|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Sekizinci Bölüm)
EROL BAŞKAN ÇOK DEMOKRATİKTİ, FİKRİMİZİ ÇOK SORARDI
Datça'da ilk zincir market Migros muydu?
“Evet, Migros idi ve '3 M' olarak, kocaman açıldı. Diğerleri, çok sonra geldi. Datça pazarının kar edeceğine inandıktan sonra geldiler. Migros, uzun zaman muhtemelen kar bile beklemedi buradan.”
Yapılan inşaatın maliyetinin çıkması lazım falan. Burası kaç yıllığına verildi ya da Migros'a tamamen mi verildi?
“Onu hatırlamıyorum. Ortak tapuyla Migros'a verilmiş olabilir.”
Bu söyleşileri okuyan birileri belki bu konularda bildiklerini yazar ve kamu ile paylaşırlar.
“ Şu anda, muhtemelen bütün başkanların aklından geçen 'Garaj ile birlikte belediyenin yerini komple Migros'a devredip, 4-5 M yapılması karşılığında bizi daha başka bir yerde yeni ve daha büyük bir belediye binasına geçirmek' gibi bir düşünce olabilir ama ekonomi o kadar dönmüyor ki o bir şans, bir tesadüf idi, o zaman bu şekilde yapılabilmişti. Şimdi böyle bir öneride bulunulsa Koç Holding olaya nasıl bakar bilmiyorum ama belediye binası, garaj, Migros hepsi bir arada oluşuyla falan Muğla'nın hiçbir ilçesinde, Muğla Büyükşehir, Muğla merkez dahil olmak üzere böyle bir bina, böyle bir teknoloji, böyle bir modern çalışma ortamı yoktu. Biz resmen Avrupai, Amerikanvari bir plazada çalışır gibi çalışıyorduk.
Bu durum motivasyona yansıyor tabii. Erol başkanın bu işleri iyi becermesi, özelliklerinden birisidir. Ayrıca, personeli motive etme konusunda çok demokratikti. Fikrimizi çok sorardı, mesela. Saçmalayacak düzeyde bizim önerilerde bulunmamıza izin verirdi. Her yıl bahardan önce, baharın başlarında falan personel piknikleri yapardık; bütün personel, işçi-memur ayırt etmeden, belediye meclis üyeleri, encümen üyeleri dahil olmak üzere hep birlikte bir yer ayarlanır, çoğu zaman masrafını cebinden verir, işte mangal falan yapılır, insanlar yiyeceklerini içeceklerini kendileri getirir, aileleriyle hep beraber piknik yapılırdı. Erol başkan her sofrayı, masayı, grubu gezer, rakı varsa bir yudum alır falan. Ortak harmandalı oynanır. Bu piknik olayı, yıllarca sürdü. Taa bir gün alkolü fazla kaçıran bazı arkadaşların birbirleriyle dövüşmesinden sonra vazgeçildi. Şener başkan dönemi dahil sanırım 10 kez falan yapıldı bu personel pikniği.”
Erol başkan başlattı ama ondan sonra da bir süre devam etti o zaman?
"Yanlış hatırlamıyorsam birkaç defa daha yapıldı. Değişik yerlerde yapılıyordu. İşte Karaköy Körmen'deki Kamping'te yapardık, Okaliptusluk vardı Özbel Siteleri'nin orada, orada yaptığımız oldu.”
Burgaz'da?
“Burgaz tarafında. Kentpark'ta yaptık mı tam hatırlayamıyorum ama böylesi güzel bir etkinliğimiz de vardı.”
Anlatımlarından anladığım, Erol (Karakullukçu) başkan sadece icraatçı değil, aynı zamanda personele karşı da daha demokratikti, daha hoşgörülüydü. Personeli motive ediyordu.
“Evet. Lider idi. Motive ederdi. Biz de onun karşılığında belediyedeki işimizi kendi işimiz gibi 'daha orijinal fikir bulalım, daha enteresan şeyler yapalım' diyorduk. Festivaller de falan çok az insan ile çok kalabalık festivaller yapıyorduk Datça'da.”
DATÇALILAR “DEĞİŞİM” İSTEDİLER, EROL BAŞKAN SEÇİLDİ
Erol Karakullukçu seçilmeden önce Datça'da festival falan oluyor muydu?
“Oluyordu. Mustafa Soytok zamanında da oldu.”
Mesela, ne festivali oluyordu?
“Knidos ismiyle, hatta bir tanesinin afişini hala saklarım Soytok döneminde yapılanlardan. O dönem bir şekilde bütçe de vardı zannediyorum, çok ünlü sanatçıları da getirirdi buraya. Mesela, Amfi Tiyatro Mustafa Soytok zamanında yapıldı, hakkını yemeyelim. Bir çok şey daha onun döneminde yapıldı. Mesela eski garaj da onun döneminde yapıldı. Tabii ki iktidardan da güzel destek alabiliyorlardı. Mesela, şimdiki Cumhuriyet Meydanı'nın adı Turgut Özal Meydanı idi. Mustafa Soytok, ANAP'tan aday omuş ve seçilmişti; ANAP'ın iktidarda olması nedeniyle iki dönem seçildi. 3. de, zannediyorum, bu durum tam karşılık bulmadı kamuda ve başkan seçilemedi, Erol başkan seçildi.”
Galiba, Datçalılar “değişim” istedi.
“Evet. Ondan sonra Erol başkan 2 dönem seçildi. 3. Dönem aday olacağında CHP Genel Merkezi içerisindeki dengelerde de bilemiyorsun bazen neyi neden tercih ettiklerini, Şener (Tokcan) başkan uygun görüldü genel merkez tarafından.”
O konuyu bir miktar biliyorum; o konuda konuştuklarım “uzlaşma” dediler.
“Bilemiyorum. Ben belediye gözüyle yorum yapayım, bir partili gözüyle yorum yapmam doğru olmaz; 18 yaşında üye oldum partiye, hala da CHP üyesiyim ama o zaman belediyeyi 'taraf' gibi gösterir. O yüzden, 'kurum' içerisinden yorum yaparak bakayım olaya.”
“DÖNÜŞÜM” BAZEN KENDİSİNİ DAYATIYOR
Anladım. Tekrar Erol başkanın seçildiği ilk döneme dönersek?
“Erol Karakullukçu yeni binaya geçtikten sonra da 'şeffaf' olmaya devam etti; orada da kapısı her zaman açıktı. O gelenek hiç bozulmadı. Diğer başkanlarda da aynı şekilde, gelen ziyaretçiyi kabul etme konusunda vs. falan. Daima hesap verme durumu oldu.”
Mesela, deniliyor ki 'Kentpark Erol bey zamanında yapıldı.' Mesela, şimdilerde de tartışılmaya devam edilen 'arıtma' konusu var. Sanırım, Cumhuriyet Meydanı şimdiki haline yine Erol başkan döneminde kavuştu.
“Kumluk yürüyüş yolu da aynı şekilde. Tabi ki ilk başlarda tepkiler geliyordu Kumluk yürüyüş yolunu yaparken; oradaki mülk sahiplerinin tek tek ikna edilmesi gerekti. Böyle bir düzenlemenin onlara zarar vermeyeceği, onların o yol düzenlemesinin yapılabilmesi için 'bir metrelik' geri çekmelerini daha sonrasındaki ekonomik hacmin artışıyla çok daha fazla telafi edecekleri söylendi. Nitekim öyle de oldu, gelirlerine ciddi anlamda katkısı oldu. Mesela, Şener başkan dönemine kadar yürüyüş yolundan aşağıya kumsala inilmiyordu. Daha sonra MUÇEV'in gelmesiyle falan başka bir modele dönüldü. Bu da çok tartışmaya açık bir konu: Bu saatten sonra oradaki hareketliliği kısmak ne kadar doğru olur bilmiyorum? Yani insanların gündüz denize girebilme hakkı, plajların kullanılabilme vs... konularında tamamen aynı fikirdeyim ama akşamları en azından bir şekilde masaların oraya konularak oradaki ışıl ışıl görüntüde herkesin fotoğraf çektirmek istemesi, orasının Datça'nın simgelerinden birisi haline gelmesi bu saatten sonra inkar edilemez. Yani, 'dönüşüm' bazen kendini dayatıyor.
KADROYA, YILLAR SONRA GEÇTİM
Erol bey döneminde, ilk yıl hemen yapılmadı bütün bunlar; yavaş yavaş güç bulundu, kaynak yaratıldı, borçlar ödendi, tasarrufa gidildi vs. oldu. Şöyle söyleyeyim sana, belediyeye kadro verilmiyordu. Nüfusa bağlı olarak kadro tahsis edildiği için yeni bir tek bile eleman alınamıyordu. Ben ve benim gibi birkaç arkadaş, ofis çalışanı sezonluk olarak işe alınıyorduk. 11 ay çalışıyor, bir ay işten çıkartılıyorduk. Bir ay ücret almıyorduk ama çalışmaya devam ediyorduk.”
Şimdi de sanırım yaz sezonunda temizlik işinde çalışacak personel alımında da bu tür işe alım devam ediyor.
“Söylediğin yaz sezonu için işe alımlar, biz 12 ay çalışıyor ama 11 ay ücret alıyor, bir ay işten çıkarılıyorduk, sonra devlete 'ihtiyaç var' deniliyordu, ocak ya da bazen şubat, mart ayında, fark etmiyordu, biz yeniden işe alınıyorduk. Ben 8 sene bu şekilde çalıştım.”
Kadroda değilsiniz?
“Yok, kadro falan yok. Ben çok daha sonra kadroya geçtim.”
“Sözleşme” de değil. Ne bu? Adı ne?
“'Mevsimlik işçi' gibi. O çerçevede işe alınıyorduk. Gıkımız çıkmadı. Tam 8 yıl böyle çalıştım. Sonra AKP'nin bir revizyonuyla bizler kadroya geçtik. O şekilde devam ettik ama ilk baştaki bu tür çalışmamız falan emekliliğimize falan yansıdı, olumlu değil, olumsuz anlamda ama sineye çektik. Devam ettik. O dönemki 'ekip' ruhuyla işe çok fana saldırıyorduk. Çünkü başkanları 'abimiz' falan diye görüyorduk. 'Her şeyimize falan koşuyordu.' Anlatmıştım ya ailevi sağlık sorunlarımı falan. O dönem benim hem manevi hem de maddi her sıkıntıma omuz vermiştir, destek olmuştur; İzmir'deki hastane süreçlerine kadar elinden geleni yapmıştır. O yönden minnettarım. Helal hoş olsun, eğer en ufak bir hakkım geçmişse helal ederim.”
Erol başkan, personeline bir nevi “Bunlar benim ailem” diyerek yaklaşmış, anlaşılan?
“Çok az kadroyla, şöyle söyleyeyim, mesela, ilk Can Yücel Festivali için Aydın Kozak, ben falan Sami Bircan'ın odasında toplandığımızda mesai bitimi sonrasında ya da hafta sonlarında...”
Sami (Bircan) hoca 'Başkan yardımcısı' mıydı o zamanlar?
“'Başkan yardımcısı' değil, encümen üyesiydi. 'Başkan yardımcılığı', icraatçı olarak, daha sonra, yeni binaya geçtikten sonra falan oldu. Sami hoca, fiilen her şeye koşturan, eden birisiydi. Yine de her şeyi çok ayrıntılı olarak hatırlayamayabilirim, çünkü çok fazla belediye meclis üyesi geldi gitti. Sami Bircan emekli öğretmendi. Seçilmişti. Neyse, sohbet ederken, işte 'Festival yapalım ama adına 'festival' demeyelim, 'panayır' gibi algılanmasın.”
İLK “CAN YÜCEL FESTİVALİ”, “CAN ŞENLİĞİ” ADI ALTINDA YAPILDI
“Can Yücel Festivali”, Mustafa Soytok zamanında değil, çünkü bu festival Can Yücel öldükten sonra yapılmaya başlanıldı.
“Daha sonra, daha sonra. Erol (Karakullukçu) başkan seçildikten bir yıl sonra Aydın Kozak'ın da önermesiyle...”
Can Yücel, Erol Karakullukçu belediye başkanı seçildikten (18 Nisan 1999) bir süre sonra ölmüştü (12 Ağustos 1999).
“Hatta o zaman Altan Öymen, kısa bir dönem CHP Genel Başkanı, Milliyet Gazetesi'nin başyazarı idi, Can Yücel'in cenazesi başında fotoğrafları var, slaytta durur hep, çekilmiş, arşivimde olabilir. 'Eski festivallerde olduğu gibi sırf sanatçı getirtip burada konser yaptırılması gibi olmasın, farklı bir etkinlik olsun' diyerekten 'festival' kelimesinden kaçınarak 'Can Şenliği' dedik.”
Soğuk demir ustası Şükrü Güner ile yaptığım ve yayınladığım bir söyleşide o da Soytok zamanında yapılan festivallere biraz da Soytok'un kişisel ilişkileri sonucu ünlü sanatçıların gelip katıldığını söylemişti.
“'Can Yücel de böyle bir şeyi severdi' dedik. Ailesine ulaşıldı. Ondan sonra İstanbul'da eskiden yazdığı yerlere, arkadaşlarına, sanat camiasına ulaşıldı falan, cebimizden çok çok az bir bütçe çıkartarak o şenliği yaptık. Şöyle söyleyeyim sana, o festivalin, bu bir övünme değil ama %80'ini tek başıma idare etmişimdir. Yani gelen konukların kalacakları otellerden yatak dilenmeye kadar, Pamukkale'den şuradan buradan maliyetine havaalanı transferine giden aracı koparmaya kadar tek tek uğraşıp festivalin çatısını oluşturdum. Hep söylüyorduk başkana, Aydın abilere, komiteye ilgileniyorlardı, aileden katılıyorlardı. İşte kızları, eşi falan, onlardan 'olur' alıyordum.”
(Devam edecek.)