|
Tweet | Tarih: 16-08-2025 17:34 |
MEHMET ERDAL
(Onuncu bölüm)
MAKEDONYA'DAN (Muşansa/İştip) TÜRKİYE'YE (Hayrabolu)
Uzun bir hikayenin ya da romanın konusu da olabilir ama bu notlar çerçevesinde çok özet olarak şu kadarını yazabiliyorum: Sevda'nın (babasının babası) Musa dedesi 1928-29'larda Muşansa'dan (bugünkü Kuzey Makedonya'da Köprülü/Veles sınırları içerisinde kalan eski bir yerleşim yeri) Hayrabolu'ya gelip yerleşiyor, sonra onu babaannesi Gülbeyaz, halası Asiye, halası Ramize, amcası Şahin, babası İbrahim, halası Bahriye izliyor; amcası Halil, Hayrabolu'da doğuyor. Sevda'nın babası İbrahim Uzel, bir süre Alpullu Şeker Fabrikası'nda çalışır. Sonra babası İbrahim Uzel, amcası Şahin, halası Ramize ve küçük amcası Halil şimdi çok net olarak “şu” ya da “bu” denilemeyen neden ya da nedenlerle daha önce teyzelerinin gelip yerleştiği Akhisar'a geliyorlar. (Halası Bahriye, küçük yaşta Hayrabolu'da vefat etmiş.) İbrahim Uzel, Tikveş asıllı İstanbul doğumlu Feride Çiçek ile Akhisar'da evleniyor (İlk çocukları Seval, 1946 yılında doğuyor). Şahin ve Halil Uzel'ler de Akhisar'da evleniyorlar. Hayrabolu'da kalmaya devam eden Musa dede, eşi Gülbeyaz'ın ölümünden epey bir süre sonra Akhisar'a geliyor ve 1973 yılında 106 yaşında vefat ediyor. Evine konuk olarak geldiğimiz Sami Atak, Hayrabolu'da evlenen Asiye halanın 8 çocuğunun (Nigar, Neriman, Gülbeyaz, Hamit, Hamdiye, Mehmet, Bahriye, Sami) en küçüğü; annesi, Sami bir yaşında iken vefat etmiş.
Sami ve eşi Ayşe Hanım, Sami'nin anne tarafından akrabalarını görmek için farklı zamanlarda Akhisar'a gelip gittiklerinden, önceden görüşmüşlüğümüz var; İzmir Kemalpaşa'da yaşayan kızları Nilay, eşi ve küçük çocuğu ile gezmek için Datça'ya geldiklerinde, görüşmüştük. Diğer kızları Gülay ve Tülay ile yüz yüze hiç görüşemedik. Sevda ve ben, Hayrabolu'ya ilk kez geliyoruz.
ONURLANDIRAN KARŞILAMA
Misafirlikte ilk temas, çok önemli. Sami'nin, öyle bir “Hoş geldiniz enişte. Hoş geldiniz Sevda.” deyişi var ki öyle böyle değil, çok içten, çok sıcak. Evleri, ikinci katta. Eve çıktık. Eşi Ayşe Hanım, mutfakta halka şeklinde pişiler (simit pişi) pişiriyor. Akhisar'da bu pişiler, genelde dini bayram öncesi günlerde, aileden birisinin ölüm yıl dönümünde, bir dilek gerçekleştiğinde, doğum sonrasında vb... hallerde “hayır” amaçlı pişirildiği için Sevda, “Hayırdır, bu pişiler ne için?” dedi. Ayşe Hanım, “Tabii ki misafirlerimiz için, misafirlerimiz ile birlikte yiyeceğiz.” dedi. Sevda, yağda kızartılmış şeyler yiyemediğini söyleyince, tavadan ilk çıkanları onun için ayırdı. Sami'nin ilk andaki yaklaşımı ve Ayşe hanımın bu hazırlığı, bu yanıtı bizim için çok onurlandırıcı.
Sevda, mutfakta Ayşe hanıma yardım ederken, Sami ile ben karşılıklı oturduk, sohbet ettik.
Sami ve eşi, tarım işi ile uğraşıyorlar. Yıllar önce, şimdi evlerinin olduğu arsayı alıyorlar. Arsaya 3 katlı bu binayı yaptırıyorlar. Karı-koca birlikte çok ama çok çalışarak bugünlere geliyorlar ve hala çalışmaya devam ediyorlar. Bazı dostlarım bana “Çok çalışıyorsun. Artık dur!” dediklerinde, “Çalışmazsam ölürüm.” diyorum. Sami'nin anlattıklarını dinlerken, ”Bizden daha çalışkan olanlar da varmış.” diyorum, içimden. Benim tanıdığım göçmenler, ezici çoğunlukla çok çalışkan, disiplinli çalışan, çok dürüst ve çok tutumlu insanlardı; Sami ve eşi, bu kategoridekilerin en iyilerinden. Sami konuşurken, ben onun konuşmasından “Ahdettim ve başardım” mesajını aldım. 3 kızı da okuyor, üniversiteyi bitiriyor, iş yaşamına atılıyor ve de evleniyorlar.
Bir miktar pişi yedikten sonra, Hayrabolu'yu gezmek için evden çıktık.
HAYRABOLU
Hayrabolu, 1368 yılında Sultan 1. Murad zamanında ikinci ve son kez Roma İmparatorluğu'ndan alınmış bir yerleşim yeri. Sonrasında, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden, özellikle Kayseri ve Sivas dolaylarından seçilen aileler Hayrabolu ve çevresine yerleştiriliyorlar. Hayrabolu'ya gelişimizin asıl nedeni Hayrabolu'yu gezip görmekten daha çok, Sevda'nın baba tarafından akrabalarını ve babasının Türkiye'ye ilk adım attığında kaldığı yerleri görebildiğimiz kadar görebilmekti; bunun için de bir gün zaman ayırabilmiştik.
Ara sokaklardan, gölgeden gölgeden ilerledik. Hava çok sıcak ve sokaklar çok tenha. Bir yere gelince, Sami, sağ tarafındaki kaldırımından aşağı doğru yürüdüğümüz yolun sol tarafında bulunan ve cephesinde UMAR İNŞAAT yazan 5 katlı bir binayı işaret etti; bu binanın üzerinde yükseldiği yer, bir zamanlar Sevda'nın Musa dedesinin büyük bahçeli bir evinin olduğu yermiş. Musa dedesi burayı sattıktan sonra, Akhisar'a geliyor. Sevda'nın, bulunduğumuz yerden o binayı işaret ederken bir fotoğrafını çekiyorum.
Biraz daha ilerledik ve Hayrabolu'nun kapalı pazaryerine vardık. Pazar yerleri, benim özel ilgi alanım; 25 yılı “aktif pazarcılık”, 8 yılı “yardım etme” olmak üzere 33 yılım geçti pazar yerlerinde ve hala oralardan kopmuş değilim.
Pazar yerinde ilk dikkatimi çeken, bütün satıcıların sattıkları ürünlerinin üzerinde müşterinin gözüne batırırcasına duran büyük puntolarla yazılı fiyat etiketleri oldu. Bu, hem Hayrabolu Belediyesi ve Zabıtası, hem de pazarcıları için alkışlanacak bir davranış. Sonra, pazarda çok sayıda, neredeyse her 3 pazarcıdan birisi, belki de daha fazlası kadar Roman satıcı vardı. Roman satıcıların bulunduğu pazar yerlerinde sebze ve meyve fiyatlarının görece düşük olduğuna ilişkin bir kanım var, bu nedenle Hayrabolu Pazaryeri'ndeki fiyatların makul seviyede olmasının bir nedeninin Roman pazarcılar olduğunu düşündüm.
Sebze ve meyve satılan bölümde, Sevda'nın Asiye halasının kızı Gülbeyaz'ın (Günal) ortanca oğlu Selami ile karşılaştık; pazarda satıcıymış. Sevda ile ilk kez karşılaşıyorlardı. Hal hatır sorduktan sonra, topluca aile fotoğraflarını çektim.
Pazaryerini dolaştıktan sonra çıktık. Geldiğimiz yoldan geriye dönmeye başladık. Bir yerde, Çanakkale Savaşlarında İngilizler tarafından yakalanınca “Suyu sizlere getirdim.” diyerek İngilizleri aldatan Hayrabolulu Saka Hüseyin'in anısına dikilen heykeli gördük. Yakınındaki Esinti Parkı'na (Doğanbey Parkı) çıkıp, soğuk bir şeyler içtik.
Cadde boyunca devam ettik. Asiye halanın kızı Gülbeyaz'ın evine uğradık. Gülbeyaz abla rahatsızdı ve yatağında devamlı yatar konumundaydı. Mali müşavir olan küçük oğlunun eşi ile iki kızı da evdeydi. Bir süre sohbet ettik. Sonra, ayrıldık.
Pazaryerine doğru giderken önünden geçtiğimiz ve “Dönüşte Hayrabolu Tatlısı alırız.” dediğimiz tatlıcıya gelirken, bir yaya geçidinde ilginç bir olay oldu: Trafik lambalarının olmadığı yaya geçidine varmıştık ki sağ tarafımızdan gelen 2-3 motosikletçi genç bizleri görünce durdular ve bize “Buyurun” dediler. Şaşırdım. Datça'da bile çokça alışık olmadığımız bu “yayaya saygıyı” Hayrabolu'da bu gençlerden görmek, çok hoş bir şeydi. “Bunu mutlaka yazmalıyım,” dedim.
Eve döndük.
HAYRABOLU GÖLETİ
Akşam hava çok sıcak, Sami “Serinlemek için gölete gidelim” dedi. Hayrabolu-Uzunköprü yolundan biraz gittikten sonra sola döndük, biraz sorunlu olan toprak bir yoldan ilerledik ve karanlıkta çam ağaçlarının arasında masaların ve oturma banklarının olduğu yerde aracımızı park ettik. İndik ve bir masanın iki tarafındaki sabit banklara oturduk.
Işıklandırma olmadığı için ve biz de hazırlıksız geldiğimizden, karanlıkta göz gözü görmüyordu. Cep telefonunu ışığında göletin suyuna kadar yaklaşmaya çalıştık. Sami'nin anlattığına göre, sular epey çekilmişti. Karanlıkta fazlaca oturmayı anlamsız bulduk, kalktık ve eve döndük.
Bir kır düğün salonunda düğün ya da benzeri bir şölen olmalıydı, yüksek sesli müzik bütün Hayrabolu'yu esir almıştı.
Sabah, Tatarlı'ya gitmek üzere uyuduk.
TATARLI KÖYÜ
Sabah kahvaltıda, Tatarlı'ya nasıl gidildiğini, akrabaları nasıl bulabileceğimizi konuşurken, “Siz de gelin. Tatarlı'dan dönüşte sizi Hayrabolu'ya getiri bırakır ve sonra yola devam ederiz.” dedik. Anlaştık.
Hayrabolu-Malkara yolunda biraz gittikten sonra sola döndük. Tatarlı, dönülen o yoldaki ilk köy. Köyün içerisinden geçtik, köy mezarlığının karşı tarafında görece tenha bir yerde bulunan akrabaların evine vardık.
Geldiğimiz ev, Sami'nin rahmetli Hamit (onlar “Hamdi” diyorlar) abisinin evi. Evde, yengesi Necmiye, yeğenleri Saadettin, Saadettin'in eşi Nuray ve Saadettin'in küçüğü Rıfat vardı.
İlk kez karşılaşıyoruz ve ilk kez birbirimize hal hatır soruyoruz. Bir süre sohbet ettik. Sevda, Saadettin'in eşi Nuray ile çok çabuk kaynaştı.
Köydeki tek göçmen ailesiymişler. Çiftçilik ve hayvancılık yapıyorlar. Çiftçilik ve hayvancılık, özellikle ülkemizin bugünkü koşullarında oldukça yorucu işlerden. Hayvancılıkta bazı işleri, köy olarak ortaklaşa kolaylaştırdıklarını söylüyorlar. Karşılıklı olarak, kapılarımızın birbirimize her daim açık olduğunu söyledik.
Kalktık. Karşıdaki mezarlığa geçtik. Mezarlıkta, Sami'nin 22 yaşında at arabasından düşerek ölen ablası Bahriye'nin, 2012 yılında ölen abisi Hamit'in ve 1958 yılında ölen annesi Asiye Atak'ın mezarlarını ziyaret ettik. Sonra, Hayrabolu'ya döndük. Sami'yi ve eşi Ayşe hanımı evlerine bıraktık.
Şimdi, Malkara-Keşan yolundan Çanakkale'ye gidiyoruz. (*)
(*) Bu bölümü yazarken bir-iki noktada netleşmek için bilgisine başvurduğum Sami Atak, Makedonya'dan Türkiye'ye ilk gelindiğinde ilk olarak Hayrabolu'nun Hacılı (Hacıllı) Köyüne (O zamanlar, Susuzmüsellim nahiye, Hacıllı ona bağlı bir köymüş) geldiklerini, daha sonra oradan farklı yerlere dağıldıklarını söyledi. Hayrabolu'da iken öğrenmiş olsaydık bile bilgileri, o yorgunluk ile yine de çok zor giderdik o köyleri görmeye. Artık, başka bir sefere ve daha uzun bir zaman ayırarak...
(Devam edecek)