beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi sex hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort kıbrıs escort kıbrıs escort
Bugun...


Hüsnü TEVŞİ / Farkındalık Defteri

facebook-paylas
Gözler Neden Gülemiyor Artık?
Tarih: 20-09-2026 22:52:00 Güncelleme: 20-09-2026 22:52:00


*Sokaklarda yüzlerden önce gözlere bakıyorum. Çünkü bir şehrin ruhu, belki de en çok insanların gözlerinde saklı. Ve son zamanlarda o gözlerde en çok yorgunluğu görüyorum.*

Son zamanlarda sokağa çıktığımda insanlara yüzlerinden önce gözlerine bakıyorum.

Belki de bir şehrin ruhu en çok orada saklıdır.

Kaldırımda yürüyen insanların gözlerinde…

Otobüs durağında bekleyenlerin bakışlarında…

Markette para üstünü sayan kasiyerin yüzüne yerleşen ifadede…

Bir kahvede çayını karıştırırken dalıp giden adamın birkaç saniyelik sessizliğinde…

Ve nedense son zamanlarda aynı duyguyla karşılaşıyorum:

*Yorgunluk.*

Ama bu yalnızca bedensel bir yorgunluk değil.

Daha derinde, insanın içinden geçen bir yorgunluk.

Sanki herkes bir süredir görünmeyen bir yük taşıyor.

Üstelik kimse diğerine “Ben çok yoruldum” demiyor.

Herkes normalmiş gibi davranıyor.

Sabah işe gidiyor.

Çocuğunu okula bırakıyor.

Fırından ekmek alıyor.

Telefonuna bakıyor.

Kredi kartının ekstresini kontrol ediyor.

Akşam eve dönüyor.

Televizyonu açıyor.

Sonra ertesi gün yeniden başlıyor.

Hayatın en tuhaf tarafı da burada galiba:

*İnsan, alıştığı sıkıntıyı bir süre sonra hayatın kendisi sanıyor.*

Geçenlerde bir markette kasada bekliyordum.

Önümde orta yaşlarda bir adam vardı. Sepetinde birkaç temel ihtiyaç: ekmek, peynir, yumurta, süt…

Kasiyer ürünleri tek tek geçirirken adamın gözleri ekrandaki rakamdaydı.

Toplam yükseldikçe kaşları hafifçe çatıldı.

Hiçbir şey söylemedi.

Cebinden kartını çıkardı.

Kartı uzatırken sanki bir şeyden utanıyormuş gibi başını hafifçe öne eğdi.

Kasiyer,

“Kart geçmedi.”dedi.

Adam bir an sustu.

Sonra telefonundan başka bir kart açtı.

Bu küçücük sahne belki kimsenin dikkatini çekmedi.

Ama ben o adamın yüzündeki birkaç saniyeyi unutamadım.

Çünkü orada yalnızca bir alışveriş yoktu.

Bir insanın hesabını sürekli yeniden yapmak zorunda kalmasının yorgunluğu vardı.

“Bunu da almayayım” diye içinden kaç kez geçirdiğini bilmediğimiz bir insan vardı karşımızda.

Belki de bugün birçok insanın yüzünde gördüğümüz yorgunluğun önemli bir kısmı tam olarak burada başlıyor:

*İnsanın ihtiyaçlarıyla imkânları arasındaki mesafe büyüdükçe, hayatın neşesi de küçülüyor.*

#Sessiz yorgunluk,

Başka bir gün otobüsteydim.

Cam kenarında genç bir çocuk oturuyordu.

Kulaklığını takmıştı ama müzik dinlemiyordu.

Telefon ekranına bakıyor, sonra kapatıyor, birkaç dakika sonra yeniden açıyordu.

Mesaj yazıyor, siliyor.

Yazıyor, siliyor.

Bir ara telefonun ekranına uzun uzun baktı.

Sonra başını cama yasladı.

Dışarıda şehir akıyordu.

O ise sanki hiçbir yere gitmiyordu.

İnsanların mutsuzluğu bazen böyle sessiz oluyor.

Bağırmıyor.

Ağlamıyor.

Kendini belli etmiyor.

Sadece insanın omuzlarını biraz düşürüyor.

Adımlarını biraz yavaşlatıyor.

Gözlerini biraz uzaklara dikiyor.

Ve belki de en zor fark edilen yorgunluk bu.

Çünkü insanlar hâlâ işe gidiyor.

Hâlâ konuşuyor.

Hâlâ gülümsüyor.

Hâlâ “İyiyim” diyor.

Ama gözleri başka bir şey söylüyor.

# Yaşlıların sohbetine faturalar karıştı.

Bir de yaşlılar var.

Onların yüzündeki değişiklik daha kolay fark ediliyor.

Eskiden mahalle aralarında sandalyelerini çıkarıp saatlerce oturan insanları hatırlıyorum.

Şimdi aynı sandalyeler var ama sohbetler kısalmış.

Konuşmaların arasına daha çok hesap giriyor.

“Doktora gittin mi?”

“İlaç kaç lira olmuş?”

“Elektrik faturası ne geldi?”

“Torun iş bulabildi mi?”

İnsanların birbirine anlattığı hayat hikâyelerinin içine faturalar, ilaçlar ve gelecek kaygısı yerleşmiş.

Oysa insan yaşlandığında biraz da geçmişini anlatmak ister.

Çocukluğunu…

İlk aşkını…

Mahallenin eski hâlini…

Bir zamanlar yaptığı yaramazlıkları…

Şimdi bunların yerini geçim hesabı alıyor.

Sanki hayatın hatıraları bile geçim sıkıntısının gölgesinde anlatılıyor.

#Çocukların “sonra”sı

Çocukların yüzlerine bakınca ise başka bir şey görüyorum.

Onlar hâlâ gülüyor.

Ama büyüklerin dünyası çocukların oyunlarına da sızmış durumda.

Oyuncakçı vitrininde bir çocuğun gözleri parlıyor.

Anne vitrindeki fiyat etiketine bakıyor.

Çocuk bunu anlamasa bile annenin yüzündeki değişikliği görüyor.

“Sonra alırız.”diyor anne.

Bu cümle çocuklukta ne kadar masum görünür.

Ama bazen bir çocuğun hafızasında “sonra”, hiç gelmeyen bir günün adı olur.

Belki de bu yüzden çocukların neşesini korumak yalnızca ailelerin değil, toplumun da meselesidir.

Çünkü çocukların dünyasına ne kadar erken kaygı girerse, çocukluk o kadar erken büyümeye başlar.

# Aynı şehirde, birbirimizden habersiz

Sokakta dikkatimi çeken bir başka şey de insanların birbirine bakmaktan kaçınması.

Dolmuşta herkes telefonuna gömülüyor.

Asansörde herkes tavana bakıyor.

Otobüste göz göze gelen iki kişi hemen bakışını kaçırıyor.

Kuyrukta insanlar birbirinin yüzüne değil, sıranın ilerleyip ilerlemediğine bakıyor.

Belki bunun sebebi nezaket.

Belki mahremiyet.

Belki de hepimizin kendi içimizde taşıdığımız meselelerden başımızı kaldıracak hâlimizin kalmaması.

Çünkü insanın kendi derdi büyüdükçe çevresindeki insanları fark etme kapasitesi de azalıyor.

Kendi faturamızın hesabını yaparken yanımızdaki insanın neden sustuğunu göremiyoruz.

Kendi geleceğimizden korkarken başkasının korkusunu fark etmiyoruz.

Böylece aynı şehirde, yan yana ama birbirimizden habersiz yaşamaya başlıyoruz.

Yan yana oturuyoruz.

Yan yana yürüyoruz.

Yan yana bekliyoruz.

Ama birbirimizin hayatına değmeden geçiyoruz.

 Asıl tehlike mutsuzluk değil

Bence asıl tehlikeli olan mutsuzluk değil.

*Mutsuzluğa alışmak.*

Bir insanın “Bugün kötü bir gün geçiriyorum” demesi başka.

“Zaten hayat böyle” demesi başka.

İkincisi daha ağır.

Çünkü insan bir süre sonra değiştirebileceği şeyleri bile değiştiremeyeceğine inanmaya başlıyor.

Umutsuzluk tam da burada kök salıyor.

Büyük bir karanlık olarak değil.

Küçük kabullenişler hâlinde…

“Boş ver.”

“Ne değişecek?”

“Herkes aynı durumda.”

“Böyle gelmiş, böyle gider.”

Bu cümleler çoğaldıkça insanın içindeki hareket alanı daralıyor.

Sonra bir gün fark ediyoruz ki yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal olarak da küçülmüşüz.

Daha az hayal kuruyoruz.

Daha az şaşırıyoruz.

Daha az seviniyoruz.

Gelecek hakkında konuşurken cümlelerimizi “Umarım” ile değil, “Bakalım” ile bitiriyoruz.

Ama hayat hâlâ küçük iyiliklerle direniyor

Yine de sokak tamamen karanlık değil.

Bazen bir bakkalın önünde yaşlı bir adamla çocuğun sohbetini görüyorum.

Bazen otobüste genç birinin yaşlı birine yer verdiğine şahit oluyorum.

Bir anne, çocuğunun elini sıkıca tutuyor.

Bir esnaf, müşterisinin parasının eksik olduğunu fark edip,

“Tamam, sonra verirsin.”

diyor.

Bir yabancı, elindeki poşetleri taşıyamayan başka birinin yardımına koşuyor.

Bunlar haber olmuyor.

Manşetlere çıkmıyor.

Ama hayatın asıl damarları belki de buralardan geçiyor.

Çünkü insanı yalnızca büyük olaylar ayakta tutmuyor.

Bazen küçücük bir iyilik, koskoca bir günün ağırlığını hafifletiyor.

Belki de toplum dediğimiz şey, tam olarak bu küçük temasların toplamından oluşuyor.

Birbirimizin yükünü fark etmek

Belki bugün hepimizin ihtiyacı olan şey, biraz da birbirimizin yükünü fark etmek.

Sürekli çözüm üretmek zorunda değiliz.

Her yaraya büyük cümleler bulmak zorunda değiliz.

Bazen sadece dinlemek yeter.

“Nasıl gidiyor?” diye sorup cevabı gerçekten beklemek…

Birinin yüzüne bakmak…

Selam vermek…

Bir çocuğun anlattığı önemsiz görünen hikâyeyi ciddiye almak…

Yaşlı bir insanın aynı hikâyeyi üçüncü kez anlatmasına sabır göstermek…

Bir dostumuzun sesindeki yorgunluğu fark etmek…

Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor.

Ama insan hayatı zaten çoğunlukla küçük şeylerden oluşuyor.

Bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, hâlâ görüldüğünü hissetmek.

### Peki gözler neden gülemiyor artık?

Sokaklarda umut eskisi kadar görünür olmayabilir.

Gülüşler seyrelmiş olabilir.

İnsanların gözlerinde kaygı daha fazla yer kaplıyor olabilir.

Ama umut tamamen kaybolmuş değil.

Belki yalnızca üzeri örtülmüş durumda.

Biraz geçim derdinin altında…

Biraz gelecek korkusunun altında…

Biraz yalnızlığın altında…

Biraz da herkesin güçlü görünme mecburiyetinin altında.

O yüzden artık insanlara bakarken yalnızca,

*“Neden kimse gülmüyor?”*

diye sormamak gerekiyor.

Belki daha doğru soru şu:

*“Bu insanın yeniden gülümseyebilmesi için hayatında neyin değişmesi gerekiyor?”*

Çünkü bazı yüzlere “Gülümse” demek kolaydır.

Asıl mesele, o gülümsemeyi engelleyen yükleri görebilmektir.

Sokağın gerçek hikâyesi belki de tam burada başlıyor.

İnsanlar hâlâ yürüyor.

Otobüsler hâlâ geliyor.

Fırınlar sabahın erken saatinde açılıyor.

Çocuklar hâlâ oyun oynuyor.

Kediler kaldırım taşlarının üzerinde güneş arıyor.

Bir yerlerde biri hâlâ sevdiğine mesaj yazıyor.

Bir genç hâlâ bir meslek öğrenmenin hayalini kuruyor.

Bir anne hâlâ çocuğunun geleceğine inanmak istiyor.

Demek ki hayat, bütün ağırlığına rağmen henüz vazgeçmiş değil.

Belki bizim de vazgeçmememiz gerekiyor.

Çünkü umut bazen gökyüzünde görünen büyük bir ışık değildir.

Bazen karşı kaldırımda yürüyen bir yabancının gözlerinde bir anlığına beliren küçücük bir parıltıdır.

Ve belki bugün birbirimize verebileceğimiz en değerli şey, o parıltının sönmesine izin vermemektir.



Bu yazı 73 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI