Bugun...



Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (15)

Datça'nın Garaville Yemeği? “Yaşa. Güzel söyledin. Garaville, mesela. Bu Garaville’yi yıllardır sosyal medyada defalarca linç, küfür dalgası yiye yiye bir şekilde normalleştirdim diye düşünüyorum; yaptığım iyi işlerden birisidir. Garaville’nin adı Garavolli'den geliyor. Bizim yediğimiz siyah-beyazdır, biz ona Garaville deriz. Yunanca'da Garavilla, siyah-beyaz, bizim yemediğimiz ama Fransızların bayıldığı, Escargot denilen o büyük yeşiller de, Salgaria, Yunancası, farklı tadlardır. Biz o yeşili yemeyiz, mesela. Bizde, garaville yılda bir kere yenilir. İlk yağmurda daha ot yemeden toplanır...”

facebook-paylas
Tarih: 16-01-2026 13:27

Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (15)

MEHMET ERDAL

(On beşinci Bölüm)

BÖYLE GİDERSEK, ŞİŞMEYE DEVAM EDECEĞİZ!

Anlatımlarından anladığım şu: Datçalıların mevcut sorunlarını aşmak, ihtiyaçlarını karşılamak için bir şeylerin yapılması gerektiği konusundaki beklentilerinde sorun yok. Sorun, beklentilerin ne olduğunda. Yani liman olursa kalkınırız, havaalanı olursa kalkınırız veya karayolu 4 şeritli olursa kalkınırız türü yöntemlerin kendisi sorunlu. Asıl sorgulanması gereken bunlar.

“Öyle. Mesela, Yunan adalarının havaalanı falan yok. Daha yakın zamanda yapıldı Mikanos'un havaalanı, ufacık. Santorini'nin önüne gittiğin zaman, her gün en azından 5 tane, 10 tane 3'er, 5'er bin kişilik gemi karşıda beklemektedir. Niye? İmajı, tekil oluşu, eşinin benzerinin olmayışı, bir deneyim sunuyor olması, oraya gidip fotoğraf çektirmenin bir Avrupalının gözünde 'Hayatta yapılması gereken işler' listesinde kenarı işaretlenmesi gereken bir madde haline gelmesi oradaki turizmi sürdürüyor. Bizim hala da bunları sağlayacak malzememiz var ama görüyorum ki bu turizm kafası, bu esnaf kafası, bu idareci kafasıyla şişmeye devam edeceğiz. Yani, frene basıp mevcut iyi örneklerimizi korumak, doğal bırakmak varken her plaja yol gitmesi, her dağdaki güzel bir noktaya aracın çıkabilmesi için oraya bir araç yolunun açılması gerekmiyor. Turizmin çeşitlendirilmesi konusunda ısrarcı olunması gerekiyor. Yani, Agro turizm mi dedin, Eko turizm mi dedin, bize bunu mu uygun gördün, o zaman bunun koşullarını sağlayacaksın bize. Destek olacaksın. Teşvik edeceksin. Vergiyi azaltacaksın. Planları hızlandıracaksın. Uzmanlar gelecek, bizim için çalışmalar yapacak. Yurt dışı fuarlara giderken, böyle bir yarımadayı tanıtmaya gittiğimiz için bize özel olarak destek olacaksın. Datça'yı, bu durumu aşamayan Çeşme, Bodrum, Marmaris, Antalya ile bir tutmayacaksın. Fethiye ile bir tutmayacaksın. Fethiye 160.000 nüfuslu, ona göre bir ekonomisi dönüyor. Marmaris'in 50 tane 5 yıldızlı oteli var... Datça'yı öne geçireceksin. Bu işin çözümü budur.

DATÇA, BU YÜKÜ KALDIRAMIYOR, KALDIRAMAZ DA!

Bu konuda ısrarla teşvik ve sübvansiyon istemen lazım ama bu yapılmadığı zaman, siyasi görüş ayrılıkları da var elbette merkezi yönetim ile yerel yönetimlerin arasında, mevcut yerel yönetimlerin yetkisini, hareket kabiliyetini, bütçesini vs... genişletmediğin zaman haklı olarak, kurumu savunmak gibi değil ama sonunda elinde 'kamu maliyesi' diye bir şey var, giren hareket kabiliyetin belli ise, yasalar belli ise, bu mekanizma ile verebileceğin çıktı sınırlıdır. Yani, yaz aylarında Datça'ya gelen insanlar, yazlıkçılar, esnaf, hatta Datçalının kendisi bile belediyenin çöpü toplayabildiğine dua etmesi lazım ya; nüfus kat kat artıyor, 5 kat-10 kat arttığı zamanlar var. Biliyorsun, son çıkan haberler ile 'Türkiye'nin en yaşanılır ilçesi' seçildik, iki ayrı kaynakta yayınlandı. Şu anda bile, kış günü bütün otoparklar ağzına kadar dolu. İnsanlar, büyükşehirlerden kaçacakları bir cennet arayışındalar. O cennetin de Datça olduğunu düşünüyorlar. Datça bir cennet evet ama kaçılası bir cennet değil. Küçük bir cennet ve kaldıramıyor, kaldıramaz da.

Demiyorum ki Balıkaşıran'a bir gümrük kapısı koyalım. En azından kapasiteyi belirleyip, Airbnb, işte evini kiraya vermesi vs. bu tarz işlerde şişkinlik konusunda bir önlem alınması gerekir. Turizm ise turizm ama vatandaş yazlık almış, yazın kendi gelinceye kadar olan dönemde evini günübirlik kiraya veriyor. Bu konuda mesela, biraz daha denetleyici olunması doğru olur, bence. Bu ev pansiyonculuğu burada yaşayan insanların iş değil, bu bir rant döngüsü. Yani, oturduğun yerden, İstanbul'dan Datça'daki yazlık üzerinden günübirlik doldur boşalt ile para kazanmaktır. Bunun örnekleri çok, çoğaltılabilir. Sonuçta iş, rotanın nereye gideceğini, elindeki malzemeyi, neleri sunmanın doğru olduğunu bilmekte. Endüstriyel turizmden nasıl ayrışacağını düşünmekte. Bunlarla yapılabilir. İspanya'nın sahil kasabaları vs. bir zaman aşırı betona boğulmuştu. Bundan geriye dönüp, endüstriyel turizmi sıfırlayamazsın. Azaltıp, mutfağıyla, işte kültürel öğeleriyle vs. bir marka haline gelme yoluna gitti. Çok da güzel başardılar. İtalya da ha keza aynı şekilde. Çok güzel bir afiş vardı, bulursam atayım. İtalya Turizm Bakanlığı'nın afişiydi, gittiğim bir fuarda çekmiş olmalıyım. Afişte kollezyum fotoğrafı, ünlü heykellerin fotoğrafı, İtalyan mutfağından, İtalyan şaraplarından birkaç kare falan. Ondan sonra İtalyan halk dansları gösterisi vs... Altına da, İtalyanca, 'Bunlar da bizim petrolümüz' yazıyor.

Endüstriyel turizme kaydığın an endüstriyel turizm seni dönüştürür. Senin bir Miami'den, atıyorum Pattaya'dan, Bangkok’tan bir farkın kalmaz. Aynı müzikler çalar. Aynı yemekler yenilir. Aynı şekilde eğlenilir. Restorandaki, kafedeki TV'de aynı Amerikan klipleri döner...

SOMUT OLMAYAN KÜLTÜREL MİRAS” DİYE BİR KAVRAM VAR

Birisi Datça'ya geliyor ise bunun Datça'ya özgü bir sebebinin olması lazım.

“Evet. Mikro Milliyetçilik denen şey, işte 'Biz Datçalılar, Datçalı olmayanlardan üstünüz. Datça'ya geldiyseniz, bizim gibi olacaksınız.' demek değildir. Bu uygulanabilir bir şey de değildir ama 'Bakın, bizim de bize ait değerli, güzel şeylerimiz var. Sadece fotoğraf çekilecek şeyler değil, yaşamsal deneyim anlamında da Datça'nın bazı öğeleri var.' demen gerekir. Şöyle söyleyeyim: Kitabı bulursam, kapağının fotoğrafını atarım. Bakanlık destekli güzel bir kitap yayınlanmıştı. Çıktığından bile haberdar değildim. Hakikaten doğru bir iş yapılmış. 'Somut olmayan kültürel miras' diye bir kavram var. Yani, somut olmayan nedir? Mevcut, halihazırda gidip müzede görebileceğin bir şey değil ama bunun içerisine işte adetler, danslar, yemekler, yerel el ürünleri gibi şeyler giriyor. Türkiye'nin her yerinden birçok şey toplamışlar. Somut olmayan kültürel miras da çok önemli bir şey.”

Mesela, Datça'dan ne var bu miras içerisinde sayılan?

“'Keşkek dövme' ilk aklıma gelen.”

Datça'nın Garaville Yemeği?

“Yaşa. Güzel söyledin. Garaville, mesela. Bu Garaville’yi yıllardır sosyal medyada defalarca linç, küfür dalgası yiye yiye bir şekilde normalleştirdim diye düşünüyorum; yaptığım iyi işlerden birisidir. Garaville’nin adı Garavolli'den geliyor. Bizim yediğimiz siyah-beyazdır, biz ona Garaville deriz. Yunanca'da Garavilla, siyah-beyaz, bizim yemediğimiz ama Fransızların bayıldığı, Escargot denilen o büyük yeşiller de, Salgaria, Yunancası, farklı tadlardır. Biz o yeşili yemeyiz, mesela. Bizde, garaville yılda bir kere yenilir. İlk yağmurda daha ot yemeden toplanır...”

KÜLTÜREL FARKLILIKLARIN NORMALLEŞTİRİLMESİ TARAFTARIYIM

Yeşil olan mı?

“Hayır. Siyah-beyaz, küçük olan. Bu tür kültürel farklılıkların normalleştirilmesi taraftarıyım. 'Mikro Milliyetçilik' denen kavram, bence burada başlıyor. Yani, bu insanların bunu seviyor olması, bundan ötürü utandırılmaması, hakir görülmemesi ve saygı duyulması konusu bence Mikro Milliyetçilik. Yani, en anlaşılır olanı mutfak olduğu için oradan örnek veriyorum. Mesela, düğünlerde ille Harmandalı oynanır. Yani, halk oyunları ekibi gibi karmaşık figürler ile oynanmaz. Mesela, Muğla'nın Halk Oyunları Ekibinin zamanında eğitmenliğini de yaptım, oradan biliyorum, daha fazla figürle daha komplike oynarız, işte Çökertmesi, Harmandalısı, Kerimoğlu falan. Datçalıların o figürlerin baya azıyla, iki-üç figürle sade bir şekilde de olsa yerel oyununu oynuyor olmasına da 'saçma bir oyun' dememek lazım. İnsanların geleneği bu. Yıllardan beri her düğünde oynanmış, bunun sürmesi taraftarıyım. Gençlerin her düğünde Harmandalı oynaması taraftarıyım, mesela.”

Bu konuda, basına da yansıyan, hani belediyeye de zabıtalara da Datça dışından gelip yerleşmiş bazı vatandaşların telefon açıp “Alo” diyerek bir düğünde ya da bir eğlencede, kutlamada gençlerin davul çalıp oynamasından şikâyet etmeleri var. Baştan beri konuşuyoruz, hani Datça dışından gelip Datça'ya yerleşiyorsan Datça'daki bu kültüre saygılı olmak gerektiğini baştan kabul edeceksin.

“Şöyle bir örnek vereyim: Uzun yıllar belediyenin sosyal medyasının yanı sıra iletişimi ile de ilgilendiğim için şikayet maillerini falan takip ediyordum. Birisi vardı, yıllarca sabırla aynı şikayet mailini gönderdi. Palamutbükü'ne yerleşmişti sanırım. Orada yazlık mı ne almış. 'Her yaz geliyorum. Çevredeki şu kümesin horozun ötmesinden, tavukların gıdaklamasından kurtulamadım. Şu kümesi kaldırtamadım.' diyerek. Çok güzel söylüyorsunuz da o kümes siz gelmeden önce de oradaydı. Organik köy tavuğu, yumurtası, köy sütü arıyorsun ama onları üretenleri yerlerinden kovalamaya çalışıyorsun. Sen buraya bir turist gözüyle, denizine girerim diyerek geliyorsun ama bu insanlar burada hayatlarını devam ettiriyorlar. Arka tarafındaki tarlasında bademini topluyor, çeşmenin, kuyunun kenarında sebzesini yıkıyor, tavuğunu yetiştiriyor falan... Bunları kaldırtmak gibi bir hadsizlik olamaz yani. Bu kafaya karşı benim tepkim. Bu insanların 'savunma' refleksi göstermesine 'Dışarıdan gelene karşı Mikro Milliyetçilik yapıyorsunuz.' denilemez. Tamam, aşırıya kaçıldığı zaman elbette olmaz. Yani, o insanlara kızdığın zaman işte gruplaştığın, arana almadığın zaman olmaz ama bir yere gittiysen sen de birazcık toleransını yanında getir. Büyükşehri buraya getirme. Büyükşehrin öfkesini, oradaki yalnızlık duygusunu, aşırı kuralcılığı buraya getirdiğin zaman, olmaz. Burası, sonuçta Ege ile Akdeniz'in buluştuğu bir yer, hayat daha gevşek, daha yumuşak ritimle akıyor; acelen varsa ne işin var Datça'da? Sistemli yaşamak istiyorsan, deniz kenarı iyice büyümüş, hiçbir özelliği kalmamış ilçelerimiz var. Mesela, git bir Kuşadası'na, dağ taş apartman. Hem apartmanda oturursun, hem de bir sahil kasabasında denizine girersin, eğer böyle bir hayat istiyorsan.”

Tavuk kokusu da tezek kokusu da olmaz! Doğru söylüyorsun!

(Devam edecek)

 




Bu haber 769 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI