Bugun...


EYLÜL NUR KÜÇÜK

facebook-paylas
Zeytinin Susuzluğu
Tarih: 28-10-2025 14:42:00 Güncelleme: 28-10-2025 14:46:00


 Eski taş evlerin avlularında, yağmur suyunu biriktiren sarnıçlar olurdu. O sarnıcın ağzındaki kova, bir ibadet huşusuyla daldırılırdı suya. O su "ziyan" edilmezdi; çünkü kıymeti görünürdü. Her damlasında gökyüzünün emeği, toprağın sabrı ve yaşam hakkına saygı vardı. O su, bir ihtiyaçtan öte, bir emanetti.

Bizler, o sarnıçların bilgeliğini unuttuk. Musluktan akan suyun ardındaki görünmez emeği, dağlardan gelen o uzun yolculuğu unuttuk. Artık suyu sadece içmiyor; suyu "yiyor", "giyiyor" ve hoyratça tüketiyoruz.

 "Su Ayak İzi" dedikleri şey, işte bu unuttuğumuz yolculuğun modern adıdır.

Daha net açıklamak gerekirse; Su Ayak İzi, bir mal veya hizmetin üretilmesi için "tarladan rafa" kadar tüketilen toplam tatlı su hacmidir.

Bu hesap, sadece fabrikada kullanılan veya tarlayı sulamak için nehirden çekilen suyu (Buna "Mavi Su" diyorlar) içermez. Aynı zamanda, bitkinin büyümesi için toprağa yağan ve orada depolanan yağmur suyunu ("Yeşil Su") ve üretim sürecinde oluşan kirliliği seyreltmek (nötralize etmek) için gereken temiz su miktarını ("Gri Su") da kapsar.

Bizim evde musluktan akıttığımız su, yani doğrudan tüketimimiz, bu devasa hesabın yanında okyanusta bir damla kalır. Asıl mesele, dolayılı ayak izimizdir; yani "yediğimiz", "giydiğimiz" ve adına "tüketim" dediğimiz o sanal su.

Rakamlar, bu görünmez maliyetin ne kadar ağır olduğunu yüzümüze çarpıyor:

-Sabah keyifle içtiğimiz bir fincan kahve, aslında 140 litre suyun hatırasını taşır.

-Sofraya koyduğumuz bir dilim ekmek, 40 litrelik görünmez bir nehrin damlasıdır.

-Vitrinde beğenip aldığımız o basit pamuklu tişört mü? Onun bize asıl maliyeti 2.700 litre sudur.

Bu rakamlar, Türkiye'nin gerçeğiyle birleşince daha da ürkütücü hale geliyor. Biz "su zengini" bir ülke değil, kişi başına düşen su miktarına göre "su stresi" çeken bir ülkeyiz. Yani zaten kıt olan bir kaynağı, sanki sonsuzmuş gibi tüketiyoruz.

 Bizim o eski sarnıçlara gösterdiğimiz saygıyı, bugün devasa su havzalarımıza göstermiyoruz. İşte tam da bu noktada, Maden Yasası'nda yapılan son değişiklikler, bu "emanete" yönelik en büyük tehditlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Unutmayalım: Madencilik faaliyetleri, "su oburu" ve "su kirleticisi" faaliyetlerin başında gelir. Hem "Mavi Su" kaynaklarını (yeraltı suları, nehirler) tüketirler hem de yarattıkları kirlilikle devasa bir "Gri Su" ayak izi bırakırlar.

Bizler, bir dilim ekmekteki 40 litre suyun hesabını yapmaya çalışırken; bu yasa, milyonlarca metreküplük yeraltı sularımızı, nehirlerimizi ve o suları koruyan ekosistemleri madenlere feda etmenin önünü açıyor.

Bu yasa ile yapılan, 3573 sayılı Zeytinciliğin Korunması Kanunu'nun fiilen delinmesidir. Bu kanun, zeytinlik sahalara 3 kilometre mesafede toz çıkaran tesis yapılmasını dahi yasaklarken, yeni düzenlemeler "enerji" ve "kamu yararı" kisvesi altında madenlerin doğrudan zeytinliklerin kalbine girmesine izin veriyor.

Daha önce 'Yalınayak Yaşamak' yazımda da belirttiğim gibi, zeytin ağacı sadece bir meyve değildir; o, asırlık kökleriyle toprağı tutan, erozyonu önleyen ve en önemlisi suyun belleğini koruyan bir varlıktır. Zeytinlikler, su havzalarının doğal bekçileridir.

Şimdi bu bekçilere "taşınma" dayatılıyor. Bir ağacı söküp başka yere dikmek, o toprağın su hafızasını geri getirmez.

"Neden?" diye sormak zorundayız.

-Neden, su stresi çeken bir ülkede, en stratejik varlığımız olan suyu; kısa vadeli bir enerji kaynağı (kömür) için feda ediyoruz?

-Neden, su havzalarımızı koruyan kadim zeytinlikleri yok etmeyi "kalkınma" sayıyoruz?

-Neden, bir ağacı "taşıyıp" sürgün vermesini "başarı" olarak sunarken, o ağacın kök saldığı ve koruduğu tüm su havzasının yok edilmesini görmezden geliyoruz?

Bu, bir tercih değil, bir akıl tutulmasıdır.

 Su ayak izimiz, bizim ekolojik borç senedimizdir. Bu senet zaten tehlikeli biçimde kabarmışken, bu yasalarla o borcu ödenemez hale getiriyoruz.

Mesele, sadece bir fincan kahvenin 140 litre su tüketmesi değildir. Mesele, o 140 litreyi dahi bulamayacağımız bir geleceği kendi ellerimizle hazırlamaktır.

O sarnıçtaki emanet bilincine dönmek zorundayız. Sadece bireysel tüketimimizi kısarak değil, asıl olarak o görünmez nehirlere göz diken bu politikalara karşı durarak o emanete sahip çıkabiliriz.

Çünkü asıl mesele, ölüme karşı yaşamı ne kadar ciddiye aldığımızdır. Nâzım Hikmet'in vasiyetindeki gibi:

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, Yaşamak, yani ağır bastığından.

- Nâzım Hikmet RAN

 



Bu yazı 1303 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI