Bugun...



Kurucu Ruhun Çağrısı

Cumhuriyet Halk Partisi bugün yalnızca bir mahkeme kararıyla, bir kurultay tartışmasıyla ya da kişilerin karşı karşıya gelişiyle açıklanamayacak kadar derin bir sınavın içindedir. Bu sınavın adı sadece “mutlak butlan” değildir. Bu sınavın adı, seçilmiş irade ile atanmış yetki arasında yapılan siyasi ve ahlaki tercihtir.

facebook-paylas
Tarih: 03-07-2026 23:47

Kurucu Ruhun Çağrısı

A. SEZAİ ÖZ / DATÇA

Bu sınav; yıllardır ertelenen parti içi özeleştirinin, üyeye duyulan güvensizliğin, delege hesaplarına sıkışmış güç odaklarının ve birbirini yoldaş değil rakip gören siyaset dilinin sonucudur.

Bugün herkes durduğu yerden “biz gerçek partiliyiz” diyor. En basit ifade ile partililik; karşısındakini yok saymakla, fotoğraf tekmelemekle, fotoğrafa çarpı atmakla, mahkeme kararlarından siyasi mevzi üretmekle olmaz. Partililik, en zor zamanda bile yoldaşlık hukukunu koruyabilmektir.

Bugün en büyük kaybımız bir makam, bir bina ya da bir mühür değildir. En büyük kaybımız, birbirimize olan inancımızdır. Bu inanç kaybını görmeden, yalnızca kişileri suçlayarak ya da sadece mahkeme kararlarını tartışarak bu krizden çıkamayız.

Ama şunu da açıkça söylemek zorundayız:

Geçmiş emeği görmek başka şeydir; bugünkü yanlış tercihe meşruiyet kazandırmak başka şeydir. Hiç kimsenin kişisel tarihi, partinin demokratik meşruiyetinden daha büyük değildir.

Bugün mesele, seçilmiş iradenin karşısına atanmış bir yetkiyle çıkılıp çıkılmayacağıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi tarihinde bugüne ışık tutacak çok büyük bir ders vardır: 1950.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti sandıktan birinci çıkmış, Cumhuriyet Halk Partisi uzun yıllar sonra iktidarı kaybetmiştir.

O günlerde devletin bütün ağırlığı İsmet İnönü’nün arkasındaydı. İnönü, Milli Mücadele’nin komutanıydı. CHP’nin tarihi lideriydi. Cumhuriyetin, devletin ve ordunun hafızasında büyük bir karşılığı vardı.

Fakat seçim kaybedildiğinde İnönü’nün yaptığı şey, devlet gücünü sandığın üstüne çıkarmak olmadı. Seçim sonucunu yok sayacak bir yol aramadı. Milletin kararını devletin kararının üstünde gördü.

İktidarı sandıkla devretti.

O yıllara dair bazı anlatımlarda, kimi askerî çevrelerin seçim sonuçlarına müdahale ihtimalini konuştuğu aktarılır. Bu konuda kesin bir tutanak diliyle konuşmak doğru değildir. Ama tarihsel hakikat şudur: İnönü’ye bir kapı gösterilmiş olsa bile, İnönü o kapıdan girmemiştir.

Cumhuriyet ahlakı budur.

Halk Fırkası’nın bugüne bıraktığı en büyük miras budur.

Bugün de yapılması gereken buydu.

Mahkeme kararlarının gösterdiği kapıdan siyaset devşirmemekti.

“CHP’nin sahibi mahkeme koridorları değil, örgütün iradesidir” diyebilmekti.

Tüzüğü, kurultayı, kongreyi, üyeyi ve örgütün vicdanını mahkeme gölgesine teslim etmemekti.

Fakat bugün yaşanan tablo, demokratik feragatin değil; atanmış bir yetkinin siyasal tasarrufa dönüştürülmesi olarak algılanmaktadır.

Yapılan açıklamalar, görevlendirmeler, il yönetimlerine dönük müdahaleler ve disiplin süreçleri artık bu meselenin yalnızca hukuki bir tartışma olmadığını göstermektedir.

Bu mesele, örgüt iradesinin üzerine düşen ağır bir gölgedir. Ancak o hatta duranların tamamının yüreği gerçekten orada olmayabilir. Eminim vicdanen rahatsız olanlar vardır. Bazıları yaşananları içine sindiremiyor olabilir. "Ben de zamanında dışlandım, ben de yok sayıldım, ben de haksızlığa uğradım” duygusuyla hareket ediyor olabilir. Bunları insani duygularla anlamak mümkündür.

Ama anlamak, hak vermek değildir. Kırgınlık, seçilmiş iradenin karşısında makam kabul etmenin gerekçesi olamaz. Küskünlük, atanmış bir gölgenin altında siyaset yapmanın mazereti olamaz.

Rövanş duygusu, parti kurtarıcılığı değildir.

Bir partili yıllarca emek vermiş olabilir. Yönetimde yer bulamamış olabilir. Belediye meclisine girememiş olabilir. İlçe başkanı il başkanı olamamış olabilir. İl delegesi, kurultay delegesi ya da mahalle temsilciliğine aday gösterilemediği için kırılmış olabilir. Kendini unutulmuş, itilmiş, hor görülmüş hissedebilir.

Bunlar siyasetin insani tarafıdır.

Ama bir partilinin kırgınlığı, örgütün seçilmiş iradesinden daha büyük değildir. Bir kişinin kişisel hikâyesi, bir partinin demokratik meşruiyetinden daha üstün değildir. Kimse kendi içindeki küskünlüğü “partiyi arındırıyorum” cümlesinin arkasına saklamamalıdır. Kimse kişisel hesabını tarihsel sorumluluk gibi sunmamalıdır. Kimse geçmiş kırgınlıklarını bugünün tartışmalı görevleriyle telafi etmeye kalkmamalıdır.

Varsa hesap, kongrede görülür.

Varsa itiraz, sandıkta görülür.

Varsa eksik, örgütün önünde konuşulur.

Ama seçilmiş iradenin karşısına atanmış listelerle, mahkeme gölgeleriyle, kişisel kırgınlıklarla ve rövanş duygusuyla çıkılmaz.

Bugün mesele artık açık bir etik tercihe dönüşmüştür.

Bir tarafta eksiğiyle, gediğiyle, hatasıyla, sevabıyla bu partinin hâlâ var olan seçim kültürü içinde sandıktan, kongreden ve kurultaydan çıkarak görev almışlar vardır.

Diğer tarafta ise mahkeme kararlarının gölgesinde oluşan tartışmalı listeler, görevlendirmeler ve örgütün vicdanında karşılığı bulunmayan siyasal hamleler vardır.

Şimdi herkes kendine dürüstçe sormalıdır:

Biz kimin yanında duracağız?

Kurultay iradesinin karşısında mahkeme gölgesinde şekillenen görevlerin yanında mı?

Kişisel kırgınlıklarını ve geçmiş hesaplarını “partiyi kurtarma” cümlesinin arkasına saklayanların yanında mı?

Mesele kişisel sevgi ya da kişisel kırgınlık meselesi değildir.

Mesele, “Ben hangi meşruiyetin yanında duruyorum?” meselesidir.

CHP’nin bilinen ilk adı Halk Fırkası’dır.

Bu isim yalnızca tarihsel bir ayrıntı değildir.

Bu isim, partinin asıl anlamını hatırlatır: Halk.

Halk Fırkası’nın kurucu ruhu, makamı değil milleti önceleyen ruhtur.

Parti tabelasını değil, halkın kaderini değiştirme iradesidir.

Cumhuriyeti kuran akıl, kendisini bir bina, bir koltuk ya da bir sadakat düzeniyle sınırlamamıştır. Kurucu irade, millet egemenliğini esas almıştır. Bugün dönülmesi gereken yer tam da burasıdır.

Parti binasına girilebilir; ama partilinin gönlüne zorla girilemez. Bugün bırakın yasa gereği delege ile yapılan seçimleri üyenin önüne sandığı koysak parti içi bir seçim yapsak Seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel'in %90 üzerinde oy alacağını açıktır. Milletin gönlünde de aynı. Bunu görmüyor olamazsınız. Koltuk sevdanız ve intikam hırsınız yoksa.

Ancak bu noktaya yalnızca dış müdahalelerle gelinmediğini de dürüstçe kabul etmek gerekir. Eğer bugün dışarıdan gelen bir müdahale partinin içini bu kadar sarsabiliyorsa, içeride uzun zamandır biriken sorunları da cesaretle konuşmak zorundayız.

İçeride dışlananlar oldu.

Yok sayılanlar oldu.

Küstürülenler oldu.

“Karşı taraf” diye işaretlenenler oldu.

Delege mühendisliğine yaslanan anlayışlar oldu.

Örgütün emeğini yalnızca seçim zamanı hatırlayan, sonra örgütün iradesini yönlendirilmesi gereken bir ayrıntı gibi gören anlayışlar oldu.

Dış müdahale kapıyı zorlamış olabilir; ama kapının menteşeleri içeride yıllardır paslanmıştır. Yoksa o kapı o gün öyle kolay kırılamazdı.

Bunda bugüne kadar hepimizin sorumluluğu vardır. Samimiyet meselesidir aslolan. Kimse temizim demesin. Fakat iç sorunları görmek, mahkeme gölgesinde kurulan bir iradeye teslim olmayı asla haklı çıkarmaz.

CHP’nin Türkiye tarihinde simgesel bir karşılığı vardır.

Cumhuriyetin kurucu mirası, halkçılık fikri, laiklik mücadelesi, sosyal demokrasinin hafızası bu çatının içinde büyük bedellerle taşınmıştır.

Ama bir simgeyi yaşatmakla; siyaset üretemeyen, güven kuramayan, kendi evlatlarını birbirine düşüren bir hâli sürdürmek aynı şey değildir.

Bugün mesele CHP’den vazgeçmek değildir.

Mesele, CHP’nin halkçı, demokrat, özgürlükçü ve iktidar iddiası taşıyan ruhunu; makam kavgalarının, mahkeme gölgelerinin ve iç hesaplaşmaların elinden kurtarmaktır.

Bugün CHP’nin ihtiyacı yeni bir parti içi savaş değil, yeni bir demokratik sözleşmedir.

Üyeye güvenen, ön seçimi esas alan, örgütü yalnızca seçim zamanı hatırlamayan, belediye gücünü örgüt iradesinin üstüne koymayan, gençleri ve kadınları vitrin değil özne yapan, delegeliği sadakat düzeni olmaktan çıkaran bir yenilenme şarttır.

Çünkü milletin beklediği şey yeni bir parti içi kavga değildir. Milletin beklediği şey; hukukun özgürlüğe kavuşmasıdır. Meclis’in yeniden milletin kalbi olmasıdır. Güçlendirilmiş parlamenter sistemdir. Bağımsız yargıdır. Liyakatli devlettir. Ekonomide adalettir. Eğitimde fırsat eşitliğidir. Emekliye onurlu yaşamdır.

Gence gelecek, öğretmene itibar, çiftçiye üretim güvencesi, esnafa nefes, işçiye güvence verilmesidir.

Bunun için iktidara gelmek lazımdır.

İktidar mücadelesi mahkeme koridorlarında verilmez.

İktidar mücadelesi il binası kapılarında, fotoğrafların önünde, koltuk hesaplarının gölgesinde verilmez.

İktidar mücadelesi pazarda verilir.

Tarlada verilir.

Okulda verilir.

Fabrikada verilir.

Emeklinin sofrasında, gencin umudunda, annenin kaygısında, işçinin alın terinde verilir.

Ve bunu seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel büyük bir emekle sürdürmektedir.

Amaç iktidardır.

Parti içi iktidar değil; Türkiye’de demokratik iktidardır.

Artık mesele kimin daha gerçek CHP’li olduğu değildir. Lafa bakarsak herkes kırk yıllık partilidir. Mesele, kimin daha gerçek demokrat olduğudur. Mesele, kimin daha gerçek halkçı olduğudur. Mesele, kimin hukuku gerçekten savunduğu, kimin Türkiye’yi yönetmeye hazır olduğudur.

Bugün açık bir gerçek vardır:

Örgütün, sokağın ve milletin yöneldiği umut; seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel ve arkadaşlarının açtığı değişim ve iktidar yürüyüşünün yanındadır.

Bunu görmeyenler yalnızca bir genel başkanı değil, milletin değişim talebini de ıskalamaktadır.

Bu rüzgâr yalnızca bir kişiye duyulan destek değildir. Bu rüzgâr yalnızca savunmada kalamaz.

Sadece mahkeme kararlarına tepki vererek, sadece genel merkez kapısını koruyarak, sadece eski tartışmaları yeniden yaşayarak iktidar yürüyüşü kurulamaz.

Millet, kendi içinde kavga edenleri değil; yol açanları takip eder.

Bu nedenle artık şunu da cesaretle konuşmak gerekir:

Eğer aynı çatı, seçilmiş iradeyi korumak yerine sürekli mahkeme kararlarının, kişisel hesapların ve iç kavgaların gölgesinde tutuluyorsa; eğer her günümüzü millete gitmek yerine birbirimizi ikna etmeye, birbirimizi savunmaya, birbirimize karşı mevzi tutmaya harcıyorsak; burada yalnızca parti içi enerji değil, Türkiye’nin zamanı da kayboluyor demektir.

Bir ülke yoksullukla, adaletsizlikle, hukuksuzlukla, gençlerin umutsuzluğuyla, emeklinin geçim derdiyle boğuşurken; bütün gücümüzü bir mahkeme dosyasının sonucuna, bir makamın kime ait olduğuna, bir binanın kapısında kimin duracağına harcamamız millete karşı sorumluluğumuzla bağdaşmaz.

Eğer halkçı, demokrat, özgürlükçü ve iktidar iddiası taşıyan yürüyüş bu çatı altında büyüyebiliyorsa, orada büyütülmelidir.

Ama bu yürüyüş sürekli engelleniyorsa; seçilmiş irade her defasında atanmış gölgelerle kuşatılıyorsa; değişim talebi kendi evinde nefes alamaz hâle getiriliyorsa, o zaman siyaset halka karşı sorumluluğunu yeniden düşünmek zorundadır.

Bugün mesele kolay bir kopuş çağrısı yapmak değildir.

Bugün mesele, Türkiye’nin demokratik iktidar yürüyüşünü mahkeme koridorlarında ve iç kavga labirentlerinde tüketmemektir.

Bugün mesele, milletin değişim talebini daha fazla zaman kaybetmeden iktidar hedefine yöneltmektir.

Eğer mevcut yol sürekli kapatılıyorsa, halk için yeni yol açmak da siyasetin görevidir.

Çünkü bu ülkenin bekleyecek zamanı yoktur.

Emeklinin zamanı yoktur. Gencin zamanı yoktur. Çiftçinin, işçinin, esnafın, öğretmenin zamanı yoktur. Milletin umudu, parti içi gibi gösterilen bir tiyatroyla tüketilemez.

Bugün yapılması gereken; geçmişi inkâr etmeden ama geçmişe hapsolmadan, halkın önüne temiz, cesur, demokratik ve iktidar iddiası taşıyan bir yol koymaktır.

Partiler araçtır. Amaç, Cumhuriyet’i demokrasiyle güçlendirmektir. Asıl olan iç iktidar değil, Türkiye iktidarıdır.

Milletin yönü değişimden, demokrasiden ve seçilmiş iradeden yanadır.

Kendi içimizde kazanmak değil, Türkiye’yi kazanmak zorundayız.

Çünkü halkın beklediği şey yeni bir kavga değil; yeni bir Cumhuriyet yürüyüşüdür.

Ve bugün o yürüyüşün yönü bellidir: Seçilmiş iradenin yanında. Hukukun yanında. Demokrasinin yanında. Milletin yanında. Seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel ve arkadaşlarının yarattığı yeni rüzgârın yanında, ama daha büyük bir Türkiye hedefiyle yürümek.

Gerekirse yeni bir yol açarak, ama mutlaka millete dönerek yürümek. Kişisel hesapla değil, tarihsel sorumlulukla.

İç kavga için değil, Türkiye’yi kazanmak için.

Partiler araçtır; amaç ise Cumhuriyet'i demokrasiyle güçlendirmektir. Bugün bize düşen, birbirimizi yenmek değil, Türkiye'yi yeniden kazanacak umudu büyütmektir. Çünkü tarih, millet için doğru yerde duranları hatırlar.

Kurucu ruhun yolu bellidir. Bugün "yasal" olarak partinin başında duranlar "genel başkan" değildir. Bir hakimin kararıdır. "Mutlak Buhran" dır.

Milletin vicdanında parti'nin başında duranlar milletin gönlündedir. "Mutlak Zafer"dir. İktidardır. Herkesi vicdana, akla ve mantığa çağırıyoruz. Bu satırları okuyan herkeste bunun olduğunu samimiyetle inanıyorum.

İşimize bakalım.

Yolumuz uzun.

Birlikte başaracağız, millet kazanacak!

 




Bu haber 207 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KONUK YAZAR Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI