Çay'ın bu bölgesi, şimdilerde Çanakkale'nin en revaçta ve rantı en yüksek bölgelerinden birisi imiş. İstanbul, Ankara, İzmir, Çanakkale, Marmaris ya da Datça... nerede olursa olsun eğer yoksulsan ve üstelik örgütsüzsen ister Roman, ister Kürt, ister Türk ol hiç fark etmez, varlıklılar ve onların istemlerini “emir” kabul eden yerel ve merkezi yönetimdekiler bir biçimde seni onlarca, hatta yüzlerce yıldır yaşayıp geldiğin yerden öteye sürüp çıkarırlar; öz yurdunda garip, öz yurdunda parya olursun!

AYNALI ÇARŞI

Hava çok sıcak ve bu sıcaklık, yorgunluğu artırıyor. Sevda, yorulduğunu söylüyor. “Tamam, Aynalı Çarşı'yı kısaca da olsa gezip dolaşalım ve sonlandıralım.” diyoruz.

1969 yılında parasız yatılı öğrenci olarak kaydımı yaptırmak için Gökçeada (İmroz) Öğretmen Okulu'na giderken, rahmetli babam Musa Erdal benimle gelmişti. 1972 yılında Kuzu Limanı faaliyete geçtikten sonra bile Gökçeada'ya haftada iki kez yolcu gemisi uğrardı; İstanbul'dan kalkan yolcu gemisi gece yarısından sonra Çanakkale'ye gelir, yolcuları alır ve sabaha karşı Kale Köyü açıklarında demirler, Kale Köy Limanından kalkan balıkçı tekneleri gelir yolcuları alır ve karaya bırakırlardı. Bu nedenle, Gökçeada'ya gidecek yolcular İstanbul'dan kalkan gemi gelinceye kadar Çanakkale içerisinde vakit geçirirlerdi. 1969-1970 öğretim yılı başlamadan hemen önce babam ile Çanakkale'ye adım attığımızda, babam adı Çanakkale Türküsünde geçen çarşıyı merak etmiş ve beni alıp çarşıya götürmüştü.

Çanakkale'nin ünlü Çanakkale Türküsünde de adı geçen Aynalı Çarşı, çok özet olarak, 1890 yılında şehrin Musevi cemaatinin ileri gelenlerinden Eliyau Hallio tarafından yaptırılıyor. Çarşının asıl adı “Passage Hallio” ama girişte, her iki tarafında bulunan aynalardan dolayı halk arasında “Aynalı Çarşı” olarak anılıyor ve ünleniyor. Çarşı, Gelibolu Savaşları zamanında bombalanıyor ve yangınlarla yıkıntı haline geliyor. İşgal süresince İngilizler, çarşıyı atların barınağı “ahır” olarak kullanıyorlar. 1967 yılında Sadi Fenercigil'in Çanakkale Belediye Başkanlığı (1963-1968) döneminde bugünkü halini alıyor.

Cem, Aynalı Çarşı'nın aslında yan sokaklarıyla, yan sokaklarındaki avlularıyla bir bütün olduğunu söylüyor. Çarşı, bir ticaret merkezine dönüşmüş olması nedeniyle bugün bu bütünlüklü havasının çok uzağında bir görünüme sahip. Bizim gezip gördüğümüz çarşının, adı dışında hiçbir özelliği yoktu; bütün dükkânlarında her yerde bulunabilecek benzer ürünlerin satıldığı sıradan bir ticaret merkezi görünümündeydi. Adı nedeniyle çok ünlü olan Aynalı Çarşı, mülkün sahibi konumundaki Çanakkale Belediyesi tarafından bir kültür merkezi olarak yeniden düzenlenebilse ciddi bir çekim merkezi olurdu. Şu haliyle böyle olabilmesi hiç olası görünmüyor.

(Devam edecek)

 




Bu haber 908 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TOPLUM Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI