|
Tweet | Tarih: 02-07-2026 00:18 |
KONUK YAZAR: Alpay Azap /TTB Merkez Konseyi Başkanı
Ankara, birkaç gün sonra önemli bir uluslararası zirveye ev sahipliği yapacak. Dünyanın dikkatini üzerine çekecek toplantının gündeminde güvenlik, savunma ve bölgesel tehditler var. Oysa bu kavramların gölgesinde çoğu zaman görünmez hale gelen başka bir gerçek bulunuyor: Savaşların gerçek yükünü askerler kadar, hatta onlardan çok siviller; en çok da çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve hastalar taşıyor. Bu nedenle savaş, yalnızca siyasetçilerin ve generallerin değil, hekimlerin de söz söylemek zorunda olduğu bir alandır.
Türk Tabipleri Birliği yıllardır aynı cümleyi ısrarla yineliyor: “Savaş bir halk sağlığı sorunudur.” Bu söz, bir slogan değil, hekimliğin en temel bilgisidir. Çünkü savaş; tek tek insanların yaşamını hedef aldığı gibi, toplumların sağlığını da yok eder. Hastaneler yıkılır, sağlık çalışanları öldürülür, aşı programları durur, temiz suya erişim kesilir, salgın hastalıklar yayılır, kronik hastalıkların tedavisi yarım kalır. Göç yollarına düşen milyonlarca insan yalnızca evlerini değil, sağlık hakkını da kaybeder. Ruhsal travmalar ise savaş bittikten çok sonra bile kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder.
Hekimler bunları istatistiklerden önce hastalarının yüzlerinde görürler. Bombanın parçalandığı bedeni de bilirler, savaşın sessiz yaralarını da. Yetersiz beslenmenin büyüyemeyen çocuğunu, ilaç bulamadığı için kaybedilen diyabet hastasını, kanser tedavisi kesintiye uğrayan insanları, doğduğu topraklardan koparılan mültecileri tanırlar. Savaşın etkilerinin cephede değil; poliklinikte, acil serviste, doğumhanede ve yoğun bakımda da sürdüğünü en iyi sağlık çalışanları bilir.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde yaşanan çatışmalar bize aynı gerçeği yeniden yeniden hatırlatıyor. Gazze’de bombalanan hastaneler, öldürülen sağlık çalışanları ve tedaviye ulaşamayan çocuklar… Ukrayna’da zarar gören sağlık altyapısı… Sudan’da çöken sağlık sistemi… Dünyanın neresine bakarsak bakalım, savaşın ilk kurbanlarından biri sağlık hizmetidir. Uluslararası insancıl hukuk, sağlık kuruluşlarının ve sağlık çalışanlarının korunmasını açıkça hükme bağlamış olmasına rağmen, ne yazık ki günümüzün emperyalist saldırganlığı bu kuralları yok saymakta, sağlık kuruluşları ve sağlık hizmetleri açıkça hedef alınmaktadır.
NATO ise kuruluşundan bu yana yalnızca askeri bir ittifak olarak değil, birçok uluslararası çatışmanın tarafı ya da belirleyici aktörü olmuştur. Soğuk Savaş boyunca birçok ülkede antidemokratik darbelerle ilişkisi, 1999’da Yugoslavya’nın bombalanması sırasında sivil altyapının hedef alınması, 2001 sonrasında Afganistan’da yirmi yılı aşan savaşın yüz binlerce insanın yaşamını etkilemesi, 2011’de Libya’ya yönelik askeri müdahalenin ülkeyi uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklemesi, NATO’nun insan hakları ve uluslararası hukuk açısından sabıkalarından yalnızca birkaç tanesidir. Bu süreçlerde milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, yerinden edilmiş, sağlık hizmetlerine erişimini kaybetmiş; hastaneler, okullar ve temel yaşam altyapısı ağır biçimde zarar görmüştür.
Savaşların dışında barış zamanında da silahlanmaya ayrılan kaynaklar, toplumların sağlığından eksiliyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre, 2024 yılında dünya askeri harcamaları 2 trilyon 718 milyar dolara ulaşarak tarihin en yüksek düzeyine çıktı.
Bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 9,4 artan bu harcamalar, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana görülen en büyük yıllık yükselişi oluşturuyor. Aynı dönemde milyonlarca insan temel sağlık hizmetlerine, güvenli içme suyuna, aşılara ve yaşamsal ilaçlara ulaşamıyor. Hep söylediğimiz gibi dünyanın sorunu kaynak yetersizliği değil; kaynakların hangi önceliklere ayrıldığıdır. Bir savaş uçağının maliyetiyle yüzlerce aile sağlığı merkezi kurulabilir. Bir füze sistemine ayrılan bütçeyle binlerce hemşire istihdam edilebilir. Birkaç günlük askeri operasyonun maliyetiyle on binlerce çocuğun aşılanması, yüzlerce kanser hastasının tedavisi ya da deprem bölgesinde yeni hastanelerin yapılması mümkün olabilir. Bu nedenle savaş ekonomisi ile halk sağlığı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Silaha ayrılan her yeni kaynak, çoğu zaman yaşamı koruyacak başka bir hizmetten eksilmektedir.
Hekimlik tam da bu nedenle tarafsız değildir. Hastanın yaşamı söz konusu olduğunda nasıl taraf oluyorsak, yaşamı tehdit eden en büyük toplumsal olgulardan biri olan savaş karşısında da taraf oluruz. Bu tarafgirlik tıp etiğinin gereğidir. Hipokrat’tan bu yana hekimliğin özü yaşamı korumaktır. Yaşamı koruyan bir meslek, yaşamı kitlesel biçimde yok eden savaşları sıradan bir dış politika tercihi gibi değerlendiremez. Tam da bu nedenle savaşı, çatışmayı savunan bir hekim olamaz, olmamalıdır da.
Türk Tabipleri Birliği’nin tarih boyunca savaşlara, işgallere, nükleer silahlara, sağlık kuruluşlarına yönelik saldırılara ve insan hakları ihlallerine karşı söz söylemesinin nedeni de budur. Bu tutum herhangi bir dönemin ya da herhangi bir yönetimin politikası değildir; hekimliğin evrensel değerlerinden beslenen kurumsal bir hafızadır. Çünkü sağlık tek başına sağlık kuruluşlarının iyi çalışması ile sağlanamaz. Sağlık; adaletin, demokrasinin, eşitliğin ve barışın egemen olduğu toplumlarda gelişir.
Bugün Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi vesilesiyle yeniden düşünmemiz gereken soru şudur: İnsanların güvenliği ve refahı daha fazla silahlanarak mı sağlayacak; yoksa daha adil, daha sağlıklı ve daha barışçıl bir dünya kurarak mı?
Hekimler bu sorunun yanıtını uzun zamandır biliyor, bilmekle kalmıyor bunun için mücadele ediyor.