|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(On altıncı Bölüm)
MİKRO MİLLİYETÇİLİK, DATÇA'DA SİYASETEN SUNİDİR!
“Mikro Milliyetçilik” konusunda ne düşündüğünü sorduğum Datçalı bir genç (Sait Demirelli), “Datça'da Mikro Milliyetçiliğin suni olduğu, sıradan insanlarda böyle bir duygunun bulunmadığı, bu konunun politik gerekçelerle kanırtıldığı,” şeklinde bir görüş ortaya koydu.
“Siyasi anlamda bakarsan, hakikaten 'suni'dir. Datçalıların bu tarz bir refleksi olsa, Erol Karakullukçu 2 dönem (1999-2009) için Datça Belediye Başkanı seçilmezdi. Şu andaki CHP İlçe Başkanımız (Sezai Öz) Datçalı değil, mesela...”
CHP'nin önceki ilçe başkanlarından Gökhan Sağır da Datçalı değil.
“Evet. Keza Derviş Aslan. Bu insanlar burada partisine ve Datça'ya harcamış oldukları emekle, çabayla, fedakârlıkla bu konumlarını hak eden, oraya uygun görülen insanlardır. Yani, 'Datçalı' diye daha yetersiz, hiç faydası olmamış birini öne geçirme şeklinde işlemiyor hayat, burada. Ha keza, benim en çok anlaştığım, sohbet ettiğim insanların önemlice bir kısmı Datça'da yaşamayı sonradan tercih etmiş olanlardır. Yani, bir yanımız tabii ki dünya vatandaşı olmak durumunda. Sırf 'yerel' olmak, kendi başına bir insanı 'iyi' yapmaz. 'Değerli', 'düzgün' yapmaz; kişilerden bağımsız bir şeyden bahsediyorum. Yani, buraya gelirken iyiliğini, kültürünü, burası için bir şeyler yapma arzusunu, çabasını getirmiş olan bir insan, uğraşan bir insan, Datça için hiçbir şey yapmayan bir yerliden daha yerlidir benim gözümde. Bunlar, ayrı kavramlar ama burada da oluşmuş olan bir kültür var ise bu kültürün global, işte Amerikanvari tek tip endüstriyel turizmin getirmiş olduğu bir kültüre boğdurulmaması gerekir. İkisini ayırt ettiğimiz zaman, durum netleşir. Ben, o yönden baktığım zaman, kültürel anlamda Mikro Milliyetçiliği anlarım ve savunurum. Siyasal, ekonomik, işte insani bazda baktığın zaman bana göre insanlar ikiye ayrılır: İyi insanlar, kötü insanlar. Olay, budur.”
DATÇA, UFACIK BİR KASABA. ETİ NE, BUDU NE?
Sormak ve ne düşündüğünü öğrenmek istediğim bir konu daha var: “Datça'da genç” denilince, biz kimleri anlıyoruz? Benim gibi bir nedenle Datça'ya gelip yerleşen yüzlerce ailenin çocuklarını anlamıyoruz; çünkü bizim çocuklarımız geldiğimiz yerlerde kaldılar ya da hayatlarını nerede devam ettiriyorlar ise oradalar. Peki, kimi anlıyoruz? Senin gibi öteden beri burada yaşaya gelmiş veya oldukça uzun bir süre önce inşaat sektöründe ya da bir başka sektörde çalışmak için Datça'ya gelmiş, çocukları burada doğmuş ya da büyümüş ailelerin çocuklarını anlıyoruz. 2021'den, yani pandemiden sonra Datça'ya gençler de yoğun bir şekilde gelmeye başladı ama onlar şimdilik kaldıkları evleri Home Office olarak kullanıyorlar. Bir 5 yıl sonra Datça'da “genç” kavramını tartışırken belki daha kozmopolit bir gençlikten söz edeceğiz ama şu an dahi “genç” denilince o boyutta anlamıyoruz ve tartışmıyoruz. Öncelikle bu konuda hemfikir olmalıyız.
Peki, “Datça'nın yarını” denilince ne anlıyoruz? 70 yaşına gelmiş benim ve benim yaştakilerin yarınını değil, bugün 20'li yaşlarda olan gençlerin yarınını anlıyoruz. Bu konuyu tartışırken de gerçekte o gençlerin geleceğini tartışıyoruz.
Bu konuda bir sıkıntı var mı? Bence, var!
Benim gibi bir nedenle Datça'ya gelip yerleşmiş ya da ikametgâhını hala buraya aldırmamış olsa da burada yaşamaya devam eden pek çoğumuz çok farklı konularda eleştiri yöneltirken galiba pek gerçekçi değiliz. Diyelim ki belediyeyi, mesela belediyeye personel alımını, yerli halkı, gençleri, işletmeleri ve daha pek çok konuyu eleştirirken biraz afaki düşünüyoruz ve konuşuyoruz gibi geliyor, bana. Yani, bir şeyi hayal ediyoruz, hayal ederken de var olan gerçekliğin çok ötesinde beklentilerimiz oluşuyor ve o beklentiler çerçevesinde değerlendiriyoruz, Datça'da olup biten her şeyi.
Benden genç ama bugün Datça'da yaşayan gençlerin “abisi” konumundaki birisi olarak bu konuda neler söyleyebilirsin?
“Şöyle bir örnek vereyim: Benim kızım İzmir'de çalışıyor. Okulunu bitirdi. Bitireli 1,5-2 yıl kadar oldu. Hem psikolojiyi hem de sosyolojiyi bitirdi ama psikoloji alanında devam etmeyi tercih etti. Hem İzmir'de bir poliklinikte danışmanlığı kabul etti, hem de İzmir'in, belki, bildiğim kadarıyla Ege Bölgesi'nin tek üstün zekâlılar eğitim merkezinin psikoloğu olarak çalışıyor. Şimdi bu kız Datça'ya nasıl gelsin? Bazı meslekler, burasının dönüşümüyle de ilgili. Yani, burada mesela bir klinik açsa ve danışan kabul etmeye başlasa, yerlinin kafasındaki 'psikoloğa danışma, destek alma' tedirginliğini kırması mesela, henüz erken. Sonradan gelip yerleşenlerde, Türk insanında bile sıkıntı. Evet büyükşehirde şehrin kalabalığı içerisinde fark edilmiyorsun ama burada işte 'Bilmem kim psikoloğa gidiyormuş' denildiği zaman direkt o 'tımarhanelik' muamelesi görür. Oysa batıda herkesin bir psikoloğu, avukatı vardır. Çünkü insanlar her yükü kendi taşımak zorunda değildir. Hastanelik düzeyde değilsen eğer, bu tip sağaltıcı desteklerle ya da seni daha ileriye taşıyan, işte spor koçu, eğitim koçu, atıyorum sana yaşam koçu gibi destek veren uzmanlar vardır. Mesela, sınav koçu sınav arası çocuğun takıldığı yerleri, endişe duyduğu şeyleri vs. analiz eder ve çözüm önerileriyle çocuğun başarısını artırır. Bu tarz spesifik alanlar da var ama böyle bir kasabada onun henüz karşılığı yok. Pek çok iş dalının karşılığı yok. Yani, bu yüzden gençleri dışa çok kaptırıyoruz. Hayatlarını Datça dışında kurmak ve devam ettirmek zorunda kalıyorlar. Bari burada kalanlara bedenen olsun, ofis türü olsun alanlar açabilelim. Bunda da bir yanlışlık görmüyorum. Yani, oy istemeye gittiğin, vergisini topladığın, günü geldiğinde ceza kestiğin, arazisinden, tarlasından kamu için pay aldığın, kamulaştırma yaptığın ailenin çocuğu için gelecek kaygısına biraz omuz ver. Bunu da yapmayacaksan eğer, bu kadar ruhsuz işlemez hayat ya. Karşılıklıdır her şey. Buradaki insanların çocuklarıyla ilgili endişelerine verebildiğin kadar çözüm cevabını verebilmen hem doğal hem de olması gereken bir şeydir diye düşünüyorum.”
Yani, bu konularda biraz negatif bir bakış var, sosyal medya paylaşımlarında filan. Onu hissediyorum, görüyorum.
“Ufacık bir kasaba Türkiye'nin geri kalanının bütün gencinin istihdam sorununu çözmek için bir enstrüman olamaz yani, eti ne budu ne ki yarımadanın?”
Asıl sorun o!
“Kendine yetemiyor ki. Dışarıdan, Türkiye'nin alakasız yerlerinden iş aramaya gelmiş gençlerin buradaki gençler ile aynı şekilde muamele görmesi kulağa çok demokratik ve hakkaniyetli geliyor ama olay öyle değil bence ya. Yani 2 senedir burada yaşıyor ise birisi, organik de bir dialog içindeyse bir kurumla, verdiğim örneklerde olduğu gibi vergisini veriyor, cezasını ödüyor, gerekirse tarlasından vazgeçiyor yol geçsin diye, bir kuyu açılacak el koyuyorsun tarlasına vs... Daha birçok yön var yani, sadece 'işte ben yol yaptım, köprü yaptım' değil yani, senin de o insanlardan almakta olduğun şeyler var. En başta da mesela 'oy'. Bu durumda, bunun karşısında bu tarz jestlerin olmasını ben çok abes bulmuyorum.”
(Devam edecek)