Bugun...



Milas'ta Çevreci Suçlamak Kime Yarar?

Yerel yönetimlerin rolü bu mücadeleyi denetlemek değil, önünü açmak olmalıdır. Çevre direnişlerini kriminalize eden her söylem açıkça reddedilmeli; sermayeyle mesafesiz ilişki kuran siyasal pratikler teşhir edilmelidir. Akbelen’de gerçek çözüm, şirketlerle uzlaşmakta değil; doğayı savunanların yanında açık ve koşulsuz biçimde saf tutmaktadır.

facebook-paylas
Tarih: 05-01-2026 00:01

Milas'ta Çevreci Suçlamak Kime Yarar?

Bedri Çınar

Akbelen’de Kritik Eşik: Mücadele Neden Hayati?

Yılbaşının hemen ardından, 3 Ocak’ta Milas’ta Akbelen Direnişçilerinin çağrısıyla, mücadeleyi kitleselleştirmek amacıyla geniş katılımlı bir toplantı düzenlendi. Kurumsal yapıların yanı sıra çok sayıda yurttaşın bireysel katılımıyla gerçekleşen bu buluşma, Akbelen mücadelesinin Ocak 2026 itibarıyla girdiği kritik eşiği görünür kıldı. Yaklaşık 1600 tapunun kamulaştırılması tehdidi altında olduğu bir tabloda, köylülerin ve yaşam savunucularının kararlı duruşu, yalnızca bir çevre mücadelesine değil, bir yaşam hakkı savunusuna işaret ediyordu.

Bu nedenle Milas Belediye Başkanı Fevzi Topuz’un toplantıya katılımı şaşırtıcı değildi. Asıl belirleyici olan, bu katılım sırasında kullanılan dilin mücadelenin yönünü nereye doğru ittiğiydi.

Umudu Büyüten Dil mi, Mücadeleyi Bölen Söylem mi?

Toplantı ilerledikçe Belediye Başkanı Fevzi Topuz’un Milas ve Bodrum’daki bazı çevreciler için “para alıyorlar”, “sermayeye hizmet ediyorlar” türünden iddia ve imalarda bulunması, mücadelenin ihtiyaç duyduğu ortak zemini aşındıran bir hatta savrulduğunu gösterdi. Bu iddialar, “kim bunlar?” sorusu yöneltildiğinde tek bir isim ya da somut veriyle desteklenmedi. Ortada suçlama vardı; ama kanıt yoktu. Bu, politik literatürde iyi bilinen bir yöntemdi: İma yoluyla itibarsızlaştırma.

Bu dilin yarattığı etki, konuşanın niyetinden bağımsızdır. İsim vermeden yapılan her suçlama, mücadele içindeki güven ilişkilerini zedeler; dayanışmayı değil, şüpheyi büyütür. Tam da bu nedenle mesele, bir dil sürçmesi değil, politik sonuçları olan bir tercihtir.

Tanıdık Bir Söylemin İzinde: Bergama’dan Akbelen’e

Bu söylem yeni değildir. Türkiye’de çevre mücadelelerini “dış güçlerin yönlendirmesi” olarak kodlayan yaklaşımın kökleri Bergama direnişine kadar uzanır. Necip Hablemitoğlu’nun Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı çalışması, Bergama köylülerinin siyanürlü altın madenciliğine karşı yürüttüğü meşru mücadeleyi kriminalize eden metinlerin başında gelir.

Gazeteci Özer Akdemir’in ayrıntılı biçimde gösterdiği üzere, bu tür metinlerde ileri sürülen iddiaların önemli bir kısmı ya doğrulanamaz ya da bağlamından koparılarak sunulmuştur. Ancak asıl işlevleri bilimsel tartışma yürütmek değil; çok uluslu madencilik şirketlerinin çıkarlarını meşrulaştıracak ideolojik bir zemin oluşturmaktır. Bu söylem zamanla genelleşmiş, çevre direnişlerini hedef alan “etki ajanı” diskurunun entelektüel altyapısına dönüşmüştür.

Bugün Akbelen’de dolaşıma sokulan dil, bu tarihsel hattın güncel ve yerelleşmiş bir versiyonudur.

Yerelde Yeniden Üretilen Sermaye Dili

Milas’ta çevrecileri hedef alan bu söylem, kişisel bir öfkenin ya da anlık bir çıkışın ürünü değildir. Termik santral ve maden şirketlerinin yıllardır çevre mücadelelerini etkisizleştirmek için başvurduğu ideolojik repertuarın yerel ölçekte yeniden üretilmesidir. Bu dilin nesnel sonucu açıktır: Mücadele parçalanır, sermaye rahatlar.

Niyetin ne olduğu bu noktada ikincildir. Politika, niyetlerle değil sonuçlarla değerlendirilir. Çevre direnişlerini şüpheli, satın alınmış ya da yönlendirilmiş gibi gösteren her söylem, fiilen şirketlerin elini güçlendirir.

Sessizliğin Politikası: Stratejik Plan ve Bilinçli Pasiflik

Bu tabloyu Milas Belediyesi’nin 2025–2029 Stratejik Planı ile birlikte okumak gerekir. Kentin en yakıcı sorunları olan ekolojik yıkım, vahşi madencilik ve su kaynaklarının gaspı karşısında plan, genel geçer ifadelerin ötesine geçememektedir. Akbelen Ormanları’ndan kömür madenlerine, zeytinliklerin ve tarım alanlarının yok edilmesinden yeraltı su kaynaklarının

tükenmesine kadar Milas açık bir ekolojik kırım süreci yaşarken; somut bir mücadele hattının, güçlü bir hukuki ve toplumsal stratejinin yokluğu dikkat çekicidir.

Bu boşluk, bir ihmalkârlıktan ziyade bilinçli bir pasifliğe işaret etmektedir. Bürokratik metinlere hapsedilen çevre politikaları, sahadaki yıkımı durdurmaz; yalnızca görünmez kılar.

Hukuki Prosedürler mi, Fiili Mücadele mi?

Toplantıda dile getirilen “bakanlıklara gidelim”, “dava açalım”, “komisyonlar kuralım” önerileri de bu pasifliğin tamamlayıcı unsurlarıdır. Bu yollar daha önce defalarca denenmiş, çoğu durumda sermaye birikim sürecini durdurmak yerine ona zaman kazandırmıştır.

Mücadeleyi yalnızca hukuki prosedürlere sıkıştıran yaklaşım, kitlelerin doğrudan eylem kapasitesini zayıflatmış; toplumsal muhalefeti sistem eleştirisinden koparıp dar bir iktidar karşıtlığına indirgemiştir. Oysa Akbelen’de yaşanan çatışma bir hükümet tercihi meselesi değil, kapitalist üretim ilişkilerinin doğa üzerindeki yapısal tahribatının yerel bir tezahürüdür.

Genel Merkez ile Yerel Pratik Arasındaki Çatlak

Bu gerçeği en iyi bilmesi gereken isimlerden biri de uzun yıllardır siyaset yapan Fevzi Topuz’dur. Şayet bu konuda hâlâ bir tereddüdü varsa, liman, termik santral ve madencilik faaliyetleriyle doğrudan ve dolaylı ilişkili olduğu bilinen ve bizzat kendi tercihleriyle belediye meclisine taşınan isimlere danışabilir.

CHP Genel Merkezi’nin açık biçimde sahiplendiği çevre ve ekoloji mücadelesiyle, Milas’taki yerel pratik arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. 2019’da AKP adayı Barış Saylak’ın çevresiyle ilişkilendirilen ve kamuoyunda bu şekilde bilinip o dönem sosyal medyada “Barış Başkanın Koruması” olarak etiketlenen isimlerin belediye yönetiminde alan bulması, bu çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.

Dün kendisine yöneltilen “2019’da kime oy verdin?” sorusuna net yanıt veremeyen bir siyasi kültürün, bugün Akbelen için bir araya gelen yurttaşları “satın alınmış” olmakla itham edebilmesi tesadüf değildir. Bu, ilkesizliğin zaman içinde aldığı yeni bir biçimdir.

Özgür Özel’in yıllar önce işaret ettiği “biat ve ikbal” tehlikesi, Milas’ta somut bir gerçekliğe dönüşmektedir. Bir yandan AKP karşıtlığı söylemi üretilirken, diğer yandan termik santral ve maden şirketleriyle bağlantılı isimlerin siyasal alanda korunması, bu çelişkinin açık göstergesidir.

Ne Yapmalı?

Akbelen’de ve Milas’ta gelinen aşama, iyi niyet çağrılarıyla ya da bürokratik manevralarla aşılabilecek bir noktada değildir. Mücadeleyi komisyonlara, dava dosyalarına ve bakanlık koridorlarına sıkıştıran her adım, şirketlere zaman kazandırmaktan başka bir sonuç üretmemektedir.

Çıkış yolu açıktır: Mücadele, yerel yönetimlerin sınırlarına hapsedilmeden; köylülerin, emek örgütlerinin, ekoloji hareketlerinin ve kent halkının doğrudan söz ve eylem gücüyle yeniden kurulmalıdır. Belediye başkanlarının “iyi niyetine” değil, halkın örgütlü gücüne yaslanan bir hat örülmelidir.

Yerel yönetimlerin rolü bu mücadeleyi denetlemek değil, önünü açmak olmalıdır. Çevre direnişlerini kriminalize eden her söylem açıkça reddedilmeli; sermayeyle mesafesiz ilişki kuran siyasal pratikler teşhir edilmelidir. Akbelen’de gerçek çözüm, şirketlerle uzlaşmakta değil; doğayı savunanların yanında açık ve koşulsuz biçimde saf tutmaktadır.

Marx’ın On Sekiz Brumaire’de hatırlattığı gibi tarih çoğu zaman kendini tekrar eder: İlkinde trajedi olarak, ikincisinde komedi olarak. Milas’ta yaşananlar da bahsedilen tekrarın yerel bir örneğidir. Bu kez tarihin akışını halkın lehine bozmak, hâlâ mümkündür.

Yazının linki: https://dayanisma-datca.org/milas-ta-cevreci-suclamak-kime-yarar/ 4 Ocak 2026

 

 




Bu haber 643 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YEREL YÖNETİM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI