|
Tweet |
MEHMET ERDAL
DATÇA, ARTIK ESKİ DATÇA DEĞİL!
Tatile gelenler ya da tatil yapmak isteyenler açısından hala çok çekici bazı özelliklere sahip ve bu özellikleri nedeniyle de güçlü bir çekim merkezi olmaya devam ediyor Datça ama Datça'yı kendisine mekan edinenler açısından bazı sorunlar, çok can sıkıcı olmaya başladı; iklim krizi nedeniyle yaz aylarında havaların dayanılmaz derecede sıcak olmaya başlaması, çok sık kesilen ve bazen uzun süre gelmeyen sular, arıtmanın yetersiz oluşu nedeniyle de hızla kirlenen deniz, bir türlü önlenemeyen gürültü ve çevre kirliliği, otopark sorunu, yolların bozukluğu, kirada oturanlar açısından kira bedellerinin yüksek oluşu, sahillerin işgali, artan kaçak yapılaşma, hızlı nüfus artışı, merkezi yönetimin bir türlü sonu gelmeyen Datça'yı yağmalama girişimleri...
1994 yılı Eylül ayında Datça'ya ilk adımını atan, ilk gördüğü anda Datça'da yaşamaya karar veren, 2001 yılından beri de 7/24 Datça'da yaşayan birisi olarak birkaç yıldır bu saydığım sorunlar nedeniyle yaz sezonunda, örneğin maksimum 15 Haziran-15 Eylül arasında Datça'dan uzaklaşmayı, eğer mümkün olabilirse bu süreyi Datça dışında daha serin bir yerde geçirmeyi bir olasılık olarak önümüze koyup düşünmeye ve bazı tanıdıkların da düşüncesini alarak yüksek sesle tartışmaya başladık.
“Bu yaz Doğu Karadeniz taraflarına gidelim, oralara dolaşalım.” derken ve onun alt yapısını oluşturmaya çalışırken, 1980 öncesi İzmir'de birlikte yol yürüdüğümüz Salim (Bilgin) arkadaşımızın “Enez'e de bekleriz” paylaşımı üzerine rotayı Trakya'ya çevirdik.
Önce, yakınlardan başlayarak geze geze, gerektiğinde bazı yerlerde bir biçimde bir süre konaklayarak yol almayı düşündük, sonra sondan başlayarak geriye doğru gezerek gelmenin daha gerçekçi olduğu sonucuna vardık.
Salim'e, yola çıkacağımız günü ve saati bildirdik.
“Yol uzun. Aracın yıllık bakımını öne çekip o sorunu da çözelim ve yola öyle çıkalım.” deyip, 16-17 Temmuz günleri Balıkesir'de aracın yıllık bakımını yaptırdık.
Uzun yıllardır Balıkesir'de yaşayan ve işi nedeniyle de bu bölgeyi çok iyi tanıyan akrabamızın yol güzergahı önerilerinden birisinde karar kıldık; 18 Temmuz sabahı Akhisar'dan yola çıktık.
YOL UZUN AMA YENİ YERLER GÖRMEK ÇOK GÜZEL
Akhisar-Balıkesir yolunun Akhisar çıkışında biraz yol gidince yolun sağında sıra sıra kavun tezgahları uzaktan gözümüze batıyor; çok hoş ve çok güzel görüntüler. Hediye olarak yanımıza Kırkağaç Kavununu da almayı düşünüyoruz, “İleride, Gelenbe civarında, yol kıyısında satış yapan üreticilerden alırız.” diyoruz. Sabah 07.00 gibi yola çıktığımızdan Gelenbe civarında tezgahların çoğu örtülü, tezgah sahipleri o saatte evlerinde kahvaltı yapıyor ya da tarlaya eksiklikleri tamamlamaya gitmiş olmalılar. Sağa sola bakınarak yavaş ilerliyoruz. Yolun solunda, tezgahını açmaya çalışan bir satıcıyı görünce aracı sağa yanaştırarak durduk. İkimiz birlikte tezgaha gittik.
Sevda, çocukluğundaki yeşil-sarı renkli ve dilimli Kırkağaç Kavununu arıyor. Satıcı, o kavunun 15-20 gün sonra çıkabileceğini söylüyor. Tezgahta olanlar, Gölmarmara Kavunu imiş. Tadını bilmiyoruz. Güzel olduğunu söylüyor. 3 tane alıyoruz.
Aracın bakımı uzadığından 16-17 Temmuz günleri ikişer kez gidip geldiğimden, yolu bir ölçüde biliyorum. Güzelliğinden söz ediyorum. Trafikte çok araç yok. Sıkıntısız yol alıyoruz.
Balıkesir girişinde, Edremit tarafına dönüyoruz.
Balıkesir-Edremit yolunun Balıkesir çıkışı biraz hayal kırıklığı yaratıyor; sağlı sollu görünen yerlerin kıraç bir görünümü var. İvrindi'den sonra yeşil renk tekrar baskın renk oluyor. Edremit-Altınoluk arası ve Altınoluk çıkışı tipik bir yazlık kent havasında; göz alabildiğine dağ taş bina. Araç ve insan kalabalığı hemen göze çarpıyor.
Sevda, 4 km uzunluğundaki Troya ve 1600 m civarındaki Assos tünelini geçince “Kaz Dağlarını gördük mü?” diye soruyor. “Geçtik” diyorum. “Kaz Dağları'nı başka türlü hayal ediyordum. Hayal kırıklığı yaşadım.” diyor. “Berkay (Sağol) 'Ararsın, bazı yerleri önereceğim. Gidip görün.' dedi. Dönüşte ararız, sorarız ve dolaşırız.” diyorum.
1972 yılı ilk ayında, son sınıfta, 1. yarı yılın sonunda bir grup arkadaşla stajyer öğretmenlik yaptığım Ezine'ye bağlı Geyikli levhasını görünce anılarım canlanıyor; stajyer öğretmenler olarak düzenlediğimiz gecede Cahit Atay'ın Pusuda oyununu oynamanın yanı sıra Şemsi Belli'nin ANAYASO şiirini okuduk diye 2. yarı yıl başı okula dönünce (“Mihri Belli'nin şiirini okumuşsunuz” denilerek) uğradığımız soruşturma, bizi sevgiyle kucaklayan ve bize bir gece lüks ışığında bıldırcın avına götüren Geyiklili esnaf abimiz Oduncu Halil... “Dönüşte, bu bölgeyi gezerken Geyikli'yi mutlaka görmeliyiz” diyorum.
Çanakkale yakınlarında bir dinlenme tesisinde duruyoruz. Boğaz nedeniyle, serin bir hava akımı var, bu hissediliyor. Çanakkale'yi köprüden mi yoksa feribotla mı geçmeliyiz? Enez'e gelip giden Salim'in fikrine ihtiyaç duyuyoruz. Aradık. Hem Salim'in yönlendirmesi hem de “Gelirken feribotu deneriz.” diyerek köprüye yöneldik.
Çanakkale, 1969-1972 arası Gökçeada Öğretmen Okulu'na gelip giderken gördüğüm Çanakkale değil; köprü, köprüye doğru genişlemeyi tetiklemiş görünüyor.
Biz köprüye yönelirken feribotla karşıya geçecek araçlar Lapseki'ye doğru ilerliyorlar. Anılarımda, Çanakkale merkezden Eceabat'a feribotla geçiş olduğundan, buna bir anlam veremiyorum. “Çanakkale'nin içerisinden de feribotla geçiş olduğuna dair bir işareti gördüm. Herhalde bu ikinci geçiş.” diyorum.
Köprüden karşıya geçtik. Yine Salim'in yönlendirmesiyle paralı yoldan değil, parasız yoldan devam etmek için turnikelerden çıktık. Çıkışta, HGS'den 775 TL. kesildiğini gördük.
Enez'e doğru yol alıyoruz.
Gelibolu Yarımadası'nda yolun sağı solu biçilmiş sarı renkli ekin (buğday, arpa) ve yer yer yeşil, kısmen kararmaya yüz tutmuş renkleriyle ayçiçeği tarlaları göz alabildiğince uzanıyor.
Ay çiçeklerinin boyu, solmuş renkleri ve cansız halleri, Gelibolu Yarımadası'nda toprağın kuru ve su sorunu olabileceği kanısını uyandırıyor.
Bazı yerlerde, Çanakkale Savaşı'ndan kalmış olabileceğini düşündüğümüz koruganlar gördük. (Enez'e vardığımızda, Salim bu gördüğümüz koruganların Almanlar tarafından çok sağlam yapıldığını ve savaşta tek çizik almadıklarını söyledi.)
Saros Körfezi'nin uç taraflarından geçerken çok geniş bir alanın nereden başladığını bilemediğimiz bir yangın sonucu yanmış olduğunu gördük; yangın, muhtemelen Saros Körfezi'ne dayanması nedeniyle söndürülmüş idi.
Keşan'a yaklaşınca, Haldun Taner'in yazdığı tiyatro oyunu Keşanlı Ali Destanı'nı anımsadım.
Salim'in tarifi üzerine, Keşan'a varınca ilk köprünün altından, ikinci köprünün üstünden geçerek Enez'e doğru döndük.
Keşan-Enez arasında da Gelibolu Yarımadası ve Keşan'a kadar olan yol boyunca olduğu gibi biçilmiş ekin ve topraktaki su nedeniyle olsa gerek, daha yeşil renkli ve daha canlı ayçiçeği tarlaları, farklı olarak yer yer çeltik tarlaları göze batıyor.
İletişimdeki teknik aksaklıklar nedeniyle Enez'e vardıktan sonra 25 km geriye geldik ve yol kıyısında bizi bekleyen Salim'i alarak köyü Karaincirli'ye vardık.
Köye ilk girişimizde göze batan, bazı elektrik direkleri üzerinde yuva yapmış leylekler oldu. Salim, Karaincirli'nin leyleklerin Mart ayında gelip yavruladıkları ve yavrularını büyüttükten sonra ayrıldıkları köylerden birisi olduğunu söylüyor. “Köyün bu özelliği, bazı kuş meraklılarını bu köye çeker” diyorum.
Salim'in kaldığı yeri merak ediyorduk. Salim'in kaldığı yer, aile mirası. İki bağımsız yapıdan oluşan klasik köy evi. İkisinde de kalınabiliyor. Şehirde yaşamaya alışanlar için görünümleri çok çekici değil ama kalın taş duvarları nedeniyle içerisi serin evler.
Salim, kalacağımız yeri gösterdi. Aracı boşalttık. Yerleştik.
Biraz oturunca, Datça'da her gün sabah yüzmeye alışanlar olarak “Enez'i yarın gezmeye başlarız. Şimdi denize gidelim. Serinleyelim. Deniz yorgunluğumuzu alsın.” dedik. Salim, denizin çok yakın olduğunu ama yorgun olmamız nedeniyle araç ile gitmemizi önerdi. Düştük yola.
Köye ait olduğunu söylediği denize kadar uzanan ağaçlık uzun bir koruluğun yanından giderek ilerledik. Denizi gördüğümüz yerdeki çadırları kastederek, “Bunlar, bazı tarikat üyeleri” dedi. Nereden geldiklerini bilemediği bu kişiler gelip buraya çadır kurup, bir süre burada kalıyor ve denize giriyorlarmış. Jandarma bir-iki kez gelip çadırları toplamalarını söylemiş. Biz çadırları gördüğümüze göre jandarmanın uyarısı sonuçsuz kalıyor demekti.
Saros'u görünce, Sarıgerme'yi anımsadım; denizin kıyısında kumsal bir şerit, göz alabildiğince uzanıyordu. Salim, denizin içerisinde, kıyıdan biraz içeride ayakta duran insanları göstererek deniz kıyısının hemen derinleşmediğini söyledi.
Soyunduk ve denize girdik. Nasıl güzel bir deniz? Pırıl pırıl. Çok yumuşak. Bayıldım. Kumsalda üçerli beşerli insan kümeleri vardı. Salim, bunların bir kısmının Karaincirlili olduğunu söyledi. İsteyen istediği yerde şemsiyesinin altında oturmuş ya da uzanmış güneşleniyor, sohbet ediyor ve istediği zaman istediği yerden denize giriyor. Onlara “Burası özeldir” ya da “Burada oturacaksanız bizden şu kadar yemek içmek zorundasınız.” diyen yok. Merkezi yönetimin MUÇEV üzerinden ya da doğrudan sözleşme yoluyla Datça'da da sahilin işletmeler tarafından işgaline izin veren ya da göz yuman tavrını bilen birisi olarak bu özgürlük bana çok çekici geldi; “Burayı çok sevdim. Buraya bayıldım.” dedim.
Sahil, atılmış plastik şişeler, boş naylon torbalar, bazı çamaşırlar vb. nedeniyle çok temiz değildi; Datça'da da bu görüntülere aşina olan bizler bu kirliliğe şaşırmadık. Bizim halkımız bu konuda pek başarılı değil. Ağzına kadar dolmuş çöp bidonları gördük. Arada bir çöp arabası geliyor ve çöpleri alıp gidiyormuş. Yerlere atılmış çöpleri toplayan var mı diye soruyorum, yokmuş. Muhtara bu konuda iş düşüyor ama onu da bu konuda motive edecek bir sorumluluk lazım.
Eve döndük.
Akşam, otururken, Salim “Karaincirli'de de öğretmenlik yapan İbrahim Şengül hocayı kaybetmişiz. Cenazesi yarın Havsa'nın Necatiye köyünde toprağa verilecekmiş.” dedi. Konuşmasından cenaze törenine gitmek istediğini ama biz varız diye gönlünden geçeni söylemekten çekindiğini anladım. “Tamam. Planı değiştirelim. Yarın cenaze törenine katılalım. Haliyle Kırklareli ve Edirne taraflarını gezmeyi öne, Enez'i dolaşmayı sonraya alalım.” dedim. Anlaştık.
(Devam edecek)