Bugun...



Osman Akın ile Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (13)

Daha önce iki kez bir araya gelerek yaptığımız söyleşileri 12 bölüm halinde yayınlamıştık. Bugün başka bir konudan başlayarak söyleşilere devam edelim, diyorum.

facebook-paylas
Güncelleme: 11-01-2026 19:32:03 Tarih: 11-01-2026 16:42

Osman Akın ile Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (13)

MEHMET ERDAL

(On üçüncü Bölüm)

2 ay aradan sonra, Osman Akın ile yeniden buluştuk.

DENEYİMLERİMİ PAYLAŞMAK, MUTLU EDER BENİ

Daha önce iki kez bir araya gelerek yaptığımız söyleşileri 12 bölüm halinde yayınlamıştık. Bugün başka bir konudan başlayarak söyleşilere devam edelim, diyorum.

“Güncel belediyeciliği, yakın dönemi insanlar zaten bildiği için bu konularda birlikte çalıştığım insanları incitecek fikirler dile getirmem çok etik ve şık gelmiyor bana. Eleştiri tabi ki yapılabilir ama zaten insanlar yeteri kadar eleştiri alıyor. Bir de bizim yapmaya çalıştığımızın yükünü onlara yüklemeyelim ama 25 ve ondan öncesindeki son 15 yıllık turizm dönemim boyunca edindiğim deneyimlerle Datça için, Datça'nın günceli, işte dönüşüm çizgisi, nereye doğru gittiği, neler olabiliri konusunda aklım yettiğince deneyimlerimi paylaşmak mutlu eder beni.”

“MİKRO MİLLİYETÇİLİĞİ”, BİR YERE KADAR ÇOK OLUMSUZ BULMUYORUM

Tamam, şimdi o zaman birkaç gün önce Datçalı bir genç (Sait Demirelli) ile yaptığım söyleşide sorduğum bir soruyu “Datça'nın yerlisi” dediğimiz, on yıllardır Datça'da yaşaya gelmiş ailelerden birisine mensup olan sana da sorarak bugünkü söyleşiye başlamak istiyorum: “Mikro Milliyetçilik” konusunda ne düşünüyorsun?

“'Mikro Milliyetçilik' kavramındaki 'Milliyetçilik' kelimesinin yanlış anlaşılmaya müsait, ucu açık muğlak ifadesi biraz ürkütücü oluyor. Yani, 'Mikro Milliyetçilik' derken anlaşılması gereken faşizm, ülkücülük ya da işte ırkçılık anlamında bir Milliyetçilik değildir. Mikro Milliyetçiliği, bir yere kadar çok olumsuz bulmuyorum. Şöyle, olumsuz bulmuyorum: 'Mikro Milliyetçilik' demek, 'Datçalıdan başkası Datça'ya gelmesin, tezgah açmasın, iş yeri açmasın, çalışmasın, yerleşmesin...' demek değildir. Böyle bir şey olmaz. Zaten bu, hayatın olağan akışına ters ama eğer burada mikro klima bir coğrafya varsa özelliği olan, iki denizin ortasında uzanan, Can Yücel'in deyişiyle 'Volkanik Yelkenli' varsa burada 'Datça' dediğimiz yarımada, burada yaşayan insanlar da yüzyıllardan bu yana kültür, bir mutfak, bir hayat tarzı, danslar, türküler, adetler... geliştirmişler. Bu yaşam tarzı, bu kültür üzerinde de adaların etkisi olmuş, Cenovalısından, atıyorum Venediklisine kadar İtalyan denizcilerinin, korsanlarının etkisi olmuş. Bütün bunlardan oluşan bir kültür var. Datçacaya, Datça diline yerleşmiş olan, 'dil' diyorum, çünkü iki Datçalı hakikaten günlük akışta hızlı konuştuğu zaman, 'yabancı dil' gibi gelir kulağa; o şiveler, o vurgular. Hatta, şöyle söyleyeyim, madem Mikro Milliyetçilikten sözü açtık, yarımadadaki her köy, 'köy' diyorum dilim öyle alıştığı için, her mahallenin kendi aksanı, kendi kelimeleri, kendi mutfağında detayları, adetleri, görenekleri mevcuttur. Hepsi, ayrı bir iskan hareketiyle Osmanlı'nın, buraya yerleştirilmiş, oluşmuş. Mesela Reşadiye, yarımadanın o zamanlardaki ağanın güçlü kuvvetli adamlardan, zeki tiplerden, çalışkanlardan, iyi bildiklerinden toplama bir kültür oluşmuş. Yörük kültürünün baskın olduğu yerler var. Daha geç dönem gelenlerde buradakilere çok entegre olmamış adetler falan var. Bunların oluşturduğu harmanı, yaşam tarzını yok sayamazsın.

Şöyle söyleyeyim, Mikro Milliyetçiliğe neden çok olumsuz bakmadığımı: Bir gidin Yunan adalarına, İtalya'ya gidin. İspanya'nın kasabalarına gidin. Oralarda insanlar kendi mutfaklarına, kendi adetlerine, göreneklerine, danslarına, şarkılarına sahip çıkıyorlar. Bunları, yaşatmaya çalışıyorlar. Bunların sürmesini istiyorlar. Kendi aralarında dayanışıyorlar. Turizmde örneğin, dışarıdan gelen büyük sermayeye karşı çoğu yerde devlet eliyle yerel halkın aile pansiyonculuğunun, aile lokantalarının sürdürülmesine gayret ediliyor. Yani, bu tür bir Mikro Milliyetçilikten bahsediyorum; 'yabancı düşmanlığı' gibi son derece ilkel bir güdüden bahsetmiyorum.

“TURİZM”, TEK TİPLEŞTİRİCİDİR

Mikro Milliyetçiliğin kültürü yaşatmasındaki, o toplumun köklerinden kopmamasındaki etkisine şöyle bir örnek vereyim: Yunan hükümeti bilmiyor mu Simi'ye, Meis'e, diğer küçük adalara yaptığı bunca sübvansiyona oralarda 20 ailenin yaşadığı yere bir de liman yapmak, yolunu asfaltlamak gibi masrafları kısmasını bilmiyor mu? Ama oralarda o insanların yaşayabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Kimi ev yapmak isterse devlet 25 yıl vadeli, çok düşük faizli, hatta faizsiz krediler açıyor. Hibelerde bulunuyor. Vergi muafiyeti getiriyor. Malzeme, ekipman vb... satın alımlarında teşviklerde bulunuyor. Oralı insanlar, o insanlar oralarda yaşamlarını sürdürsünler ki orası tarumar edilmiş, kimliksizleştirilmiş, turizm canavarının dişleri arasında öğütülmüş beton yığınlarına dönmesin. Çünkü, turizm tek tipleştiricidir. Yani her tarafı, herkesi birbirine benzetir. Öyle ki Amerikan kültürünün 20. Yüzyıldaki Holywood'unun etkisiyle, kültür emperyalizminin etkisiyle turizmin girdiği her yer bir yerden sonra aynı yere dönüşür. Şöyle söyleyeyim: Miami'den tutun da İbiza'dan tutun da Bankok'a, Pattaya'ya kadar hepsinde aynı tür müzikler çalar. Aynı menüler neredeyse ikram edilir. Aynı içkiler, dünya çapında aynı kokteyller sunulur. Bu, kimliksizleşme yaratıyor. Dünyamızda, Mao'nun sözüydü yanlış hatırlamıyorsam, 'Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın.', ben, çok kültürlülük taraftarıyım. Çok kültürlülüğün yolunun da bir yerde 'Mikro Milliyetçilik'ten geçtiği kanaatindeyim.”

“ENDÜSTRİYEL TURİZM”, GİRDİĞİ HER YERİ BİRBİRİNE BENZETİR

Yani, Datça'da ve benzeri yerlerde turizm sektörü, bir başka yerde ya da başka koşullardaki başka başka yerlerde başka başka nedenler olabilir, yerelde yaşayanların kendi özelliklerini korumasının yolu aslında Mikro Milliyetçilikten geçiyor, en genel anlamda; böyle mi anlamalıyım? İşte geleneklerini, göreneklerini...

“Kültürel anlamda. Şu anda Buldan Bezi'ni, işte Devrek Bastonu'nu ortadan kaldırdın, turizm ile Ege'nin bütün kasabaları birbirine benzedi. Böyle bir dünya, böyle bir Türkiye çok sevimli, keyifli, sıcak, neşeli bir yer olmazdı. Yani, şu anda özellikle endüstriyel turizme teslim olmuş yerlerde Marmaris'in, Çeşme'nin, Alanya'nın, Kemer'in bir farkını göremezsin; aynı çarşılar, aynı çakma tişörtler, aynı çakma saatler, aynı esprileri yapmaya çalışan garsonlar... şeklinde bir tek tipleşme vardır.”

Bu durumda da o yörelerin çekicilikleri kalmaz. O yöreye özgü özellikler biter.

“Çok nedeniniz kalmaz, çünkü benzerini herhangi bir yerde de bulabilirsiniz. Yani, eğer turizmimizi sadece kum, güneş, deniz üçlüsüne teslim etmeyeceksek, bunun içerisine mutfağı, adetleri, köy detaylarını, köy mimarisini... bu tarz 'Mikro Milliyetçilik' diyebileceğimiz kültürel öğeleri de yaşatmak ve katmak durumundayız. Sen, tek tipleştirip ondan sonra işte film seti gibi köyleri ayakta tutmaya çalışırsan, o olmaz. O, çok yapmacık, sahte bir iş olur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Mesela, Yunanistan'ın iki tane çok favori, çok büyük paralar kazanan adaları var; Mikonos ve Santorini...”

DÜNYAYI TEK TİPLEŞTİRMEK, GÜZEL BİR ŞEY DEĞİL!

Santorini, yanardağın bulunduğu ada değil mi?

“Evet, yanardağın olduğu yer. İkisinin de kendine özgü özellikleri var. Mesela, Santorini, Kalderası, volkanı patlayıp da yarısını uçurduğu uçurum ve o uçurumdaki evler. Mikonos'un da daracık beyaz sokakları, mavi kapılı, labirentimsi o sokakları. Ondan sonra, her tarafında, bazılarına araba ile bile gidemediğimiz, bir yere kadar gidip yürümek zorunda kaldığımız minicik plajları, işte adetleri... Oralarda da yine endüstriyel turizm var, yani Beach kulüpler vs... yine var ama devlet bir yandan buralarda mesela Santorini şarapları vardır, arka taraflarda, Kaldera'dan sonraki ovaya çıktığın zaman tarım devam etmekte. Oradaki insanlar o bağları, tarlaları satıp, bizim Datça'da şu anda maalesef kötü bir örnek olarak yaşadığımız gibi orayı imara açıp, villalar ile doldurup, o paralar ile rahat yaşamayı tercih etmek istemez miydi? Ama devlet eliyle bu tür teşvikler, bunun özendirilmesi, övülmesi, bunun ödüllendirilmesi madalyasıyla, plaketiyle, işte aile işletmesi olmanın gurur duyulacak bir şey olarak benimsenmesi gibi birçok uygulamayla insanlar devam ediyorlar.

Keza İtalya'nın kasabalarında mesela Agro Turizm, Eko Turizm Datça için de önerilmişti 5 Yıllık Kalkınma Planında, şu anda yapıyorlar mı bilmiyorum devlette 5 Yıllık Kalkınma Planı ama en son bize gelende Datça için önerilen bu idi. Ama iş 'desinler' düzeyinde olduğu için, yani 'Biz bunu uygun gördük'. Tamam, çok güzel, bunu uygun gördün, Agro Turizm ama buradaki Miras Hukukundan kaynaklı, işte tarım imarından kaynaklı olarak o bir dönümlük küçücük tarlalara hangi tesisi koyacaksın da nerede üretim yapacaksın? O tesiste kalan çıkacak da o ürünü toplarken o duyguyu yaşayacak? Bu İtalya'da, İspanya'da, Fransa'da bağ bozumu, sonra Şato Turizmleri, devasa Şaraphane Turizmleri falan var; gidiyorsun, şatoda kalıyorsun. Üzüm toplamasına yardım ediyorsun. Üretim sürecinin bir ucundan tutuyorsun. Akşam orada yapılanı tadıyorsun. Ona göre şarkılar söyleniyor. Halk dansları falan, bir deneyim yaşıyorsun. Bizim burada böyle bir şeyi uygulama şansı yok ki. Bir kere, tarım arazilerimizin buna uygunluğu tartışmalı.

'Eko Turizm' diyorlar, Eko Turizm tamam, Trekking falan yaptıralım da Datça Belediyesi bugün başvursa, işte 'Ben o rotaları işaretleyeceğim, tabelaları dikeceğim, işte belli yerlere dinlenme noktaları koyacağım vs... bunun için duyuru, afiş, broşür bastıracağım, site kuracağım, fuarlara gideceğim, bu Eko Turizmi işte Antalya'da meşhur yürüyüş yolu var ya Likya Yolu gibi...' dese, burayı da Karia Yolu olarak zamanında belli idi rotası falan, kitabı da çıktı, kitabın yeni baskısı var mı, şu an ne durumdadır bilmiyorum ama bunun çok daha kapsamlı çalışılması gerekir. Eğer bakanlık eliyle, devlet eliyle sen bir yörenin özelliklerini sübvanse etmezsen, teşvik etmezsen öğüt verdiğinle kalırsın. Bunun karşıtı, 'Mikro Milliyetçiler', insanlar da bari kendi kendilerine atadan, dededen gördüğü kültürü, mutfağı, adeti, üretim tarzını, mimariyi bir şekilde korumaya çalışsın. Bunu da 'Vay, Milliyetçisin. Dışarıdan geleni sevmiyorsunuz. İstemiyorsunuz.' diyerek, hatta bir yerden sonra 'Datça'nın kültürü mü var? Mutfağı mı var?' gibi cümlelere kadar varması sevimsiz oluyor.

Bunu bu şekilde okuduğunuz zaman, oradaki insanların kendi benliklerini, kültürlerini koruma çabasını küçümsemek yerine saygı duymak gerekir diye düşünüyorum. Ben şahsen buradan bir yere gitsem, Avanos'a, Nevşehir'e, Ürgüp'e, atıyorum Karadeniz'e, oralardaki dokuyu, adetleri, yemeği, işte Karadeniz mutfağı için 'Bu yenir mi ya?' gibi bir cümleyi kurmam. Bu olmaz. Oradaki insanların adetlerini, şivesini, hayat tarzını, işte eğlencesini vs... korumaya çalışmasına saygı duymak gerekir. Dünyayı tek tipleştirmek, güzel bir şey değil.
(Devam edecek)

 




Bu haber 798 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI