Kendisinden asla kuşku duymadığımız yönümüz, aklımız ve bilgimizdir. Üstün bir akla veya derin bir bilgiye sahip olduğumuzu düşünmesek bile, mevcut olanın bizde yeteri kadar bulunmadığından asla kuşkulanmayız.
Aklımızdan ve bilgimizden memnun olmamızın belki de en önemli nedeni; yaşamımızı devam ettirmek için ne çok büyük bir akla ne de derin bir bilgiye ihtiyaç duymamamız olabileceği gibi, aklın ve bilginin ne olduğuna dair bilgimizin yeterli olmamasıdır.
En basit teknik işleri yapabilen insanın bile kendisini çok akıllı bulduğunu; en anlamsız veriye maruz kalan bir kişinin ise kendisini çok bilgili sandığını görmüşüzdür.
Toplumun çoğunluğunun ortalama bir akla ve bilgiye, yani hayatını başkasına ihtiyaç duymadan devam ettirebilecek bir düzeye sahip olduğu kesin diyebiliriz. Ancak asıl sorun; insanların aklının veya bilgisinin ne düzeyde olduğundan çok, bu sınırları aşma cesaretinde bulunmalarıdır.
On iki yaş akıl ve bilgi seviyesinde olan bu kişilerin, yine kendi seviyesindeki birileriyle ringe çıkması gerekirken; kendilerini dev aynasında görüp "yetişkin ringine" atmaları gerçekten çocukça bir cesaret olsa gerek.
Ortalama bir zekâya sahip olan bir kişi; veriyi enformasyona, enformasyonu da nasıl bilgiye dönüştürmesi gerektiğini öğrenebilir. Ne zaman aklın ve bilginin ne olduğunu, enformasyonu bilgiye nasıl dönüştüreceğimizi kavrarsak; işte o zaman bu kavramların mahiyetini anlarız. Kişi ne başkasının bilgisiyle bilgili olabilir ne de başkasının aklıyla akıllı. Düşünce üretmeden bilgili olmak, bilgi üretmeden ise aklın mahiyetini anlamak mümkün görünmemektedir.
Kişinin kendi seviyesini bilmesi için aklın ve bilginin ne olduğunu bilmesi kaçınılmazdır.
Sahi, nedir bu akıl ve bilgi?