|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Otuzuncu Bölüm)
AVRUPA BİRLİĞİ UYUM SÜRECİ SÖNÜMLENİNCE, KENT KONSEYİNE İLGİ DE AZALDI
Buraya kadar anlattıklarından çıkardığım, merkezi yönetim, kent konseyini Avrupa'ya uyum birliği çerçevesinde gündeme getirdi, dolayısıyla Avrupa Birliği'ne katılım süreci şu ya da bu nedenle sönümlenince, merkezi yönetimin kent konseyine ilgisi de azaldı. Doğru mu anlamışım?
“Evet. Bir de şöyle, ilk başta gömleğin ilk düğmesini hatalı iliklersen diğer düğmeler de aynı şekilde hatalı iliklenir. Çok hızla çıkartılmış olan, üzerinde çok düşünülmemiş olan bir yönetmelik sonrasında iki kez revize edildi ama o revizeler de sadece kent konseyinin belediyeden nasıl bir para koparabileceğini belirleyen şeylerdi; yüzdesi, miktarı, nasıl ödeneceği, kullanım nitelikleri hala bulanık. İşte 'Belediyeler, kent konseyleri için yıllık bütçesinden pay ayırır.' Ne kadar ayırır? Yüzde beş mi? Yüzde bir buçuk mu? Yüzde yarım mı? Bazen bu oranlar bile çok ciddi rakamlar yapar. Peki, bu parayı ayırttın belediyeye, tut ki ikna ettin. Herkes çok iyi niyetli. Çatlak ses yok. Herkes tam bir uyum içerisinde. İyi de kent konseyinin bu parayı harcama yetkisi yok ki. Şöyle olabiliyor: Proje bazında, bileşeni olan derneklere, kuruluşlara aktarılmasını sağlayıp bu parayı parça parça kullanması şeklinde ilerlenebiliyor. Atıyorum sana, bileşeni konumundaki Çevre Derneğine, Eğitim Gönüllülerine, Çağdaş Yaşama, Yarınlar Umut Derneği'ne, çocukların mutlu edilmesi için işte atıyorum yaz okulu kurulması için, bir yerde çevre kampanyası yapılması için falan gibi alt bileşenlerine kullandırtabiliyorsun ama kent konseyi başkanının o parayı hesabına yatırıp da ondan sonra kesilen faturaya karşı İbana para atması yok yani. Bunu yapamazsın. Çünkü sen sadece, eskiden özellikle 80'lerdeki, 90'lardaki çevre hareketlerinde 'vaka' bazlı yapılacak olan bir protestoda ses çıkarmak için birçok çevre derneğini, işte vakfı, kurumu vs... bir araya getirip de tek bir sözcü olarak olayı yönetmek üzere kurulmuş dernek olmayan ama adı sanki ortada tüzel bir kişilik varmış gibi oluşturulmuş olan yapılar vardı. İşte Ören Termik Santralinden tut da Dalyan'daki Carettaların korunmasına kadar... Bu da şöyle bir şey olmuştu: İşte, Doğu Akdeniz Çevre Gönüllüleri, işte atıyorum Ören Termik Santral Karşıtları Platformu, Sekreteryası, İnisiyatifi... gibi oluşumlar vardı. Baktığın zaman, birçok bileşeni var ve bunların çatısı, işte bu platform, sekreterya, inisiyatif, gönüllüleri, platformu... gibi olan bir yapı tarafından seçilmiş temsilciler kurulu var. Sözcüsü var. İşte bir tane koordinatörü var. Onlar basına demeç veriyor, gerekli yazışmaları yapıyor vs. ama işin aslına baktığın zaman ortada bir yapı yok. Kent konseyi bunun birazcık daha cilalanmış hali aslında.”
KENT KONSEYİNİN GÖREVİ, YEREL YÖNETİM İLE SINIRLI OLMAMALI
Bu noktada kent konseyi üzerinde konuşmamız gereken bir diğer nokta, kent konseyinin ortaya çıkışıdır. Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde ülkemizde merkezi yönetim tarafından kabul ve ilan edilen kent konseyi hangi ülkede ya da ülkelerde ilk olarak gündeme gelmiş ise muhtemelen keyfiyetin bir ürünü olarak değil, bir ihtiyaca cevaben ortaya çıkmıştır. Bu konuda neler söyleyebilirsin?
“Şu an dünyanın en yaşanılabilir ülkeleri olarak kabul edilen kuzey Avrupa ülkelerindeki duruma baktığımız zaman, Almanya, Belçika, Hollanda'yı falan da bu ülkelere dahil edebiliriz, Akdeniz ülkeleri o kadar değildir, Avrupa'nın orta ve kuzeyindeki ülkelerde kişilerin dernek üyeliği geleneği, uygulaması, alışkanlığı çok yüksektir; ortalama 8-9 derneğe üyedir her bir vatandaşı. Bunların bazıları çok küçük, işte atıyorum sana lokal düzeyde langırt turnuvası düzenler vs yapar, bazıları çevre derneğidir, bazıları trekking, doğa ile uyum, bazıları işte dans kursudur... falandır. Yani, kişilerin yaşamında karşılık bulan detaylara göre 8-9 tane birden derneğe üyelerdir. Bu tür bir sosyalleşmede bu derneklerin bir araya gelerek toplumdaki karar alıcılar üzerinde etkili olma çabası çok anlaşılabilir bir şey. Bizim ülkemizdeki derneklerimizin önemlice bir kısmı ise lokal açmak, işte denetimden kurtulmak vs. gibi bazdadır; Kanarya Sevenler Derneği'nden, atıyorum Anadolu'da İçme Suyunu Dağlardan Getirme Derneği'nden tut da çok lokal kafalarda işler. Bu derneklerin merkezi yönetime, yerel yönetime muhalif olması, yönlendirici olmaya çalışması derneği kuranların bile aklına gelecek bir şey değildir. Onlar kendi işine bakar. Kent konseylerinin görevi, toplum adına karar veren iki kurumu denetlemektir. Kent konseylerine hep 'Kent konseyi belediyeyi denetler, sorgular, eleştirir, öneride bulunur vs.' ama kent konseyi aynı zamanda kaymakamlığı ve diğer devlet kurumlarını da aynı şekilde ele alabilir. Onlar üzerinde de benzer bir görevi yerine getirebilir.”
Yani, kent konseyinin görevi sadece yerel yönetim ile sınırlı değildir. Yereldeki bütün kurumlardır.
“Evet. Toplumun gidişine karar veren büyük yapıları sivil gözle denetlemektir. Kent konseyinin bileşeni olan derneklerin her birinin durumu değişebiliyor. Ağırlık olarak çevre ve turizm üzerinden gittik ama bileşenleri içerisinde çok alakasız dernekler de olabilir. Mesela, bir yerin koruma derneğidir, yerel yönetim o derneğin bulunduğu yeri moloz döküm yeri yapmaya karar vermiş olabilir vb. Tek başına hareket ettiğinde ya da kaldığında bu derneğin sesi çıkmaz ama hepsi bir arada hareket ettiği zaman, sorunu kent konseyine taşır. Kent konseyi genel kurulunda ya da meclislerinde konu ele alınır. Bileşenlerden ya da düz vatandaşlardan gelen eleştiriler bile kent konseyince gündeme alınmaya, tartışılmaya değer bulunur ise tavsiye ve uyarı niteliğindeki bir metinle ilgili kuruma ulaşır. Onu takip eder. Sonuç almaya çalışır. Kent konseyi, eski yıllarda daha güçlüydü tabii ama şu anda herhangi bir kurumun kent konseyini ne kadar ciddiye alacağı konusunda biraz karamsarım.”
ÜLKEMİZDE DERNEKLEŞME BİLE CUMHURİYETTEN SONRA VARDIR
Belki doğu toplumlarında da benzer özellikler olabilir, bilemiyorum, bizim toplum, Türkiye vatandaşı, devlet hiyerarşisi dışında kurulmuş örgütlenmelere biraz çekimser ve negatif mi yaklaşıyor?
“Hep şu örneği veriyorlar: 'Osmanlılarda vakıflar vardı' falan. Vakıflar, çoğu zaman 'Hayır amaçlı' gibi gözükseler de, dünyada da öyledir, padişahın gözünün önünden mal varlığını biraz daha güvenli bir yere kaydırma, işlevi görürler.”
Mülk sahibi, mülkünü kendince güvence altına mı almaya çalışıyor?
“Yani yine senin denetimindedir, kontrolündedir, çoğu zaman yine sen onaylarsın falan ama 'para benim değil ki' durumu olur. Mesela, şu an dünyanın en büyük vakıflarından bir tanesi Melinda ve Bill Gates Vakfı'dır. Gates Vakfı, Afrika'daki susuzluktan eğitim sorununa, işte Sudan'daki kız çocuğu sünnetinden tut da Hindistan'daki kast sistemine kadar tüm dünyanın 'Tabii ki bu yanlış' dediği konularda paralar harcıyor ama esas büyük kısmı şu, vakfın yöneticisi yine Bill Gates, daha sonra çocukları olacak, çocuklara kalması şartıyla, ona göre tüzükler hazırlıyorsun, yöneticisi de karar vericisi de onlar olması şartıyla ve vakfın bütçesinden çok ciddi paylar da bu insanların yaşaması için ayrılıyor falan. Bir şekilde vergiden kaçırıp, çoluğu çocuğu garanti altına alma da var, vakfın asıl amacında, hayırseverlik kisvesi dışında. Yani, Osmanlı'da vakıflar Leylek Hastanesi yaptırmaya kadar ilginçlikler sergilemişler. Çocuk hastaneleri, şunlar, bunlar, aşevleri falan var tabii ki yapıyor ama mesela mal varlığının onda üçüyle bu tip işler yapıyorsa geri kalan mal varlığının dönüşünden gelen rant gene kurucunun aileleri tarafından bir şekilde kullanılıyor.”
Yani, bizde “örgütlenme” geleneği yok mu?
“Yok abi. Dernekleşme, Cumhuriyetten sonra var. O da korka korka, suya sabuna dokunmayan dernekleşme şeklinde. Dünyada da çevre hareketlerinin, işte kadın, feminist hareketlerin, hayvan hakları gibi mücadelelerin yükselişleri de anca 70'lerdir.”
İMECE, İŞLEYEN BİR ÖRGÜTLENME BİÇİMİ DEĞİLDİR
Bu noktada, kafama takılıp duran bir konuyu sana da sormak istiyorum. Sol söylemdeki komün, meclisleşme vb. örgütlenme biçimlerini sorgularken, bu örgütlenme biçimlerinin kökeninin 'imece' olduğunu düşünmüşümdür. İmece, Anadolu ve Ortadoğu ülkelerinde binlerce yıldır sürüp gelen bir gelenektir. İmece, sadece devletin bir yeri, bir yolu... yapmak için hani Cumhuriyet'in ilk yıllarında çokça olduğu gibi “zorunlu bir çalışma biçimi” değildir. Ne düşünüyorsun?
“İmece, köyde kendiliğinden oluşan bir imece, var ama bunun zannedildiği kadar çok yoğun olduğunu düşünmüyorum; kişisel yardımlaşmadan bahsetmiyorum. 70'lerde bile para dönmezdi burada. Herkes birbirinin işine yardım ederdi. O koşullarda buna mecbursun.”
Bu, bir örgütlenme biçimi değil mi?
“Değil.”
İmece, bir örgütlenme biçimidir.
“Elbette ama işleyen bir örgütlenme biçimi değildir. Genellikle bireysel, aileler arası olan bir olaydır. Bütün köy bir anda kalkıp, bir şey yapmaya karar verip de işini, gücünü bırakması vakaları ayda, yılda bir çok zaruri durumlarda mecburiyetten kaynaklıdır. Mesela, sana başka bir örnek vereyim, hatta dedemin lakabını alması ordandır. 'Datça-Marmaris yolu imece ile açıldı' denir. Hayır, Datça-Marmaris yolu 'angarya' yoluyla açıldı.”
DEDEMİN LAKABI, “YANGAZ ESE”DİR
Şu an kullanılan yol mu?
“Hayır. İlki, Muğla Valisi Özer Türk dönemindeki, 70'lerdeki. Datça-Marmaris yolu angarya ile açıldı, 'angariye' denir. Kaymakamlık, haber gönderir, 'Şu gün, şu saatte köyde eli alet tutan herkes hazır olacak. Bineceğiz kamyona, traktöre Datça-Marmaris yolunu açmaya gideceğiz. Bu muhtemelen de 15 gün sürecek. Ona göre hazırlıklı olun.' diye. Gitmesen, evden alırlar. Yine de gitmezsen, ceza verirler. Ceza da zaten, para dönmediği için yıkım demektir. O seneki harmanda buğdayının epeyini bi satıp, edip, ağaya verip bir şekilde onu kapatmak zorunda kalıyorsunuz falan, angaryaya gidiyorsun. Dedemin lakabı, 'Yangaz Ese'. Ege'de 'yangazlamak' diye, 'işten kaytarma' anlamında bir deyim vardır.”
Egeliyim ama hiç duymamıştım.
“Dedem tembel birisi de değildi. Bu angarya işlerini değil, 8 sene askerlik yapmış, gitmiş Çanakkale'de süngü takanlar vardı hani, adı geçenler arasında var...'
Senin bu konudaki bir paylaşımını görmüştüm.
“En son Büyük Taarruzda askerliğini bitiriyor. 8 sene bu. 8 sene boyunca çocuklarına bakan, her şeyi döndüren ninem. Ninem yeni, goca ninem, annemin ninesi, hayatta kalmak için şüpheci ve her zaman dikkatli olmak zorunda kalmış. Dedemin de askerlikten kalma bir çakmağı var. Çakmak yamuk, yumuk, bozuk, ne zaman bu tarzdan bir angarya işi salınacak olsa, 'işte Reşadiye'ye su getirilecek, işte Datça-Marmaris yolu açılacak, işte Datça'ya liman yapılacak, vapur yanaşacak' falan gibi iş olduğu zaman, bütün köyün erkekleri toplanıp gidiyor. Jandarma başlarında, işte kaymakam öbür tarafında atının üstünde falan. Homurdana, homurdana gidiyorlar, yapıp dönüyorlar ve belli aralarda sigara molası veriliyor. Yemek dışında öğleden önce bir, öğleden sonra bir sigara molası. Dedem, hep o çakmağı götürmüş. O kadar bıkmış ki zorla çalıştırılma duygusundan, çakmağını çakıp çakıp sigarasını yakmaya çalıştığını görenler 'Hala bu kavlı çakmakla mı tutuşturmaya çalışıyorsun?' derlermiş. Sinirinden ''Biraz daha oturayım' diye düşünen dedem, 'Yine yangaz çakmağını getirmişsin' diyenlere 'O yangaz çakmağı değil, angariye çakmağı' falan dermiş, aralarında gülüşürlermiş. Oradan, 'işten kaytarıyorsun' anlamında 'Yangaz' diye lakap takmışlar. Halbuki dedem günün 24 saati çalışan birisiydi. Sırf o zorla çalıştırılma duygusundan kaynaklı hoşlanmazmış.”
(Devam edecek)