|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Onuncu Bölüm)
İKTİDAR, DAHA KOLAYLAŞTIRICI OLABİLİRDİ
Sözünü ettiğin dönem, AKP'nin iktidarda olduğu dönem?
“Evet, neredeyse. Doğru. Bu kadar uzun süreyi bu şekilde yaşadık. Yani politikleşmeden anlatmaya çalışıyorum. Satır aralarında zaten dünya görüşüm seziliyordur ama iktidar ile olan konularda, tabii ki iktidar daha kolaylaştırıcı olabilir miydi? Olabilirdi. Tercih etmemeyi mi seçmiştir, hakikaten kaynak yoktu da mı bize göndermemiştir? Bunları ayrı tartışma konuları.”
Belki de AKP iktidar o dönem daha müsamahakârdı. Hani “Avrupa Birliği'ne gireceğiz. Biz, şöyle yapıyoruz...” gibi söylem ve iddiaları vardı.
“Tamam, bu konuda bir örnek vereyim o zaman: Birçok festival yaptık. Festivallerin hemen hepsinin fikirlik boyutunun çıktığı konuşmalarda aynı masadaymışımdır, Sinema Festivali dahil olmak üzere. Sinema Festivali de Erol Karakullukçu döneminde oldu. İlk açılış günü sanatçı gelir, galası yapılır, sanatçıya 'yaşam boyu başarı' ödülü falan verilir, 7 günlük bir festival. Bir film oynatılır, sanatçı sonrasında ertesi günü tatil yapar, tekne turu yapar, akşamına gider ya da kalmak istiyor ise bir-iki gün daha kalır, sonrasında İstanbul'a döner ve biz bir hafta boyunca sanatçının filmlerini Amfi tiyatro'da oynatırdık. Hatta, ben oynatırdım, projeksiyon makinesiyle; kurardım perdeyi akşam...”
O GÜNKÜ OLANAKSIZLIKLARA RAĞMEN ÇOK ŞEY BAŞARDIK
Filmi gösteren birisi yok mu?
“Yok. Kimse yok. Film bir şekilde temin edilir, DVD'ler halinde gelir, DVD'yi projeksiyona bağlarız, güçlü bir projeksiyon, kiralanır bir de; yok, alacak para yok. İzmir'den, İstanbul'dan, çoğu zaman İzmir'den bulurduk, buraya bize ulaştığında kargo ile güzel paketlenmiş, açarız, bağlarız makineyi, işte DVD makinesi, ışık sistemi vs., ondan sonra işte önce müzik çalar. Herkes oturur. Belli saatte, saat 21.00'de başlayacak film. Kaç sene o filmin oynatılmasını bile yaptım yani. Düşün. Hem de festivallerde de Amfi tiyatro'daki ses, ışık sistemini dışarıdan kiralar, kurar eder. Şimdiki gibi trass falan değil ha, 3-5 tane büyük hoparlör, mikrofonlar falan.”
“Trass” dediğin ne?
“'Trass' dediğimiz, kuleler falan. İşte alimünyum, çelik borulardan yukarıya asılan devasa perde falan... Büyükşehirin var hatta, bu tür etkinliklerde büyükşehirin sistemi getiriliyor, ücretsiz olduğu için. Baya bir zaman kiralayamadık, trasslar çok pahalıydı.
Datça kökenli biri İzmir'deki büyük bir sesçi firmasında çalışıyordu, onu öğrendik, ona çökerdik Can Şenliklerinde falan. 9 Eylül İzmir'in kurtuluşu öncesinde etkinlikler, işte 1 Eylül Dünya Barış Günü etkinliği, Can Şenliği falan onlar için bize verir ve 'Erol abi, İzmir'e lazım.' derdi. 'Her ilçenin kurtuluş günü birer gün arayla, o sistem birer gün arayla her ilçeye hizmet ediyor.' falan. İsmini unuttum, buradan kendisine çok selam ve Datça adına teşekkürlerimi gönderiyorum. O arkadaşın da Datça'ya bu şekilde hizmeti, katkısı oldu.
Can Şenliklerinde her mahalleye, her mahalle dediğim o zamanlar 3 mahalle idi İskele, Eski Datça ve Reşadiye, şimdi bile her yerde Badem Çiçeği Festivalinde niyetlendik ama her mahalleye yine yetişemedik. Sındı'sından Yaka'sına kadar ben olsun isterdim. Şimdi işte Reşadiye'den, Hızırşah girişinden, Eski Datça, Palamutbükü'nde falan yapılıyor. O zamanlar bizim düşüncemiz şu idi: Bütün Datça'ya, belediye alanı içerisinde olanı, her ne kadar iyi niyetli olsa da kamu kaynaklarını kötüye kullanmaya girer, senin sınırların dışındaki bir yerde bir şey yapmaya çalışman, kültür faaliyeti bile olsa. Onu bile delmeye çalıştık. Bir yaz Badem Festivali yaptık, Palamutbükü sahilinde konser yaptık...”
ÇOK KOŞTURDUM. BULDUM, BULUŞTURDUM!
Büyükşehir Yasası'nın çıkmasından ve 2014 yılında uygulanmaya başlamasından önceki dönemden söz ediyorsun?
“Evet. O dönemden. İlçe merkezi dışında kalan yerlerde de yapmaya çalıştık bir şekilde, bir festivale gelen bir sanatçıyı ikna edip işte 'Siz 2 gün yapın ama biz size 1,5 gün parası verelim, bir de orada bir etkinlik yapın.' gibi...
Neyse, konuya döneyim. Can Şenliği'nde her mahallede birer etkinlik olsun diye niyetlendiğimiz için belediyenin de elinde eski bir tane mikser vardı, 'ses cihazı', yayın aracı olarak, 'amfi' dersem daha rahat anlaşılır, 2-3 tane de büyük bir hoparlör vardı. Onu yaptırdık falan. Kullanmasını öğrendim. Mesela gündüz planlıyorduk saatlerini, burada pazar yerinde ya da Kumluk yürüyüş yolunun orada bir söyleşi, Köse’nin Çay Bahçesi diye geçer, şimdi Kumluk Restaurant oldu. Oradaki söyleşi diyelim, bir dinleti, bir şey, o iki şeyi kuruyorduk, iki tane de mikrofon, insanlar anlatıyor, söylüyor falan, bitiyor. Bizim belediyeye ait olanları söküyorduk apar topar. Devrilip kırılmasın diye ben de arkada tutarak bunları Eski Datça'ya gidip kuruyorduk; Orhan'ın Kahve'de bir söyleşi daha, Can Yücel'in arkadaşlarından birileri. Sonra, Can Yücel'in evine gidiliyor. Bazen Can Yücel'in evinin bahçesine ya da oraya kuruyorduk. Ataol Bahremoğlu şu, bu falan gelmiş söyleşi yapacak, anlatacak anılarını. O iki hoparlörü kuruyordum ben, evin birisinden bir kablo çekiyordum, anlatıyorlardı, topluyordum doğru Reşadiye Kavak Dibine. Didem Madak mesela, rahmetli çok büyük şairdi. 'Artık Çiçekli şiirler yazıyorum bayım' şiirini, yeni yazmış. Kavak Dibi’nde sandalyeleri kuruyorum. Traktörlerle sandalyeler geliyor, işçi arkadaşlar haber veriyor, onları alıyoruz ve moderatör gibi işte o şiirini okuyor. Orada biz götürüp hemen mikrofonu veriyoruz falan. Bu şekilde.
Yani işin teknik kısmındayım ve konuşmalar olurken bir yandan da fotoğraf çekiyorum. Ondan sonra iş bitiyor. Hoparlörleri belediyeye götürüyoruz, koridora koyuyoruz. Ben çıkıyorum odaya, o günkü izlenimlerimi, notlarımı bilgisayara giriyorum unutmayayım diye ve filmi alıyorum, Foto Esat'a ya da Fota Eyfel’e, tab ediyorlar. Ondan sonra o fotoğrafları ben bastırılmış hallerini scanner ile tarayıp bilgisayara aktarıyorum ve bilgisayar ile Belediye Gazetesi'ni hazırlıyorum. Bunu hazırlarken...”
Tek başına mı?
“Tek başınayım abi. Sonra, akşam konsere. Yine makineyi alıp, fotoğraf çekmeye. O dönem video kamera falan yok, çok sonra alındı. Dijitale çok sonra geçtik. Hatta ilk alınan dijital makine, Olimpus marka, Foto Eyfel’in, Abdülgani arkadaşımız, o da, sağ olsunlar Foto Esat da dahil olmak üzere maliyetine neredeyse fotoğrafları tab ederlerdi falan. O gün 2. 1 megapiksel şimdi şaka gibi geliyor, yani cep telefonları 200 megapiksel şimdi, o ilk örneklerden, 2.1 megapiksel Olimpus ile çekiyor, bizim Zenit'de o kadar kötü ki çatlaktan ışık sızdırarak, çekemeyerek, karanlık çekerek ve biz bol çekip aralarından düzgünleri seçip gazeteyi çıkarmaya çalışıyoruz. Artık kaç festival geçti bilmiyorum, 'Başkan, dijitale geçelim.' dedim. 'Para mı var?' dedi, 'Geçelim de ben de neler istiyorum, araç alalım, kamyon alalım. Kepçemiz yok, bir şeyimiz yok.' Dedim 'Ya Eyfel bir üst modelini aldı.' 'İyi almış.' 'Nikon’un dijitalini mi, Canon'un dijitalini mi ne almış. 2.1 megapiksel Olympus duruyor. 'Satsam mı?' diyordu.' dedim. 'Pazarlık etsek, bir şekilde ikna ederiz.' Bizden başka alacak kimse de yok zaten. Datça'da onu kime satacak? Belediyeye sattı o makinayı. Ben o makine ile yıllarca dijitalde neler çektim, ne manzaralar, ne etkinlikler, projelerin yapılmadan ve yapıldıktan sonraki hali faln. Kablo ile bilgisayara aktarıyorsun falan, uzay teknolojisi resmen neredeyse, o kadar rahatlık. Onunla devam ettim. Daha sonrasında tabi, durum iyileştikçe, bütçe oldukça vs. video kameramız oldu. Bir zamana kadar da V8 kasetliydik. Dijital piyasada yok gibi bir şeydi, çok pahalıydı. O fotoğraf makinalarının video çekme özelliği falan o zamanlar yoktu. Zaten çok fazla da almıyordu, hafıza kart kadar falandı. Belediye Gazetesi'nde etkinlik daha bitmeden, neredeyse basacak hale getiriyorduk. Yani, son konser olduktan sonra ertesi gün baskıya veriyorduk falan. İlk eksikler bu şekildeydi.”
EROL BAŞKANIN ARKAMIZDA DURACAĞINI BİLİYORDUK
Benim anlamak istediğim, hani her işe koşturana “Atom Karınca” denir ya, sen de her işe koşturuyorsun, niye? “Kişisel kariyer” kaygın da yok, bu koşturmanın nedeni ne?
“Ben o yıllarda sözleşmeli personelim, bu şekilde çalışıyorum.”
Neden bu şekilde çalışıyorsun, her işe koşturuyorsun? Hani sorarlar insana “Bu kadar koşturdun da ne kazandın? Bu koşturmalar sana ne getirdi?”
“Ekonomik bir şey kazanmadım. Şöyle söyleyeyim: O yıllarda ailede ciddi bir sağlık sorunu vardı ve ben içimi yakan bütün o acıyı, çalışarak unutmaya çalıştım. Yani, o dönem o haldeydim. Özeti bu. Beynimi susturmam gerekiyordu.”
Bir insanın bu kadar yoğun çalışması için bir sebep lazım. Ben de pazarda öyle çalışırdım, soran olursa da yüzüne karşı söylemesem, gülüp geçsem de “Sen benim içimde olup biteni bilemezsin. Ben bu işi birinin zorlamasıyla yapmıyorum. İstediğim için böyle yapıyorum.” derdim içimden. İşi bıraktım ama hala pazardayım, gönüllü çalışıyorum. Gören “Sen manyak mısın?” diyor. Bunun manyaklık ile alakası yok. Vardır bir sebebi!
“Erol Karakullukçu'nun arkamızda duracağını biliyorduk. Yani, kurum para ödeyemediği zaman kendisi bir şekilde cebinden çıkartır verirdi, ederdi, ki tutumlu da bir insandı. Sevdiğim öyle bir tarafı da vardır. Normalde ne kuruma harcartır ne de kendi harcardı ama böyle sıkıntılı, çaresiz olan insanlar söz konusu olduğunda kendisi bir şey yapamıyorsa bir şey yapabilecek insanlara yönlendirmeye çalışırdı. Hastane başhekimi için birilerini aracı olarak devreye sokar, seninle daha iyi ilgilenilmesini sağlar...”
Yani iş bitirmeye çalışırdı?
“Böyle olduğu zaman, 'Baba' figürüyle sana yaklaşıldığı zaman sen mutlaka bu yaklaşımın karşılığını vermeye çalışıyorsun.
Erol Karakullukçu dönemi oldukça uzun oldu ama 9 sene sürdü, iki dönem başkanlık yapmıştı, o dönemde başlayan bütün festivaller sürüyor şu anda. Akdeniz'den Ege'ye Yürüyüş, Can Yücel Festivali, Kış Yüzme Maratonu, Barış Yüzüşü... bütün bunlar, Erol başkan dönemindeydi.
İşi bölüştürmeye bayan personel, bir arkadaşının eşi, Datça'ya yerleşme kararı aldılar, başka bir belediyeden transfer edildi, onu da yetiştirdik. O da 'Halkla İlişkilerci' olarak desteklemişti ama işin genel ağırlığı bendeydi; sahadaki koşturma işi, çözümler. Çünkü teknik bilgim, bilgisayar bilgim, yabancı dilim, Datçalı oluşum vs. olduğu zaman, birilerine işi anlatıp yaptırıncaya kadar oturup kendin yapman daha hızlı oluyor. O şekilde ilerledik. Çok stajyer yetiştirdim. Çok çocuğumuza hem bilgisayar alanında hem halka ilişkiler, basın konusunda pek çok şey öğretmişimdir. Bugün pek çoğu kendi alanlarında devam ediyor...”
(Devam edecek)