|
Tweet | Tarih: 12-08-2025 22:37 |
MEHMET ERDAL
(Sekizinci Bölüm)
ENEZ KALESİ
Araçtan inip yüzümü kaleye çevirdiğimde ilk gözüme çarpanlar, kalenin surları ve sol taraftaki, “Surların üzerinde bu minarenin ne işi var?” diye düşünmeme neden olan minare idi. Kaleye girmeden önce kale giriş kapısının sağ tarafındaki panoda yazılı bilgilere göre Enez (Ainos) Kalesi, çok özet olarak, Meriç Nehri'nin Ege Denizi'ne döküldüğü noktada, kıyıdan birkaç yüz metre içerideki bir yamaç üzerinde bulunuyordu. Kale, Bizans askeri mimarisinin geç dönem hisar örneklerine benzemekteydi. Kale, 6. Yüzyılda Doğu Roma İmparatoru Lustinianus tarafından onarılmıştı ve İstanbul'un fethinden üç yıl sonra, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştı.
Kalenin giriş kapısından içeriye girdik ve restore edilmemiş yerlerinden sağ tarafa doğru ilerleyerek, yıkıntıların üzerine çıktık, Ege Denizi'ne doğru baktık; manzara görülmeye değerdi. Salim, “Burası Traklar'ın kalesidir.” dedi. Kaleden biraz uzakta, Meriç'in sağlı sollu her iki tarafında Lagün Gölleri görünüyordu. Ege Denizi ve Saroz Körfezi, daha ilerideymiş. Salim, ufukta görülen adayı işaret ederek, orasının “uyuyan güzel” olarak da anılan Semadirek (Samothraki) Adası olduğunu, benim okuduğum Gökçeada'nın (İmroz) bize göre biraz daha sol tarafta belli belirsiz göründüğünü söyledi. Kalenin sağında, Meriç'ten ötede, Yunanistan sınırları içerisinde ufukta silüeti görünen dağın eteklerinde Dedeağaç (Alexandroupoli) bulunmaktaymış.
Kaleye gelmeden önce yanına kadar gidip gördüğümüz tel örgüler, Meriç Nehri boyunca ilerleyerek, Ege Denizi'ne kadar uzanıyordu. Yunanistan ile Türkiye arasındaki sınırı belirleyen tel örgüler de bu muhteşem manzara içerisinde çok eğreti duruyordu. “Sadece tel örgüler değil, bu sınır olmasa, Yunanistan vatandaşları ve biz kardeşçe, özgürce, dayanışarak, birbirimize gelip giderek, kültürel ilişkiler içerisine girerek yaşasak çok daha iyi olur.” dedim, içimden. Pek çok ülke gibi bizim de komşularımız ile olan ilişkilerimiz, özellikle son yıllarda daha da kötüye gitmişti. Salim, ortaöğrenim çağında girip yüzdüğü Meriç'te şimdi yüzemiyor, Yunanistanlı bir balıkçı ya da esnaf kayığı ya da teknesi ile gelip alış veriş yaparken şimdi gelemiyor ve alış veriş yapamıyordu. Bu sınırlar, komşu ülkeler arasında karşılıklı güven ve dostluk duygularını değil, güvensizlik ve düşmanlık duygularını ifade ediyordu.
Bulunduğumuz yerden, dikkatli adımlarla aşağıya doğru inmeye ve minareyi gördüğümüz kalenin kuzeydoğu kısmına doğru ilerlemeye başladık. Salim, dikkatli olmamızı, kale içerisinde derin kuyular bulunduğunu söyledi. Bu kuyuların ne işe yaradığını sorduk, bilmediğini söyledi. Bu derin kuyular ile ilgili bir bilgi bulabilir miyiz diyerek sağda solda bulunan bilgi panolarına baktık. Yakında gördüğümüz iki panoda da yazılı herhangi bir bilgi yoktu; panoların üzerindeki yazılar yağmurdan, rüzgardan ve güneşten silinmişti. “Bunu da not edelim. Ola ki ilgili birisi yazacaklarımızı okur ve gerekeni yapar.” dedik.
ENEZ AYASOFYA CAMİ-İ ŞERİFİ
Kalenin restore edilmiş bölümlerine doğru ilerledik. Araçtan indikten sonra kaleye baktığım ilk anda bana “eğreti” gelen minarenin bulunduğu yer bugün Enez Ayasofya Cami-i Şerifi olarak anılsa da gerçekte Enez Ayasofya'sı olarak bilinen tarihi bir katedral (piskoposun devamlı olarak bulunduğu kilise) imiş. Katedral, 12. Yüzyılda inşa edilmiş, Enez, 1456 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na geçince minber, mihrap ve minare eklenerek camiye çevrilmiş. Cami, 1965 depremi sonrasında kullanılamaz hale gelince, Temmuz/2016 yılında başlayan çalışmalar sonrası Eylül/2021 tarihinde yeniden ibadete ve ziyarete açılmış. Katedralin görünümü, muhteşemdi.
Kaleyi ziyaret edenler ya da bu notları okuyanlar ne düşünür bilemem, Ayasofya gibi bu katedralin ya da ülkemizde ve dünyada herhangi bir dini mekanın, bir başka dine inanan insanlar tarafından “ganimet” olarak görülüp kendi dini mekanları haline dönüştürülmesi, daha kötüsü yıkılması, yok edilmesi, virane halde bırakılması vb... benim kabul edebileceğim ve savunabileceğim bir yaklaşım olamaz. Bütün dini mekanlar, o dinlere inanan insanların birbirlerine olan saygılarının bir ifadesi olarak orijinal halleriyle korunmalı ya da zaman içerisinde değişen koşullara bağlı olarak hangi işlevi görmesi isteniyorsa, o dine inanan insanlar tarafından dönüştürülmelidir.
Enez Ayasofyası'nın içerisi de görülmeye değer güzellikteydi. Salim, çocukluğunda burasının harabe halinde olduğunu söyledi. Bina, mermer sütunlar üzerinde yükseliyordu. Tanıtımı yapılabilse, burası iç ve dış turizm açısından güçlü bir çekim merkezi olabilirdi. Örneğin, biz Enez'e gelmeden ve hatta bu kaleyi gezip dolaşmaya başlamadan önce, burada böyle muhteşem bir yapının bulunduğundan bihaberdik.
Enez Ayasofyası Cami-i Şerifi'nin bahçesinde dolaştıktan ve bolca fotoğraf çektikten sonra, kaleden ayrıldık.
İHTİYARLAMAYI, EMEKLİ OLMAYI BEKLEMEDEN GİDELİM
Kale kapısının tam karşısında, aracı park ettiğimiz yerin köşesinde portatif WC'ler vardı; içerisi kullanılabilecek ölçüde temizdi, çeşmesinden su akıyordu ve sıvı sabun vardı. Bir turizm kenti olan Datça'da bu konuda da çok dertli olduğumuzdan, böylesi çok ziyaret edilen bir yerde WC'lerin bulunmasını önemsiyorum.
Salim ile Sevda, önden gidiyorlardı. Kaleyi ziyarete başlamadan önce aracı bıraktığımız noktayı geçtikten 5-10 m sonra köşedeki dükkanın içerisine girdiler. Salim tekrar dışarıya çıkıp, “Gel, gel, bak burada ne var?” dedi. Gittim. İçeriye girdim. Kapının karşısına gelecek şekilde dükkanın tam ortasında bir masa, masanın kapı tarafında sırtı kapıya dönük ayakta duran ve başı önündeki masaya eğik bir kadın, bir de onun tam karşısında, sandalyede oturan bir başka kadın, masanın üzerinde bazı kaplar, bir şeyler yapıyorlar. Sandalyede oturan kadının başında, saçlarını örten şeffaf bir başlık var. Sağ taraftaki masaların birisinde Sevda ile Salim sandalyelere oturmuşlar. Dükkanın içerisindeki camekanlarda, raflarda farklı yiyecekler. “Hayırlı işler” dedim. İçimden “Burası bir pastane mi? Raflardaki bu poşetlerin içerisindekiler de ne?” diye kendi kendime sorup dururken, Salim, burasının bir kadın kooperatifi olduğunu söyledi. O zaman masa başındaki iki kadını, dükkan içerisinde ilk anda gördüklerimi bir yere oturtmaya başladım. Dükkanın içerisine daha dikkatlice baktım. Salim ile Sevda'nın yanındaki bir sandalyeye oturdum. Hal hatır sorup, konuşmaya başladık.
Oturan, Arzu Kale, Enezli ve Salim'in tanıdığı bir ailenin geliniymiş. Ayaktaki, Hilal Yılmaz, Lüleburgazlıymış, eşiyle gelip Enez'e yerleşmişler. Salim, bizim Datça'da yaşadığımızı, gezmek için geldiğimizi söyleyince, Hilal hanım, kendilerinin de ilk başlarda Datça'ya gidip yerleşmeyi düşündüklerini ama sonra Enez'e gelip yerleştiklerini ve şimdi çok doğru bir karar vermiş olduklarını gördüklerini söyledi. Enez'e, eşi ile balık tutmaya gelir giderlermiş. “Eşim, Enez'e aşık oldu; Enez, çok farklı ve doğal bir yer. Her şeyi güzel. Bir gün eşim, 'İhtiyarlamayı, emekli olmayı beklemeden gidelim.' dedi; 5-6 yıl önce geldik, yerleştik. Teknemiz var. Tekne ile açılıyoruz, balık tutuyoruz. Yüzüyoruz... Böyle bir hayat sürdürüyoruz. Burada, bu kadın kooperatifimizde de kendi el emeklerimiz olsun, Enez'de yaşayan halkımızın el emekleri olsun ya da Enez dışından gelenlerin el emekleri olsun, hepsini burada değerlendiriyoruz.” dedi. “Enez'in şu anki hali, Datça'nın 90'lı yıllardaki haline çok benziyor. Ben ilk adım attığımda Datça, Enez'in şu anki hali gibiydi, o halini çok sevmiş ve Datça'ya yerleşmeye karar vermiştim. Sonra 2001 yılında 7/24 yaşamaya başladık. Datça bize yeni bir hayat verdi. Zaman içerisinde, özellikle pandemiden sonra çok nüfus aldı, çok hızlı büyüdü ve şimdilerde, özellikle yaz aylarında kalabalıktan, su kesintilerinden... bunalıyoruz. İklim krizi nedeniyle de çok sıcak. 'Yaz aylarında bari biraz uzaklaşalım' diyerek buralara geldik. Enez'de de ciddi bir sivrisinek sorunu var ve bu sorun yöredeki çeltik ekimi nedeniyle öyle kolay kolay bitecek bir soruna da benzemiyor.” dedim. Hilal hanım, Enez'in çok hızlı göç alıp nüfus patlaması yaşamasının önündeki caydırıcı etkenlerden birisi olması nedeniyle sivrisineklerin varlığını “negatif bir etken” olarak görmediğini söyledi. Bu konu çerçevesinde, biraz konuştuk.
KALEVİA, MUTLU ELLER KADIN KOOPERATİFİ
Salim'e, “Kooperatif ile ilgili kısa bir bilgi almak istesem, verirler mi?” diye fısıldadım. Hilal hanım, arka tarafta, kapalı bir yere gitmişti, Arzu hanıma “Arkadaş gazeteci. Kooperatif ile ilgili bir şeyler sormak istiyor.” dedi. Arzu hanım, “Tabii” dedi, “Arkadaşım anlatır size.”
Hilal hanım gelince, “Datça'da, yerel düzeyde haberler yapmaya çalışıyorum. Datça'da da kadınlar pek çok konuda aktifler. Kooperatifiniz ile ilgili birkaç sorum olacak.” dedim. Kabul etti.
Arkadaşı Arzu hanımdan onay aldıktan sonra, kooperatifin 9 kadın girişimci tarafından 2017 yılında kurulduğunu, sonrasında bu sayısının 12'ye çıktığını ama 6 kadın girişimcinin bilfiil çalıştığını söyledi. Bulundukları yer, Enez Belediyesi'nin Enez Kaymakamlığı'nın kullanımına bıraktığı bir yermiş; Enez Kaymakamlığı, bu yeri kooperatife tahsis etmiş. Dükkan, 60 m2 civarında bir yermiş. Burada, Enez'e özgü yöresel tatlar ve üretimler, fazladan Edirne'ye özgü tatlılar da yapıyorlarmış. “Örneğin, Cuma günleri burada memurlara olsun, Enez dışından gelenlere olsun Tavuklu Trakya Mantısı çıkarıyoruz.” diyor. Ürettiklerini ya da Enez'de yaşamını devam ettiren Enezlilerden yardım amacıyla aldıkları ürünleri bu dükkanda perakende satıyorlarmış. Dükkan dışında sadece sahilde Arzu hanımın dükkanının yanında kooperatife tahsis edilen bir konteynır varmış. Cuma günü ve artı, ortak üretim yaptıkları günlerde kooperatifin bütün üyeleri gelip çalışıyormuş, diğer günlerde, bugün olduğu gibi 2 kadın girişimci gelip nöbet tutuyormuş.
Enez Kaymakamlığı'nın tahsis ettiği dükkan dışında hiçbir yerden yardım almıyorlarmış. “Biz yardım alan bir kuruluş değiliz.” diyor. Devletten ya da yurt dışı fon vb. kaynaklardan yardım alıp almamayı düşünüp düşünmediklerini soruyorum. Halihazırda herhangi bir yardım almıyorlarmış. “Biz yurt dışına yönelik bir şeyler yapmak istesek, burası yetersiz.”, yurt dışı bazı fonlara proje sunarak yardım alma konusunu konuşurken “O projelerin tarım amaçlı olması lazım. Biz öyle uygun bir proje bulamadık.”, “Diğer kooperatifler bazı zincir marketlere ürettiklerini veriyorlar, bizim o noktada bazı sıkıntılarımız var.”, devletin bazı zamanlar kadın girişimcilere yönelik olduğunu duyurduğu “geri ödemesiz” kredilerden söz ederken “Bu, biz bunlardan yararlanmayacağız demek değildir. Biz de yararlanacağız ama süreç içerisinde. Şimdilik sadece burayı işletmeye çalışıyoruz.”... gibi söylemleri ise akıllarının bir yerinde bu konunun olduğunu gösteriyor.
Kooperatifin adı, Enez Mutlu Eller Kooperatifi, kısa adı Kalevia imiş. Bulundukları nokta Enez Kalesi'ne yakın bir yer ve burada, zamanında tarihi bir yol varmış, o yolun orijinal adının “via” sını almışlar, Kalevia koymuşlar kooperatifin adını. “Kale yolu” anlamına geliyormuş. (Enez Kalesi'nin önünde ya da civarında tarihi bir yol var mıydı, vardıysa adı neydi, adının sonunda “via” yazıyor muydu bilemiyorum ama İnternetteki bilgilere göre Via, Latince'de “yol, cadde, sokak” anlamına geliyor.)
Kalevia'dan çıkıp, aracımıza bindik. Flamingo Heykeli'nin yanından sağa doksan derecelik bir açı ile dönerek, Enez Sahiline yöneldik.
(Devam edecek)