|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Dokuzuncu Bölüm)
EN MİNİMUM BÜTÇE İLE CAN ŞENLİĞİ'Nİ ÖRGÜTLEMEYE ÇALIŞTIM
İlk 'Can Şenliği' hangi tarihte yapıldı?
“2000 yılının ağustos ayı olması lazım. Çok hızlı giriştik işe ve yaz sonuna yetiştirdik, şenliği. Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Vecdi Sayar vardı, Özdem Petek vardı, paslaşıyorlardı, kültür işlerinde Özdem Petek'in bir organizasyon firmasını tutmuştu. Vecdi Sayar da Paris Kültür Ateşeliği'nden alınmıştı, Türkiye'ye geri dönmüştü. Ona ulaşıldı. O 'Ben çözerim' dedi. Organize etti. Çok emeği vardır, üzerimizde. Çok da kavga ederdik kendisiyle. Alanında iyi, kalemi iyi, çok kültürlü idi ama çok aksi de bir adamdı ya. Buradan kendisine sevgilerimi, selamlarımı gönderiyorum. Sonrasında yazışmışlığımız vardır, bir takım şeyleri, huysuzluklarımızı gülerek hatırlamışlığımız vardır.
Kurumda para yok, en minimum ile bu işi döndürmeye çalışıyorum, o da istiyor ki gelenler ünlü sanatçılar, yazarlar, oyuncular vs. hakikaten çok sağlam isimler, bakarım, kimler olduğunu da bulurum, işte o dönemin dergilerinde başyazarlar, Duygu Asena'lar şunlar bunlar hepsi bir şekilde 5 kuruş almadan maliyetine buraya gelmeyi kabul etmişler, Can Yücel ismi için. Bu insanlar iyi yerlerde kalsınlar, iyi transfer edilsin, iyi araçlarla taşınsınlar... ama yok. Yani böyle 4 yıldızlı, 5 yıldızlı otel yok, en fazlası 3 yıldızlı, zaten onların da yarısını kapatmışım sahiplerine yalvara yalvara; 3 odadan başlamışım, 30 odaya çıkmışım, 'Size de dönüşü olur, basında çıkarsınız' falan diyerekten. Bölüm bölüm bölmüşüm Hotel Mare'ye, şuraya buraya, Villa Datça'ya, Kulüp Datça'ya hepsine, odalar almışım. 'Bunlar neden bir arada kalmıyor?' Sahipleri, 'Sanatçılar geliyor' diye reklam yapmışlar, haliyle geri kalan odaları satacaklar ve kar edecekler ve masraflarını çıkaracaklar. Böyle olmak durumunda Datça. 'O zaman onları çok iyi araçlar ile almamız lazım.' İyi araçlar, Mercedesler, Vitolar bir dünya para. Ben Datça'daki minibüsleri organize etmişim, o minibüsler ile alacağız gelen konukları. 'Bu skandal. Olur mu? O araçlar ile alınırlar mı?' 'Vecdi hocam, yok. Mecburuz.' diyorum. Beni başkana şikayet etmeye gidiyor. Başkan, 'Haklısınız. Bakalım ne yapabiliriz?' diyor. Ondan sonra bana 'Sen bildiğin gibi yap. Para mı var? Ben ona 'bakarız' dedim ama Marmaris'te bu işleri yapan VİP firmalardan hangi paralar ile araçlar kiralayıp nasıl getirtelim? Sadece bu bile festivalin bütçesi kadar para tutuyor.' diyor. 'Bu insanlar birinci sınıf araçlar ile getirilmeyi hak ediyorlar.' 'Doğrudur, birinci sınıf araçlar ile getirilmeyi, her şeyi business class hak diyorlar ama bizde o para yok hocam. Mecburen normal bilet alıyorum, toplu alıyorum, indirim alıyorum. THY'yi transfer sponsoru yapıyorum falan, her şeyi belli bir bütçe içerisinde tutmaya çalışıyorum. Turizmden geldiğim için işleyişleri az çok biliyorum. Her şey bir yere kadar mümkün olabiliyor. Bana 30 tane bilet vermişler, 'İşte' diyorum, 'bunun 10 tanesini ücretsiz ver. Diğerlerini şu kadardan ver. 10 tane de satın alalım bari.' Ondan sonra açıyorsun telefonu Bülent Sancaktar'a, Hüseyin Güneş'e, Sadık Uslu’ya. Şimdi isimlerini söyleyebiliyorum, hakikaten bunlar ellerini taşın altına koymuş insanlar.”
İyi de olur; katkısı olanların isimlerini tarihe not düşelim.
ÇOK SAYIDA İŞLETME, KİŞİ TAŞIN ALTINA ELİNİ KOYDU
“'Festival yapıyoruz' deyince, 'Çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Kimler geliyor?' dediklerinde 'Şunlar, şunlar' diyerek isimlerini sayınca, 'Çok güzel', 'Şu gazeteciler' deyince 'Harika. Oda verdik', 'Akşam yemeğini de verirsiniz sponsor olarak' ya da bilet almalarını istediğimizde 'Bu ilk yıl. Hele bunu bir atlatalım'... dedik ama o 'atlatalımlar' hiç bitmedi. Belli isimlere hep yapıştık, hepsi çok sağ olsunlar, otelciler, lokantacılar, limandaki lokantalar olsun ya da gündüz işlerinde, mesela muhabirler gelir, gazeteciler gelir ya da sahne için, ses, ışık sistemini kurmak için gelen işçileri Baba Lokantası'nda, arkadaki lokantalar ile anlaşarak '3 günlüğüne şu kadar insan sizden yemek yiyecek. Verin.' deriz. Karşılığı da istenmez. Çok düşük maliyetler ile çok büyük festivaller yapılabildiğini gösterdik.
Böyle olunca insanlara hep şey geliyor, ilk silkinmenin ardından 'Kışı nasıl hareketlendiririz?' e geliyorsun. Söyledim ya Turgay Sönmez'ler, Necati Sağır'lar, Hüseyin Tüzün'ler, Hüseyin Yılmaz'lar... ile falan...”
Bu isimlerini saydıkların Erol beyin ilk başa geçtiği yıllarda katkıda bulunuyorlar değil mi?
“İlk yıllarda. Mesela, Can Yücel Festivallerini planlarken ve sonrasında Necati (Sağır) abiler çok katkıda bulunmuştur. Necati abi hala Kış Yüzme Maratonu'nda olsun çok büyük emeği ve katkısı söz konusudur.
BU SÖYLEŞİLERDE, KİMSE HAKKINDA KÖTÜ BİR SÖZ SÖYLENMEYECEK
Bu noktada bir şeyi de yazmanı rica ediyorum: İlk söyleşimizin yayınlandığı bölümleri okuyup da bana 'Belediye ile ilgili, başkanlar ile ilgili vs. işte hataları olur, yaptıkları şeyler, suça varan uygulamalar, kirli çamaşırlar vb. söylemeyecek misin?' diye soranlar oldu. Bu söyleşilerde böyle şeyler olmayacak. Ben o kurumda 25 yıl çalıştığım insanlar ile ilgili onları sıkıntıya sokacak, kamuda yanlış algılanmalarına neden olacak bir şey demem. Bu 'ihanet' olur. O insanlar bana güvenmişler, benimle çalışmışlar, günü geldiğinde sırrını emanet etmişler, günü gelmiş müfettişler gelmiş birlikte yargılanmışız, birlikte ifadeye gitmişiz. Bunlar oldu yani. Müfettişlerin odasında onlarla ilgili, festivallerle ilgili, diğer şenliklerle ilgili çok fazla ifade verdim. Yani, çağırıyorlar, kamuyu zarara uğratacak harcamalar, işte sanatçılara yapılan 'kaşe' denen ödemeler falan tek tek gösteriyoruz, işte şuna şu kadar oldu, buna bu kadar oldu. Şu şu sponsordan geldi. O çağırılıyor. O çağırılan 'Ben verdim. Datça için verdim. 5 oda verdim.' diyor. Yani, Allaha şükür diyeyim, 25 yılda hiç yargılanma sürecim olmadı. Ben 30 defa müfettiş soruşturmasından geçmişimdir, ifadeler vermişimdir. Daha sonrasında sosyal medyadaki gönderilerden de bir sürü savcılığa, kaymakamlığa açıklama yapmaya, ifade vermeye gitmişliğim olmuştur. Hepsinde neyi neden yaptığını düzgün ifade ettiğinde, gerçekten halk yararına emek harcadığın, çaba harcadığın anlaşıldığı zaman, kamudaki işleyiş de körü körüne değil. Bizim vakalarımızda en azından 'Bir şey bulayım da cezalandıralım.' şeklinde işlemedi süreç, hiç.”
BİZİ TEFTİŞ EDEN MÜFETTİŞLER, BİRAZ DAHA FARKLIYDI
Sizleri teftiş etmeye gelen müfettişler de öyle değilmiş anlaşılan?
“Bizim dönemimizdeki kadrolar hakikaten, şimdikiler için bir şey diyemem, o müfettişleri de zan altında bırakmak istemem kesinlikle ama muhatap olduğumuz insanlar hep olayın açıklamasını düzgün yaptığın zaman anlayan, ona göre 'takipsizlik' veren ya da işte çok küçük detaylardan ötürü en fazla minik soruşturmaları uygun gören, onları da çoğu zaman yaşadık, hemen hemen her zaman yargıdan dönmüş uygulamalardı. Ben kendi alanımdaki festivaller, işte yayınlar, etkinlikler, konserler ile ilgili hesabını veremediğim hiçbir şey olmadı. Çünkü, belediyeden para çıkmıyordu. İnsanları ikna ediyorsun, katkı vermeye çağırıyorsun, onun sonucunda en fazla işte araç yetişmediğinde belediyenin aracıyla gidip işte onun mazotudur, personel için fazla mesaidir falan. Gelen müfettişlerin önüne ses getirici bir etkinliği de koyuyorsun; festival yapmışız. 'Festivale bu kadar insan gelip gitti. Bu kadar konseri ne ile yaptınız?' Gelenler, Datça dışından. Hepsi programda yer aldı. 'Bu kadar işi nasıl hallettiniz?' Ben de gelen müfettişlere, TV'lerde çıkan kayıtları, İnternetteki yayınları, gazetelerdeki, dergilerdeki haberleri poşet poşet koyuyorum önlerine, tabi öncesinde takip edip toparlıyordum, dosyalıyordum bütün bunlar, işte Milliyet'te kaç sütun çıkmış, Hürriyet'te arkada on sütun çıkmış, başkan ile yapılan röportaj kocaman sayfa dolusu çıkmış... önlerine koyuyordum. 'Bunları' diyordum, 'normaldeki yayında yaptırmaya kalksan, böyle bir şeyi Datça'nın reklamı olarak yaptırsan kaç milyon TL. tutar? Biz bunları, işte ana haberde şu kadar Datça çıkmış, şu kadar alıntı yapılarak bizden haber yapılmış, bunların Datça turizmine dönüşleri bu şekilde. Yaptığımız festivalin getirisi ortada.' 'Bu festival havaya yapılmış, konser yapılıp halk eğlendirilmiş değil. Tam tersi, yaptıklarımız basının ilgi gösterdiği festivaller.' diyordum.”
Yani, yapılan festivaller Datça'nın turizmine, ekonomisine katkısı olan festivallerdi.
“Evet. O şekilde ortaya koyduğunuz zaman yapılan festivalin getirisini götürüsünü, işte bu belediyeye bu kadar maliyet çıkmış, geri kalanı dışarıdan bu şekilde temin edilmiş, bazı Datçalılar taşın altına ellerini sokmuşlar esnafı, turizmcisi, küçük lokantacısı bile. Yeri geldiğinde Petrol Ofisi 'O da bizden olsun' demiş, kaç aracın yakıtının bedelini almamış vs. Biz bu kadar basında çıkmışız. Bütün bunları anlatan dosyayı müfettişin önüne koyduğun zaman, müfettiş çevir Allah çevir, işte Hürriyet'te çıkmış, Milliyet'te çıkmış, işte Şamdan'da çıkmış, Gala Dergisinde çıkmış, o dönemin meşhur sosyete dergileri bunlar, falan, kaymak tabakanın okuduğu yayınlar da bile çıkmışız, sanat dergilerinde çıkmışız. Hepsini koyuyorsun önüne, müfettiş yarıda bırakıyor, 'Anladım' diyor, 'Hakikaten çıkartmışsınız.'”
1950'LERDE DATÇA, “YOKLAR DİYARI” OLARAK ANILIYORDU
Bunları çıkartabilmek deli para.
“'O zaman' diyor, 'iki depo mazotun, bazı personele ek mesai yazmanın konuşulacak bir tarafı yok; iş ortada.' Bunları, yapılan kocaman işin bir parçası olarak koyduğun zaman ortaya, müfettişler tarafından olay anlaşılıyordu.
Elbette imar ile ilgili, fen işleri ile ilgili sorunlar vardır, onlarla ilgili bir şey diyemem. Onlar benim alanım dışımda ve hakim olduğum konular değil ama şunu söyleyeyim sadece, imar konusunda dünyanın en iyi belediyeciliğini yapsanız bile eninde sonunda o arazisinin kenarından bir metrelik yol geçirilen adamın mutsuzluğu olacaktır. Yani, kamuya terk etme, bağışlama konusunda, bir de zor zamanlardan gelen bir yarımadayız. Hakikaten yoksulluktan gelen bir yarımadayız. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum, 1950'lerin Muğla dergilerinde, gazetelerinde her ilçeden bahsederken bir açıklama koyuyorlar; işte 'Yeşil Marmaris' falan. Datça'nın ifade edilmesi 'Bir yoklar diyarı olarak Datça' şeklinde.”
Böyle mi geçiyor?
“Tabii ki öyle geçiyor. Belki hala uygulanıyordur; Datça'ya gelecek olan memur için Güneydoğuya görevlendirilmiş gibi 'Taşra görevi tazminatı' söz konusuydu. O kadar kenardaydık. Böyle bir yerdeki dönen ekonomiyi insanlar ucu ucuna, gece gündüz çalışarak döndürüyorlardı. Böyle olunca, o babadan kalma arazisini ekiyor biçiyor, bir şekilde döndürüyor. Şimdi o arazileri satıyorsun, karşılığında herhalde iki tane ev alıyorsun, oğlunun altına jip çekiyorsun, çift kabin çekiyorsun falan. Betçe taraflarındaki ovada ya da Hayıtbükü'ndeki seraların meraların önündeki pansiyon, o seranın on katını getiriyor falan.
Sen adamın çok kenarda bile olsa arazisinden imar planı uygulamasıyla bir parçayı kamu için, yeşil alan için, yol için, bir okul uygulaması ya da bir park için falan almaya niyetlendiğin zaman hemen şikayet ediyor. Tek şikayette de bütün o planlar, 18. Madde uygulamaları falan yıllarca sarkıyor, o süreçler bozuluyor, tekrar geri alınıyor falan.
O alanlar, fazlasıyla teknik ama aynı zamanda sosyal psikolojiyi de içeren konular olduğu için onlara bir şey diyemem ama kendi alanım ile ilgili olarak düzgün açıkladığın zaman, sosyal işleri, kültürel faaliyetleri, tanıtım işlerini, devlet te o konularda ceberrut davranıp da 'Bütün bunlara rağmen ben ille de seni soruşturacağım. Dava açacağım. Ağır cezaya çıkaracağım.' demedi bize. Bu şekilde ben 25 yılını tamamladım.”
(Devam edecek)