Anneler Günü yaklaştığında ortalık bir anda pastel tonlara bürünüyor. Reklamlar, çiçekler, indirim kuponları, “dünyanın en kutsal varlığı” sloganları… Herkesin annesi bir anda melek oluyor. Tabii bu melekler genelde kusursuz, yorulmaz, sabırlı, hep gülümseyen ve mümkünse Instagram’da iyi çıkan türden. Bir de bunun gerçek hayatta yaşayan versiyonları var: uykusuz, yorgun, bazen sabırsız, çoğu zaman güçlü ama her zaman insan olan anneler. Ve onların içinde bir grup var ki, Anneler Günü’nün o cilalı anlatısına pek sığmıyor: engelli anneler.
İroni burada başlıyor zaten. Çünkü toplum sana diyor ki: “Anne olmak fedakârlıktır.” Sen de diyorsun ki: “Harika; ben zaten günlük hayatımda ekstra fedakârlık paketiyle geliyorum.” Ama nedense bu paket kampanyaya dahil değil. Reklamlarda yer almıyor. Kimse “iki kat zorluk, yarı takdir” konseptini pek pazarlamak istemiyor.
Engelli bir anne olmak, çoğu zaman görünmeyen bir maraton koşmak gibi. Start çizgisine diğerlerinden birkaç adım geride başlıyorsun ama kimse bunu konuşmuyor. Çünkü herkes sana motivasyon konuşması yapma derdinde: “Sen zaten çok güçlüsün.” Evet, teşekkürler. Ama güç dediğiniz şey bazen sadece başka seçeneğin olmamasıdır. Yani süper kahraman pelerini değil, daha çok “mecburiyet battaniyesi”.
Anneler Günü’nde sana gelen mesajlar da ayrı bir şiir: “Senin gibi anneler dünyaya ışık saçıyor.” Işık saçmak güzel de, keşke biri gelip o ışığın faturasını da ödese. Çünkü gerçek hayatta ışık saçmak, çoğu zaman fiziksel, duygusal ve zihinsel bir eforun sonucu. Ve bu efor, çiçek buketleriyle pek dengelenmiyor.
Bir de “ilham kaynağısın” meselesi var. Engelli bir anne olarak varlığın bile başlı başına ilham sayılıyor. Sabah kalkıp çocuğunu okula hazırladın mı? İlham. Markete gittin mi? İlham. Yoruldun ama devam ettin mi? İlham. Bir noktada insan şunu düşünüyor: “Ben yaşıyorum sadece. Bu kadar abartmasak mı?” Çünkü sürekli ilham olmak, insan olma hakkını biraz gölgeliyor. Kimse sana “Bugün kötü hissedebilirsin” demiyor. Çünkü senin rolün belli: güçlü, dirençli, örneksin.
Toplumun beklentileri de ayrı bir komedi unsuru. Hem “yardıma ihtiyacın var” diye varsayılıyor, hem de yardım istediğinde ortalık sessizleşiyor. Yani aynı anda hem desteklenmesi gereken hem de kendi başına her şeyi halletmesi beklenen biri oluveriyorsun.
Anneler Günü geldiğinde herkes annesine kahvaltı hazırlıyor, hediyeler veriyor. Sen belki o kahvaltıyı hazırlarken biraz daha fazla efor sarf ediyorsun. Belki günün sonunda diğerlerinden biraz daha fazla yoruluyorsun. Ama gün bitiyor ve herkes sosyal medyada “mükemmel gün” fotoğrafları paylaşırken, sen içinden hafifçe gülüyorsun. Çünkü senin gerçekliğin filtreye pek uygun değil. Ama bir yandan da çok daha sahici.
İroninin en keskin yeri şu: Tüm bu zorluklara rağmen, annelik hissi aynı. Sevgi aynı, endişe aynı, gurur aynı. Yani toplum seni farklı bir kategoriye koymaya çalışsa da, sen aslında o kategorilere sığmıyorsun. Çünkü annelik zaten başlı başına karmaşık bir şey. Üzerine bir de engellilik eklenince, bu karmaşıklık biraz daha derinleşiyor, o kadar.
Belki de Anneler Günü’nün asıl ironisi burada yatıyor: Herkesi tek tip bir “anne” kalıbına sokmaya çalışırken, en gerçek hikâyeleri ıskalıyor olması. Oysa en güçlü hikâyeler, biraz eksik, biraz zor, biraz dağınık olanlar. Yani tam da hayatın kendisi gibi.
Ve belki de en doğrusu şu: Engelli bir anne olarak sen ne ilham olmak zorundasın, ne kusursuz, ne de sürekli güçlü. Bazen sadece “bugünü de atlattım” demek yeterince büyük bir başarı. Ama merak etme, onu da bir gün pazarlayıp kartpostal yaparlar. Çünkü dünya, gerçekleri biraz geç fark eder ama sonunda mutlaka paketleyip satar.
"Engelsiz bir topluma erişmek ümidiyle".