Siyasetin en ilginç paradokslarından biri, bazı aktörlerin sadece kendi adaylarını değil, rakiplerini de belirleyebileceklerine inanmalarıdır. Gücün zirvesine çıkanların en büyük yanılgısı da tam burada başlar. Çünkü uzun süre kazananlar, zamanla sadece oyunu yönettiklerini değil, oyunun kurallarını da yazdıklarını sanırlar.
Önce rakibini seçmeye çalışırsın. En kolay yenebileceğini düşündüğün ismi hesaplarsın. Kamuoyu araştırmaları masaya gelir, anketler incelenir, stratejiler hazırlanır. "Bu isimle rahat kazanırız." denir. O anda siyaset, halkın iradesinden çok satranç tahtasına benzer. Taşlar dizilir, hamleler hesaplanır ve zafer daha oyun başlamadan ilan edilir.
Fakat siyasetin satrançtan çok farklı bir özelliği vardır: Satrançta taşlar konuşmaz, seçmen konuşur.
Tam da bu yüzden, siyasette en tehlikeli duygu özgüven değil, aşırı özgüvendir. Çünkü aşırı özgüven, insanı rakibini küçümsemeye iter. Küçümsenen her rakip ise zamanla kendisine yeni bir alan açar. Onu görünmez kılmaya çalışırken daha görünür hâle getirirsiniz. Onu önemsiz göstermeye çalışırken toplumun merakını artırırsınız. Sürekli ondan bahsettikçe, istemeden de olsa en büyük reklamını yaparsınız.
İşin ironisi de burada gizlidir.
Bir gün dönüp, "Bu kadar nasıl büyüdü?" diye sorarsınız. Oysa büyümesini sağlayan sadece kendi çabası değildir; ona ayrılan gündem, ona verilen önem ve onun üzerinden kurulan siyaset de bu büyümenin parçasıdır.
Çünkü siyaset garip bir alandır. Bazen susturmak istediğiniz ses daha gür çıkar. Gölgelemek istediğiniz isim daha fazla dikkat çeker. Zayıflatmaya çalıştığınız figür, tam da o mücadele sayesinde güç kazanır.
Sonra hesaplar tutmaz.
Anketler başka şey söyler, meydanlar başka şey anlatır, sandık ise bambaşka bir hikâye yazar.
O anda insanlar "Nerede hata yaptık?" diye düşünmeye başlar. Oysa hata belki de en başındadır. Rakibini seçmeye çalışırken seçmenin ne düşündüğünü ikinci plana atmışsındır. İnsanların iradesini stratejinin bir parçası sanmışsındır. Halbuki demokraside son hamleyi hiçbir siyasetçi yapmaz; son hamleyi sandık yapar.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Gücüne güvenip rakibini şekillendirmeye çalışanlar, çoğu zaman kendi kurdukları senaryonun içinde sıkışıp kalmışlardır. Çünkü siyaset laboratuvarda yapılan bir deney değildir. Toplum, hesap cetveliyle yönetilebilecek kadar basit değildir.
Belki de bu yüzden siyasetin en büyük ironisi şudur: Rakibini sen seçtiğini sanırsın ama aslında onu büyüten şartları da kendin hazırlarsın. Sonra da ortaya çıkan tabloya şaşırırsın.
Demokrasi, rakibini seçebildiğini düşünenlere sık sık aynı dersi verir: Rakibini belirleyebilirsin diye sonucu belirleyebileceğini sanma. Çünkü adayları siyasetçiler çıkarabilir, stratejileri danışmanlar hazırlayabilir, kampanyaları ekipler yönetebilir; ama son sözü her zaman halk söyler.
Ve işte bütün hikâyenin özeti belki de tek cümlededir:
Rakibini seçtiğini zannedenler, çoğu zaman kaderlerini de kendileri seçtiklerini çok geç fark ederler.