|
Tweet | Tarih: 02-08-2025 21:06 |
MEHMET ERDAL
(Üçüncü Bölüm)
Evde, Suat'ın eşi Çiçek ile tanıştık ve biraz soluklandık. Trakya'yı gezme nedenlerimiz üzerine konuştuk. Trakya'yı farklı açılardan da tanıyan Mustafa, “Kuzeyde, Karadeniz kıyısında İğneada ve Langoz Ormanları da var ama ben size Enez'in Saroz kıyılarını öneririm.” dedi. Bir yerleşim yeri adı söyledi. İbrahim hocanın cenazesi nedeniyle programda değişiklik yaptığımızı, Edirne'yi de gezdikten sonra Enez'e dönüp, o bölgeyi de bir güzel gezip göreceğimizi söyledik.
Kırklareli'ni, özellikle eski Kırklareli'ni gezip görmek için evden çıktık.
Araçlarımızı, uygun bulduğumuz yerlere park ettik. Suat, eşi Çiçek, Sevda ve ben araçtan inip aşağı doğru (Yayla Caddesi) biraz yürüdük. Yolun kıyısında, zurna çalan bir erkek heykeliyle karşılaştık.
Suat, gazeteci ve bizi de tanıyor; neleri merak ettiğimizi biliyor. “Bu kim?” diye sormadan anlatmaya başladı.
ZURNACI “KARA” HÜSEYİN
Heykelini gördüğümüz Zurnacı Kara Hüseyin, 1998 yılında ölmüş. Gelmiş geçmiş en ünlü zurnacılardanmış. Sağlığında, çok güzel çalarmış. Öyle ki çalarken zevk alır, zevkle çalarmış. O çalarken oynayan kişi güzel oynadığı zaman, aşka gelirmiş. “Trakya” denilince benim aklıma ilk “göçmenler” gelir, o nedenle “Göçmenlerden mi?” diye soruyorum. Romanmış. Adı üstünde Kara Hüseyin'miş, namı kara oluşundan geliyormuş; gerçek adı, Hüseyin Ihnalı. Suat, “Davul, zurna işi Romanlardadır.” diyor. Ünlü perküsyon sanatçısı ve oyuncu Burhan Öçal'ın da Kırklarelili olduğunu söylüyor. 1994 yılında Batman Çevrimova'da öğretmenlik yaparken PKK tarafından kaçırılan ve kurşuna dizilerek öldürülen Devrimci Yolcu abisi Adnan Tunca, çok iyi folklor oynarmış ve zurnacı Kara Hüseyin, zamanında ona da çalmış. (İnternette Kara Hüseyin ile ilgili paylaşımlarda, heykelin dikildiği alanın İnci Parkı olduğu yazıyor.)
Edirne'de de meşhur Deli Selim varmış. Deli Selim, klarnetçiymiş. Dünya çapında bir klarnetçiymiş. O da ölmüş. (İnternetteki bilgilere göre 1995 yılında ölen Deli Selim'in gerçek adı Selim Kızılcıklılar. Babası da klarnetçi.) “Ayılana gazoz, bayılana limon”undan “ooo mastika”sına kadar pek çok Roman şarkılarının bestecisi Deli Selimmiş. Zenginlere çalmayı sevmezmiş. Zengin birisi çağırdığında, kaçarmış. Birilerinin gece saat 23.00-24.00'te Roman Mahallesine gelmesinden, o çalarken Romanların oynamasından çok mutlu olurmuş; böylesine çılgın bir yanı varmış. Parayla işi yokmuş. Kafayı çekecek, klarnetini alacak, gece Roman Mahallesine çıkacak ve orada komşularıyla birlikte döktürecekmiş. İstek parça olmaz ise çalmazmış. O, böyle bir yaşamdan mutlu olurmuş. “Deli Selim'in üstüne klarnetçi yoktu. O, öyle bir üstattı.” diyor.
Kara Hüseyin Heykeli'nin biraz ilerisinde, sol tarafta, içerisinde ağaç olan küçük bir meydan, Kara Hüseyin'in heykelinin bulunduğu sağ tarafta bir cami, camiden sonra Kara Umur Bey Caddesi, caddeden sonra hamam ve hamamın alt tarafında bedesten (Arasta/çarşı) var. O tarafa yöneliyoruz. Salim ile Mustafa (Taşkıran) aracı park ettikleri yerden bize doğru geliyorlar.
“HERGELE” MEYDANI
Caminin önündeki tarihi çeşmeyi (Alman Çeşmesi) arkamıza alarak yüzümüz bedestene ve meydana dönük durumda Mustafa'nın (Taşkıran) verdiği bilgilere göre Ondördüncü Yüzyılda Köse Mihalzade Hızır Bey tarafından yaptırılan arkamızdaki Hızır Bey Camii, sağ yanımızdaki Hamam ve Bedesten (Arasta/çarşı), gerçekte bir bütünün (külliyenin) parçalarıymış. Hamam kapalı, bedesten ise çalışıyormuş.
Yüzümüzü döndüğümüz meydan, bugün “Cumhuriyet Meydanı” olarak bilinse de halk arasındaki adı (Tarihi) “Hergele Meydanı” imiş. “Neden 'Hergele Meydanı' deniliyor?” diye soruyorum. “Buralarda atlar dolaşıyormuş, sanırım ondan” diye açıklama yapıyor, Suat. Sevda, “Argoya nasıl girmiş?” diye soruyor. Bilemiyoruz. (İnternette yer alan bilgilere göre, ülkemizde örneğin İstanbul, Ankara... gibi birden çok yerde “Hergele Meydanı” var. “Hergele”, binek hayvanlarıyla, daha çok atlarla ilgili bir sözcükmüş. “Hergele Meydanı”nın anlamı, “Atların bağlandığı, satıldığı, yük taşıma işlerinin yapıldığı yer” ya da “Daha bineğe veya yük taşımaya alıştırılmamış at ya da eşek sürüsü” anlamına geliyormuş.” Argoda, “Hergele” sözcüğü “görgüsüz, terbiyeden, erdemden yoksun ve serseri kişiliği” anlatmak için kullanılıyormuş.)
Biz konuşurken, yanımıza bir elinde bir kitap, diğer elinde bir torba olan yaşlıca birisi yaklaşıyor. Suat, tanıyor. Emekli tarih öğretmeniymiş. Adı, Selahattin Demiraco. İlgimi çekiyor. Birkaç kelime konuşuyoruz. Hocamız, bencileyin çok sık yazar ama yazdıklarını da bir biçimde pazarlarmış. Yazdıklarını kastederek, “Bunlarda çok büyük emek var” diyor. İki kitabını satın alıyoruz. Hoca, torbadan başka kitaplarını da çıkarmak istiyor, “Tamam. Bunlar yeter.” dedim.
Oradan ayrılmadan, bedestenin içine girip dolaşmaya başladık; çok büyük değil. Tavan desenleri çok güzel. Suat “Burası, geçmişte Kırklareli'nin küçük esnaf çarşısıydı. Burada iğneden ipliğe, kınaya, baharata kadar her şeyi satan en az 30-40 esnaf küçücük tezgâhlarında içiçe satış yaparlardı. Birkaç yıl önce burası ihaleye çıkarılarak kiralandı; bir esnaf, bütün dükkânları kiraladı.” dedi. Çalışan olduğunu düşündüğüm birkaç genç ayakta idiler. Birisi “Buyurun” dedi. Herhangi bir şey almadan dolaşıp çıktık.
YAYLA MAHALLESİ
Külliyenin bulunduğu yer, Karakaş Mahallesiymiş. Bizim nereleri görmek istediğimizi bildiklerinden, caminin bir yanındaki Yayla caddesini takip ederek Yayla Mahallesinin içerisine doğru yürümeye başladık. Bugün kafe-bar gibi bir işlevi olan tarihi Papazın Evi'nden başlayarak orijinal hali korunarak restore edilmiş sağlı sollu tarihi binaları, örneğin Kırklareli Valiliği İl Özel İdaresi Kültür ve Sanat Evi'ni, Celepoğlu Konağı'nı, Atatürk'ün doğduğu Selanik'teki evin birebir aynısı olarak yapılan evi, Konak Oteli'ni, Ali Rıza Efendi Kültür Evi'ni, Trakya Kalkınma Ajansı Kırklareli Yatırım Destek Ofisi'ni ve daha başka tarihi binaları cadde boyunca görerek ve üzerlerine konuşarak yukarıya doğru yürüdük. Gördüklerim, bana Ödemiş/Birgi'yi anımsattı. “Kırklareli'nin bu kısmı, kültür ve tarih turizmi için çok revaçta bir yer olabilir.” diye düşündüm.
Yürürken, bazı Roman kadın ve erkekler vatandaşların yukarıdan aşağıya doğru yürüyerek geldiklerini, bir köşe başında Roman bir erkeğin çöp bidonunu karıştırdığını, bulabildiği karton vb. geri dönüşüm maddelerini yanındaki beyaz renkli harala (büyük çuval) doldurduğunu gördük.
Cephesinde “Her şey sonunda bir kitaba varmak içindir” yazan kitapevini, İngilizce I Love You ifadesinden esinlenerek cephesinde büyük puntolarla Pİ'LAV YOU yazan yeme içme yerini gördükten sonra Yayla Parkı'nda mola verdik. İçerisinde çay ocağı da bulunan park ağaçlık, serin ve çok güzel bir yerdi. Suat ile Mustafa, Kırklareli'nin aşağı kesimlerinde bu tür çay bahçelerinden çok sayıda olduğunu söylediler. Kırklareli Üniversitesi'nin 25.000 öğrencisi varmış ve bu öğrenciler Kırklareli'ne canlılık getiriyorlarmış.
“KARAGÖZ” BİZİM!
Geleneksel gölge oyunumuzun iki kahramanından birisi olan Karagöz'ün Kırklarelili olduğunu bilmiyordum; Suat, “Karagöz, Kırklarelilidir.” diyor. Karagöz Heykeli'nin altındaki kitabede yazılanlara göre Evliya Çelebi de Karagöz için “Karagöz, Kırklareli'nde söz sahibi, tanınmış bir kişi idi. Adına Sofyozlu Bali Çelebi derlerdi. Kambur Ahmet Efendi olarak da bilinirdi. Zeki, kibar, sözü geçen, sanaatkar bir halk adamı idi. Türk Gölge Oyununa adını verdi. 13. Yüzyılın sonu ile 14. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı.” diyor.
Suat, gölge oyununda Karagöz'ün karşısındaki Hacivat'ın “Medreseli, okumuş, eğitimli, bizim bugün 'Aydın' dediğimiz kişiler gibi o dönemin aydınlarından ama medrese eğitimi almış, efendi, çok efendi”, Karagöz'ün ise “Romanlardan bir halk çocuğu, okuma yazması olmayan halkımızdan birisi” olduğunu söylüyor. “Onun için” diyor “Hacivat konuşurken mesela, her şeyi kibarca anlatır Karagöz'e, Karagöz ise Hacivat'ın ne dediğini anlamaz. Çünkü, Hacivat'ın söylediklerini anlamaya eğitimi yetmez. Hacivat, toplumun üst tabakasını ve sarayı temsil eder, onların dilini konuşur, dili ağdalı bir Osmanlıca'dır, Karagöz, halk dilini konuşur. İkisinin arasındaki kopukluk, ikisinin arasındaki anlaşamamazlık mesaj olarak verilir oyunda. Saray, halktan kopuktur. Sarayın söylediğini, halk anlamaz. Karagöz, Hacivat'ın söylediğini anlamayınca sinirlenir; ikide bir Hacivat'a kafa atar. 'Al sana Hacivat, al sana Hacivat' der. Bu, aslında halkın sarayı dövmesidir. Halkın, saraya kızgınlığıdır. Asılmalarının gerekçesi olarak, işçileri güldürmeleri, bu nedenle işçilerin çalışmayı, haliyle Bursa'daki cami inşaatını yavaşlatılmaları söylenir ama aslında asılmalarının gerekçesi, sarayı eleştirmeleridir. Bu nedenle biz onlara 'Osmanlı'da ilk mizah şehitleri' diyoruz. Kısacası, Karagöz, bizim Karagözümüzdür.”
KOCAUSTALAR
Aktif gazetecilik yaptığı zaman diliminde özellikle Özal zamanında yaşanan Bulgaristan'daki Türklerin Türkiye'ye göçü ve bazılarının geri dönüşleriyle ilgili anlattığı çok ilginç anıları da var Suat'ın ama ortaöğrenim zamanlarına ilişkin anlattığı bir anısı var ki bu bölümde onu mutlaka yazmalıyım.
Yayla Parkı'ndan çıkıp araçlarımıza doğru giderken Suat, Kara Umur Bey Caddesi üzerinde bir penceresinde “KOCAUSTALAR 1930” yazan, o an kapalı küçük bir dükkanın önünde durdu ve anlatmaya başladı: Ortaokul ya da lisede okumak için köylerden gelen, yurtlarda değil öğrenci evlerinde 10 kişi, 15 kişi doluşarak rezil rüsva yaşayan öğrenciler, paraları yetmeyip de yemek yapamayınca aç kalırlar; anne yok, baba yok, ulaşım yok. Ne yapsınlar? İşkembe çorba, pilav, kuru fasulye... yemeği yapıp satan buraya gelirlermiş. “Her gün değil ama arada bir.” diyor. Çünkü, babaları çocuklarını önceden uyarır, “Her gün gitmeyin. Kaldıramam. Haftada bir-iki gün, çok mecbur kalırsanız gidin.” diye tembihlermiş. Çocuklar da babalarına çok masraf çıkmasın diye, yemek yemeye geldiklerinde “Az pilav”, “Az çorba”... isterlermiş. İş yeri sahibi usta öğrencilerin neden öyle söylediklerini bildiğinden, “az” değil, dolu dolu verirmiş istenilenleri. İstenilen yemeğin yanında verilen ekmeğin sınırı yok, sepet doluymuş. Öğrenciler, karnını doyurur, gidermiş.
Aradan 40 yıla yakın bir zaman geçmiş. Suat, bir gün aynı iş yerine uğramış. Gördüğü gencin gözü filan çocukluk yıllarından aklında kalan ustaya çok benziyormuş. “Sen, Kocaustanın oğlu musun?” demiş. “Evet” demiş soru sorduğu kişi. Usta, rahmetli olmuş. “Dedim ki 'Senin babanın bizde emeği çoktur. Biz az çorba, az kuru fasulye istedik, o bize hep tam, ekmeği ise bol verdi. Deftere, hep az üzerinden yazdı. Baban, Kırklareli'nin bütün köylerinden gelen tanıdığı tanımadığı her öğrenciye kredi açtı. Ne kadar paranız batmış olabilir?' Bana 'Bir kuruşun battığını, bir kör kuruşun kaldığını sanmıyorum.' dedi. 'Çünkü, o zamanlar insanlar kimse bilmese bile kendisi borcu olduğunu bildiğinden uyuyamaz, kayda kuyda bakmaksızın o borcu bir namus borcu bilir, kendisiyle cebelleşir, ne yapar eder, gerektiğinde hayvanını satar gelir, borcunu öderdi. Herhangi bir belgenin olması gerekmezdi.' dedi.
İnsanlarda, o zamanlar öyle bir anlayış vardı. Kırklareli'de öğrencilik yapıp da Kocaustadan yazdırarak çorba içmeyen kimse hemen hemen hiç yok gibidir. Gerçekten herkes borcunu ödemiş ki babası oğluna böyle bir borçtan hiç söz etmemiş. Biz Kocaustaya güvenirdik. O hiç fazla yazmazdı. Az yazar ama çok yazmazdı. Usta vatandaşa, vatandaş Kocaustaya güvenirdi. Ortada karşılıklı bir güven ilişkisi vardı. Şimdi insan karşıdakinin verdiği paraya bile güvenemiyor, sahte mi değil mi diye iyice inceliyor. Aldığı malın taklit ya da tağşiş olup olmadığından emim olamıyor. Kimsenin kimseye zerre güveni yok. O dönem ülkemizde kapitalizm bugünkü kadar gelişmemişti. Kapitalizmde geldiğimiz nokta burasıdır. Kapitalizm ahlakı bırak, insanlık diye bir şey bırakmıyor.”
İSTASYON CADDESİ VE SABAHATTİN ALİ HEYKELİ
Son olarak, Tren İstasyonu'nun tam karşısında yer alan İstasyon Caddesi'ne gittik. Suat, Yayla Parkı'nda otururken, “İstasyon Caddesi'nde de bu tür çay bahçeleri var. İstasyon Caddesi çift şeritli bir yoldur. Araç trafiğine kapalıdır. Sadece yayalar gider, gelirler. Yayalar da tıpkı araç trafiği gibi aynı istikametten gider ve gelirler. Genç kızlar ve delikanlılar, ergenliklerinde o caddeye çıkıp aşklarını ilk kez o caddede yaşarlar. Kırklareli'de anket yapılsın, evlilerin %80'i ilk orada tanışmışlardır. O caddeye gidildiğinde, hala o duyguları depreşir. Edirne'nin Saraçlar Caddesi de aynıdır.” demişti.
Caddenin giriş kısmına yakın bir yerde Sabahattin Ali'nin Heykeli var. Sabahattin Ali, Bulgaristan Gümülcine, Eğridere doğumlu. 1948 yılında, 41 yaşında iken Kırklareli'nin Bulgaristan sınırına yakın Sazara (yeni adı Çukurpınar) köyü civarında öldürülen ünlü bir yazarımız. Sol siyasi mahkumların cezaevlerinde iken en çok okudukları şiirlerden (ve türkülerden) birisi, onun “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” şiiridir. Kitap okumayı sevenler, onun yazdığı bir kitabı mutlaka okumuştur.
İstasyon Caddesi 800 m uzunluğundaymış. Akşam karanlığı daha bastırmamıştı, cadde oldukça kalabalıktı. “Burası ailelerin pek gelmediği bir caddedir. Gençler buradaki kafelerde tanışırlar. Oturanlara bak, hep gençtir. Gençler, buralarda çay, kahve içerler. Sosyalleşirler. Saat 21.00-22.00'den sonra oturulacak yer bulunmaz. Her yer dolu olur. İş yerleri iyi çalışır.” dedi. İstasyon Caddesi, bildi bileli hiç bozulmadan devam edip gelmiş.
Caddenin sağ tarafında ve girişe yakın bir yerdeki geniş bir çay behçesine gidip topluca bir masa çevresinde sandalyelere oturuyoruz. Kırklareli'nin gezilip görülecek yerleri bitmedi ama biz yarın sabah Edirne'ye doğru yola çıkacağız.
(Devam edecek)