Bugun...



Osman Akın ile Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (32)


facebook-paylas
Tarih: 11-03-2026 00:16

Osman Akın ile Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (32)

MEHMET ERDAL

(Otuz İkinci Bölüm)

KENT KONSEYLERİ, İLK BAŞLARDA CİDDİYE ALINIRDI

Şimdi tekrar kent konseyine dönelim. Kent konseyinde sekreterliğe ilk başladığında Datça Belediye Başkanı kimdi?

“Erol Karakullukçu.”

Kent Konseyi Başkanı?

“İlk başkan, Orhan Keskinsoy idi. Sonra Bülent Sancaktar, ondan sonra Tülay Özbek, sonra Hayriye (Yılmaz Balkan) hanım oldu, iki dönem.”

Sonra Çiğdem (Canbey) hanım oldu.

“Çiğdem hanım, evet, Çiğdem olduğunda ben bıraktım. 15 yıl kadar görev yaptım. Üzüldüğüm şey şu: Kent konseyleri ilk başlarda herhangi bir örgütlenmeye tavsiyede, şikayette yol göstericilikte bulunduğunda ciddiye alınırdı ve hani güzel bir deyim vardır ya 'Kimsesizlerin kimsesi'...”

Cumhuriyet için söyleniyor (28 Ekim 1923/Mustafa Kemal) ve doğru bir tanımlamadır.

“Normal koşullarda ciddiye alınmayacak, çözüm üretebilecek küçük ve gücü olmayan derneklerin kendi temsil ettiği insanların sorunlarını daha büyük bir destekle, güçle gündeme getirebilmelerini sağlıyordu. O yönden güzeldi. Küçük bir mahalleyi güzelleşme derneğinin ciddi bir sorunu var ama bir yere gittiği zaman 'Aaa bakarız' falan denir ama kent konseyi olarak gittiğin zaman sen tüm bir çatı örgütü adına bu kararı alıyorsun. Alınan karar, kent konseyi yürütme kurulundan geçiyor. Karara bağlanıyor. Tutanağı tutuluyor. Ondan sonra sen resmi görüşmeyi yapabiliyorsun; o başka. Şimdi bu resmi yazışmayı sadece meramını anlatmak, vatandaş dilekçesi gibi yapabiliyorsun. Yani bir bütçen, hareket alanın, bu tarz bir tüzel kişiliğin yok ve yazdığın devlet kurumları sana cevap vermek zorunda değil, çoğu zaman.”

KENT KONSEYLERİ, DERNEKLER MASASINA BAĞLIDIR

Fiiliyatta kent konseylerini “muhatap” görmüyorlar mı?

“Fiiliyatta şirin görünmek isterse yazar ama değilse senin tüzel kişiliğin olmadığı için kaale almayabilir yani, böyle bulanık bir durumu var kent konseylerinin. Kent konseyleri, ilk zamanlarda dernekler masasına bağlıydılar.”

Şimdi de öyle.

“Muhtemelen hala öyle olabilir.”

Kongrelerde sorun çıkınca, “Nereye bakalım?” deniyor ve “Dernekler Kanununa bakalım” deniyor.

“Kongre toplanması, işte yıllık rapor vs. falan şeklinde tıpkı dernek gibi muamele görüyorsun. İşin içerisine maddi bir durum girmediği için, devlet kent konseylerine çok abuk subuk kararlar almadığı sürece, işte “Datça'yı ana karadan ayırıp bağımsız federal bir yer yapacağız” gibi saçmalamadığınız sürece çok da bakanlık (İçişleri Bakanlığı) senin işleyişin ile ilgili müdahil olmuyor. Çünkü böyle bir durumda işte sivil topluma, gücü olmayan bir yapıya baskı yapar görüntüsü vermek gereksiz bir yıpranmaya yol açar ama 'Kent konseyleri tüzel kişilik sahibidir ve ayrı bir pozisyonu vardır, kanun hükmünde kararnameyle belirledik. Bundan sonra bütçe oluşturabilirler. İşte mekan işletebilirler, kredi çekebilirler. Proje sunarak Avrupa Birliği'nden fon, destek bulabilirler. Eleman çalıştırabilirler...' denildiği ve bunların netleştirildiği zaman, o zaman seyret sen tantanayı, ki öyle durumlarda o derneklerdeki kişilerden seçilecek yönetimlerden çok güzel yolsuzluklar çıkar diye tahmin ediyorum. Şu anda Aytekin (Erdoğan) böyle bir paraya dokunma şansı olmadığı için tertemiz bitirir. En fazla, 'Çok etkisi olmadı. Çok da sonuç almadı' falan dersin, geçersin. Ya da 'Çok başarılı oldu. Şuradaki şeyi durdurdu. Sorunu çözdü. Işte şöyle projeler getirdi. Alt meclisleriyle belediyeyi ve diğer kurumlara önerilerde bulundu ve o öneriler uygulanınca Datça daha iyi bir yer oldu' falan. Sadece, kahraman geçersin ama resmi yapılanmaya dönüşme durumunda çok civcivli olur, o işler.”

ÇALIŞTIĞIM KENT KONSEYİ BAŞKANLARI, GÖREVLERİNİ HAKKANİYETLİ YAPTILAR

Şimdiki Datça Kent Konseyi Başkanı Aytekin hariç demin saydığın Datça Kent Konseyi Başkanlarının hepsi Datça Belediye Meclis Üyesi. Neden böyle? Böyle bir yasa yok.

“Tülay Özberk, belediye meclis üyesi değil.”

Bilmiyordum. Başkan olduğunda kent konseyi bileşenlerinden bir derneğin, odanın temsilci miydi?

“Mimarlar Odası Temsilcisiydi sanırım.”

Bülent Sancaktar?

“O, otelciler derneği.”

İkisi belediye meclis üyesi değil ise Datça'da fiiliyatta “Kent konseyi başkanları belediye meclis üyelerinden olur” diye bir kural yok o zaman?

“Hayriye Hanım da Orhan Keskinsoy da belediye meclis üyeleri olmalarına rağmen, uygulamalarda hiçbir zaman 'Belediye başkanı kızar mı? Belediyeyi eleştirsek yanlış mı olur? İçinde biz de varız' gibi yaklaşmadılar. Eğer, kent konseyi yönetimi bir karar aldıysa, bir soruna parmak bastıysa hakikaten somut olarak bütün yönleriyle o konunun düzeltilmesi gerekiyorsa çatır çatır belediyeyi eleştiren, yanlış yapıldığını söyleyen, değiştirilmesini talep eden kampanyalara, yazılara, oluşumlara destek verdiler. Bu yönden, çalıştığım kent konseyi başkanlarının işlerini son derece adil ve neyi temsil ettiklerini bilerek yaptıklarını söylemeliyim. 'Başkanın oradaki kuklası da başkanın sözünden çıkartmıyor bu grubu' gibi hiç olmadı işleyiş.”

Yani “başkana yaranma politikası” izlemediler?

“Yok. O konuda tanığım. Haksızlık edemem. Başkanla ters düştüklerini de bilirim Keskinsoy'un da Hayriye hanımın da.”

Hayriye Hanım konusunu soracağım.

“Başkanın böyle sitemkar bakışlarına, arada laf dokundurmalarına maruz kaldığını hatırlarım. 'Yani bu kent konseyi de bizi çok yoruyor' falan gibisinden ama kent konseyinin işi o zaten, öyle olmak durumunda. Orası bir hobi bahçesi değil. Benim son dönemimde 65 tane falan bileşen vardı.”

KENT KONSEYLERİ SADECE BELEDİYELERİ DEĞİL RESMİ KURUMLARI DA ELEŞTİRMELİ

Şimdilerde çok daha fazla.

“Bütün bu bileşenler kendi açılarından bir sorunu ele alıyor, bir talepte bulunuyor falan. Bütün bunlarda kent konseyi yönetiminin ve başkanının rolü topu yumuşatıp da karşı tarafı incitmeyecek şekilde yumuşak pas vermek değil. Bazen de gol atacaksın; yani, bu budur. Yalnız, şu var: bu golü hep belediyeye atmaya çalıştılar. Yani esas muhatap, şehrin işleyişini yürüten ana kurum belediyedir ama devlet daireleri de var. Kaymakamlık da var, bu işin içerisinde. Yani onların da hatalı uygulamaları olabiliyor. Hatta bunlar üzerinde Ankara'dan gelen, Datça için çok olumlu olmayan, işte Kargı Koyu'nun imar planlarından tut da SİT alanlarının kaldırılmasına kadar milyon çeşit merkezi uygulama bu kurumlar eliyle Datça'ya yaptırılıyor. Bu kurumlarda çalışan insanların günahı yok. Kesinlikle bu kurumlarda çalışan, atanmış devlet görevlisini eleştiremem; onlar üzerinden bu işin yürütülmesi gerek, öyle de oluyor. Ama kent konseyi bu uygulamayı yapanların vasıtasıyla karar alıcılara 'yapmayın' demek durumunda.”

Diyor mu? Demiyor.

“Az diyor.”

DEVLETE “BABA” OLARAK BAKIYORUZ AMA BELEDİYEYE ÖYLE DEĞİL

Sırası geldi, bunu da sorayım. Neden? Açık konuşayım: Bu konuda Datça'da ciddi bir sıkıntı var. Bizim milletimiz belediye önüne gitmeyi çok seviyor ama kaymakamlığın önüne gitmeyi hiç sevmiyor. Neden? Bu konuda senin yorumun ne?

“Bin yıllık devlet-toplum ilişkisindeki baba-oğul ilişkisi gibi yani 'Devlet Baba' olarak bakıyoruz ama belediyeye öyle değil. Belediyeyi, ben seçmişim; başkan. Kaymakam beye bu şekilde hitap edemezsin. Çünkü o gelenekte bir hiyerarşi vardır ama sen seçmiş olduğun insanla arandaki hiyerarşiyi çiğneyebilirsin. İster dernek ol, ister atıyorum herhangi bir amaçla kurulmuş olan işte sekreterya, inisiyatif, platform ol, isterse devletin 'kur' dediği için kurulmuş olan kent konseyi ol, bu hiyerarşiden kendini muaf tutamıyorsun, maalesef. Yani, belediyenin seninle ilgili taraflı bir şeyin de basını yanına alabilirsin mesela. Kamuoyu oluşturabilirsin. Gazeteyi kullanabilirsin. Sosyal medyayı kullanabilirsin ama devletle, devletin buradaki temsilcileriyle bu tür bir durumda, kişileri gene bu durumdan azade tutuyorum, ilginçtir, Datça'ya gelen kaymakamların çok çok az kısmında bu ceberrutluğu sezdim. Şu andaki kaymakam da dahil olmak üzere, ondan önceki, üç tanesi dahil olmak üzere hep Datça'nın kültürel ve insani iklimini anlayarak hareket ettiler.”

Bu, Datça Emniyetinde de görülüyor. Emniyet mensupları da çok toleranslı hareket etmeye dikkat ediyorlar.

“Yani 'hot zot' şeklinde değil de işte koruması olmadan halkın arasına karışıp pazara alışverişe gidip, gerektiğinde işte bir yerde bir yemek yiyip falan, denize girip...”

ULA'DAN SONRA ASYA, ORTADOĞU BAŞLAR, BUNU HİSSEDERSİN

Eşi ile pazara gidiyor.

“Bu tip idareciler. Bunlar, ceberrutluk duygusunu bir biçimde ortadan kaldırıyor. Tersini yapabilir mi? Yapabilir. Çünkü, hadi turizmle, işte sosyal demokrat yönetimle, modernlikle falan hafif bir Avrupaileşmemiz var ama buradan 100 km sonra Asya başlar. Yani, Ula'dan sonrası Ortadoğu ve Asya başlar, hissedersin. Yani, oradaki hem devletin vatandaşa hem de vatandaşın devlete bakış açısını sezersiniz. Yani oradaki diyalogla buradaki kadar göz hizasında yürümez. Bu içselleştirilmiş bir durum. Burada da her ne kadar karşısındaki insan ile sakin sakin, tatlı tatlı konuşup kaymakama, işte mal müdürüne, orman müdürüne, jandarmaya derdini anlatıp yardım isteyip, sorunu iletip bir şekilde diyalog kurabiliyorsun ama belli bir tonu, tınıyı zorladığın zaman 'acaba ?' hissiyatı başlayabiliyor; sosyolojik bir şey. Ben bunu nice yıllık, 55 yıllık gözlemimle, okuduğum kaynaklarla, Türkiye'nin birçok yerinde bulunmuş olmamla söyleyebilirim. Senin de bundan aşağı değildir, devlet-toplum-insan ilişkisine dair gözlemin. Bundan kaynaklı belediye önünde pankart açmak kolay, güzel, ses getirici ve basın da hemen gidiyor ama tersini uygulamak, halen daha bir tık zor, diye düşünüyorum.”

Psikolojik olarak çekiniliyor.

“Öyle.”

BELEDİYELERDE MERKEZİ YÖNETİMDEKİ GİBİ HİYERARŞİ YOKTUR

Ne denilirse denilsin, işin aslı böyle, işin içerisinde olanlardan birisi olarak söylüyorum. Belediye önüne gidildiğinde en fazla ne olabilir? Başkan, Aytaç başkan sinirlerine hakim olan birisi gerçi, kabul ediyorum, belki size bağırır çağırır ve bir tartışma yaşanır ama kaymakam önüne gidildiğinde karşınıza otomatikman emniyet çıkacaktır. Yani sen orada copu göreceksin.

“Belediyelerin merkezi yönetimdeki gibi bir hiyerarşisi yok. Yani, Muğla Büyükşehir Belediyesi Datça Belediyesi'ne yardımcı olur, sorunların çözümünde kaynak yaratır falan ama büyükşehrin ilçe belediyesine emir vermesi, azarlaması pek görülmüş bir şey değildir. Bu tarz bir iletişim şekli yoktur. Yani senin üst kurumun büyükşehir ya da İçişleri ya da Ankara değildir. Sen, burada seçilmişsin, burada hareket edersin. Seni bağlayıcı yasalar vardır. Hesap verdiğin kurumlar vardır. İşte Adalet Bakanlığı'ndan İçişleri'ne kadar müfettişler vardır. Denetim kısmı ayrıdır ama işleyişte sana çizilmiş çerçeve içerisinde baya bir özgürsündür. Kaymakamlıkta bağırıp çağırmak, onun da hesap vermesi gereken daha da yukarı, çok yukarıya kadar giden bir silsile var. O zincire muhatapsın aynı zamanda. Belediyede öyle bir şey yok ki. Belediyenin bir üstünde, yani o sorunu en fazla şikayet bazında Ahmet Aras'a taşırsın. Ahmet Aras da 'Ya başkanım, yapsak mı? Yani yapamıyorsanız biz de devreye girelim ve şunu halletsek mi?' şeklinde der.”

Şunu yap” demez ama vali kaymakama diyebilir. İl emniyet müdürü ilçe emniyet müdürüne “Şunu şöyle yapacaksın” dediğinde “Hayır. Yapmam” diyemez.

“'Bu bize kötü yansır. Bunu hemen halletmemiz gerekir' denildiği zaman, oradaki o hiyerarşi gerekeni yapar. İşte bu tür hiyerarşik durumlardan kaynaklı olarak, kent konseyleri bu kanalı eleştirmede bir tık frene basmak zorunda kalıyor. Bu, budur!”

(Devam edecek)




Bu haber 662 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI