|
Tweet |
Mehmet Erdal / Datça
SAVAŞIN NE DEMEK OLDUĞUNU O KADAR İYİ BİLİYORUZ Kİ!
Katılımcılar ile ilgili olarak Aydınlık gazetesinin bir gün öncesi yaptığı provokatif haber nedeniyle biraz sıkıntılı bir havada başlayan etkinliğin açış konuşmasını yapan Emrah Kırımsoy, Bertolt Brecht’in
“Bir tabiat kanunu değildir savaş,
Barışsa bir armağan gibi verilmez insana:
Savaşa karşı
Barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
'Hayır yaşayacağız! ' demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!” dizelerinden oluşan “Çağrı” şiirini okudu. Sonra, özetle, 13 yaşında Heybeliada Askeri Lisesi'ni kazanan ama akabinde vicdani retçi olan Uğur Yorulmaz'ın “Askerliğin ne demek olduğunu o kadar iyi biliyorum ki, reddetmekten daha doğru bir şey olamazdı” sözüne atfen “Savaşın ne demek olduğunu o kadar iyi biliyoruz ki, savaşa karşı çıkmaktan daha doğru bir şey olamaz” dedi ve sözü konuşmacılara bıraktı.
BARIŞ, BİR TAHAYYÜLDÜR
İlk konuşmayı yapan Prof. Zeliha Etöz, benim için, barışın asıl hakikati, onun bir tahayyül olmasıdır, dedikten sonra, üniversitede bir amfi'de öğrencilerine anlatır gibi barış konusunda düşündüklerini anlatmaya başladı.
Zeliha hocaya göre, barış, genelde, savaşın karşıtı bir kavram olarak ele alınıyordu. Kendisi, bu yaklaşımı dışlamıyordu ama bu söyleşide, barışı, şiddet ile ilişkilendirerek tanımlamak istiyordu.
BARIŞ-ŞİDDET İLİŞKİSİ ÜZERİNE
Şiddet konusundaki değerlendirmeler, nihayete ermiş değildi. Şiddet, çok belirsiz bir nitelik arz ediyordu. Haliyle, barışı şiddet kavramı üzerinden tanımlamanın daha iyi bir yol olacağını, bu çerçevede de barışın şiddet ile ilişkisini koparmak, şiddetin ilgasına (yok edilmesine) yönelmek olarak tanımlanabileceğini, düşünüyordu. Elbette, bu, barışı ele alma konusunda, çok alışık olunan bir kalkış noktası değildi. Ama, böyle bir ele alışın, bazı konuların anlaşılmasına oldukça yardımcı olacak bir yönü de vardı.
ŞİDDET NEDİR?
Şiddet üzerine pek çok şey yazılmış, çizilmiş olsa da hala bir belirsizlik vardı ve bu belirsizlik, çok ciddi bir sorundu; olumlanan-olumlanmayan şiddet, haklı-haksız şiddet, adil-adil olmayan amaçlara yönelmiş şiddet vs... gibi. Şiddeti, en temel, en genel çerçevede, fiziksel zor kullanma, bu yolla da yaşamı tehdit etme, vücut bütünlüğünü tehdit etme olarak tanımlamak mümkündü.
HER ZOR, ŞİDDET MİDİR?
Bu noktada, her zor kullanma şiddet olarak tanımlanabilir mi, diye sormak gerekiyordu. Bu, kolayına kaçıp, evet, yanıtını verebileceğimiz bir şey değildi. Çünkü, zor dediğimiz ya da siyaset biliminde güç olarak ifade edilen şey, fiziki ve toplumsal hareketlerin serbest bıraktığı enerji idi. Dolayısıyla, zor kullanmak eşittir şiddet uygulamak anlamına gelemeyebileceğini ya da buna doğrudan şiddet demenin zor olduğunu, pekala kestirebilirdik... Burada, zor kullanmanın nasıl bir zor kullanma olduğuna bakmak ve gücün, yanlış ve orantısız kullanılması çerçevesinde bir şiddet olarak tanımlanabileceğini bilmemiz gerekiyordu.
GÜÇ-İKTİDAR İLİŞKİSİ ÜZERİNE
Güç, doğrudan doğruya, iktidar aracılığıyla, iktidarın yanlış bir uygulaması biçiminde kullanılıyor ise, bu olayın kendisi bize şiddeti veriyordu. Öyleyse, bu noktada, iktidar mefhumunu işin içerisine katmamız gerekiyordu. Dolayısıyla da bu çerçevede yeniden şiddeti tanımlamaya çalışırsak, şiddet, bilinçli bir biçimde zor kullanarak kişi ya da kişilerin ruhsal ve fiziki hasara uğratılmasıdır, diyebilirdik.
Bilinçli bir şekilde zor kullanma, bizi, ister istemez bir hukuksal norma, bir araç-amaç ilişkisine götürüyordu... Bu çerçevede, şiddeti, yalnızca fiziksel bir zor kullanma, cebri bir eylem olarak değil, aynı zamanda, bir ihlal olarak ele almamız gerekiyordu. Bu da fiziksel zor kullanma ile tanımladığımız şiddetten çok daha kapsamlı ve çok daha genel bir tanıma ulaşmamızı sağlıyordu.
Bir ihlalden bahsediyoruz, diyordu, Zeliha Etöz. Bu neyin ihlali? Bir hak ihlali. Bu hak ihlali ne olabilir? Bu, yaşama hakkının, ifade özgürlüğünün, kişilerin barınma hakkının ihlali ve bir de çok önemli bir öğe olarak, şiddetin gerekliliğini dayatma, şiddetin elzem olduğunu dayatma olabilirdi. Bunlar bizi, doğrudan doğruya, siyasal ve yapısal şiddetle, yani devletle, egemenlikle, hukukla karşılaştırırdı. Haliyle hak ihlalleri, siyasal ve yapısal şiddetin araçları, öğeleri idi...
İKTİDAR/DEVLET VE ŞİDDET
Eğer, devleti zor ve şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran bir siyasal aygıt olarak tanımlıyorsak, o zaman biraz önce sözü edilen siyasal ve yapısal şiddetin yaratıcısının da o olduğunu işaret etmiş oluyorduk... Bu çerçevede, bir parantez açmak, yani, özellikle şiddetin hukukla ilişkisini, hukuku var eden, hukukun olmazsa olmaz parçası olan şiddete bakmadan, onu, en azından kabaca da olsa ele almadan önce, iktidar ile şiddet arasındaki ilişkiye kısaca bir değinmek gerekiyordu.
Literatürde ve bu literatür çerçevesinde de toplumsal hayatta var olan belirli sosyo politik mücadelenin aktörleri tarafından kabul edilen baskın bir görüş vardı. O baskın görüşe göre, iktidar ve şiddet, neredeyse birbirinin mütemmim cüzü (bir bütünün biri olmaz ise diğeri olmaz parçası) idi. Yani, iktidardan bahsettiğimiz her yerde şiddetten bahsetmemiz gerekiyordu. Dolayısıyla da şiddet dediğimiz şeyin kendisi, iktidarın en görünür hali idi. Yani, şiddeti gördüğünüz her yerde, mutlaka iktidar vardı. Dolayısıyla da temel mücadele, iktidar mücadelesi ve iktidar mücadelesinin özeti de şiddetti...
Bu görüşün yanı sıra, 70'li yıllarda görünür olmaya başlayan ama 80'ler ve 90'larda, örn: müzakereci demokrasi, kamusal eylemler, kamusal kararlara katılımı anayasal yurttaşlık... gibi birtakım tartışma noktaları çerçevesinde kendisini çok daha görünür kılan bir başka görüş daha vardı. Bu görüşe göre, iktidar ile şiddet arasında kesinkes bir ayırım yapmamız gerekiyordu; iktidarın bulunduğu yerde şiddeti kolaylıkla göremezdik. Dahası, eğer şiddeti görüyorsak, orada iktidarın yokluğundan ya da zayıflığından söz edebilirdik. Dolayısıyla da iktidar ve şiddet, birbirinden ayrı şeylerdi. Birbirini çağıran şeyler değildi. (Bu görüşe sahip olanlar, sadece siyaset bilimi alanında kalem oynatan kişilerden ibaret değildi. Aynı zamanda, bu tartışmaları kendilerine rehber edinmiş olan bir takım toplumsal hareketler, eğilimler, kanatlar da vardı.)
Bu görüşe göre, biz, iktidar ile şiddeti birbirinin ayrılmaz parçası olarak ele alırsak, iktidarın olduğu her yerde şiddetin var olduğu iddiasını sürdürürsek, aslında siyaseti ve siyasal mücadeleleri, müzakereleri, bütün bu eylemlilikleri çok ciddi bir kısır döngüye hapsetmiş oluruz. Dolayısıyla, insanı diğer canlı varlıklardan ayıran hususiyetin akıldan ziyade, aklı reddetmeyerek elbette, toplumsal eylem olduğunu söylüyorsak, siyaset ve siyasallık, doğrudan doğruya insanın varlık koşulu ya da insanı insan yapan temel faaliyet olarak karşımıza çıkıyordu. Dolayısıyla da iktidar ile şiddeti özenle birbirinden ayırmamız gerekiyordu. Günlük hayatımızda, geçmişte ya da halihazırda iktidar ile şiddetin bir arada görüldüğü her yerde, şiddeti, iktidarın yedeğinde ya da zayıflamış, etkisizleşmiş bir iktidardan bahsettiğimiz noktada görüyorduk.
HUKUK-ŞİDDET İLİŞKİSİ
Zeliha hoca, şimdi gelelim hukuk ile şiddet arasındaki ilişkiye, dedikten sonra dersine devam etti: Bir hukuk düzeninde, her hukuksal ilişki, bir araç-amaç ilişkisidir. Dolayısıyla şiddet, bunun araç düzlemindedir. Amaç dediğimiz ise, o amaçları belirlemek ise doğrudan doğruya siyasal iktidar pratikleri çerçevesinde olan bir şeydir. Burada ikili bir şey söz konusudur; doğal hukuk anlayışı ve pozitif hukuk anlayışı.
Her ikisinin de şiddete bakışları birbirinden farklıdır. Doğal hukuk için, (adil olmayan amaçların liderliğinde bir şiddet gerçekleşmesinin dışında) şiddet dediğimiz şeyin kendisi, doğrudan doğruya doğal bir şey ve iktidarın bileşenlerinden, kullanması gereken araçlardan bir tanesidir. Pozitif hukukçular ise şiddeti tarihsel bir olgu olarak ele alıyorlar. Onlar için önemli olan, bu araç-amaç ilişkisinde, bu araçların nasıl kullanıldığına bakarak biz hukuk düzenini yargılayabiliriz. Araçları eleştirerek ancak o hukuk düzeni hakkında yargıda bulunabiliriz. Dolayısıyla, ben, tahayyül olarak barış fikrini daha sonraki tartışmalara bırakayım...
SAVAŞMAYARAK SAVAŞI SONA ERDİREBİLİRİZ
Vicdani retçi Yavuz Atan, Zeliha hoca kavramsal çerçeveyi çizdi ve haliyle benim işimi oldukça kolaylaştırdı, dedikten sonra yaşadıklarından yola çıkarak konuşmaya başladı.
Vicdani ret nedir, ne değildir diye uzun uzun anlatmayacaktı; şu an kendilerini dinleyenlerin bunları bildiğini var sayıyordu.
Bir savaş karşıtı ve vicdani retçi olarak kendilerinin yola çıkış noktası, hiç şüphesiz herkes gibi kendileri de savaş konusunda çokça düşünmüşler ve kafa yormuşlardı, savaşın insan kaynaklarını kurutun, sözü olmuştu. Yani savaşmayarak savaşı sona erdirebilirdik, durmadan savaşarak değil. Savaşan herkesin kendisini haklı gördüğü, davranışını bu şekilde gerekçelendirdiği bir durumda savaşı sona erdirmek olanaksızdı...
Kendilerinin vicdani ret hareketini ilk destekleyen Feminist hareket olmuştu. Onlardan, çok şey, örn: savaşın, militarizmin erkeklik ile ne kadar yakinen bağlantılı olduğunu öğrenmişler ve mücadelelerini geliştirmişlerdi. Savaşın birçok tanımı yapılabilirdi. Kendisi, savaşı en organize, en tehlikeli erkeklik gösterisi olarak da tanımlıyordu.
Şimdilerde pek anımsanmayan bir slogan vardı; asker evine dön! Bu slogan, cephede savaşan askerlerin silah bırakarak evlerine dönmelerine yol açarak Sovyet Devriminin önünü açmıştı. 1968'li yıllarda, Vietnam halkının yürüttüğü direnişin de etkisiyle, ABD'deki güçlü savaş karşıtı eylemlerin sloganı haline gelmiş, çok da etkili olmuştu. Türkiye'de yaşayanlar asker evine dön derse eğer, Türkiye'nin komşularıyla yürüttüğü savaşlar bitirilebilir, ülke içinde, iktidarın ülkeyi içine çektiği bataklık durdurulabilirdi. 10 Ekim'de Ankara Gar katliamında öldürülenler savaşa karşı tavırlarını göstermek için oraya gitmişlerdi. Bu, savaşın ağalarına, efendilerine tehlikeli gelmiş ve o arkadaşları katletmişlerdi.
VİCDANİ RETİN TARİHÇESİ
Tarihimizde Barış Derneği deneyimi falan vardı ama anti-militarizm vurgusunu öne çıkaran çıkışlar var mıydı, bilemiyordu. Kendisi, M. Ali Birand'ın 1 Mayıs Belgeselinin girişinde insanların üzerine hızla giden bir panzerin Militarizme Hayır yazısı üzerinden geçtiğini, anımsıyordu. Bu yazıyı kimin yazdığını öğrenememişti.
Vicdani ret hareketi, 1989 yılında Tayfun Gönül'ün ve Vedat Zencir'in, elbette o zamanlar daha vicdani ret diye bir kavram yoktu, bu kavramı daha sonra kendileri üretmişti, zorunlu askerliğe karşı bir kampanya ile ortaya çıkışıyla başlamıştı. Bu yapılan toplantıyı provoke etmek isteyen Aydınlık gazetesi yöneticilerinden Doğu Perinçek, Tayfun Gönüllü'nün kampanyasına desteğini belirtmişti. Bu kampanya, o günlerde yayın yapan Sokak gazetesinde duyurulmuştu. Çok etkili olmuştu. Rahmetli Ayşen Gruda gibi ünlüler de destek vermişti.
Bu çıkış, topluma çok ilginç gelmişti; bunlar iyi şeyler söylüyor ama acaba meczup mudurlar, diye soruluyordu. Kendileri, 12 Eylül Askeri faşist darbesinden çıkmış bir ülkede bu çıkışın sempati ile karşılanacağını düşünmüşlerdi ama bir tereddüt vardı. Kendisine göre, Türkiye'deki muhalif hareketler de militarizmden ve hiyerarşiden azade değillerdi, haliyle kendilerine yaklaşmaları biraz zaman almıştı. İlk başlarda meczuplar, anarşistler, ütopistler diye kendilerine bakılırken, ne zaman ki bir arkadaşları tutuklanıp içeriye alındı, o zaman, aaa ciddiymiş, deyip kendilerini anlamaları daha kolay olmuştu.
Bu çıkış uzun soluklu olamamış ve sönümlenmişti. Sonra, 1991 yılında Foça'da askeri kampın karşısında ilk Uluslararası anti-militarist kampı yapmışlardı, Yeşiller Partisi ile birlikte. O kampta oturup konuşmuşlar, önerileri dikkate alarak ilk Amargi dergisini çıkarmaya başlamışlardı. Ardından İstanbul ve İzmir'de Savaş karşıtları Derneklerini kurmuşlardı. Kendisi, İzmir'deki derneğin kurucularından idi... Sonrasında, mücadeleleri farklı ad ve biçimlerde devam etmişti...
FEMİNİSTLER, YEŞİLLER, LGBT+ler...
Yavuz Atan'ın anlatımına göre, kendilerini ilk önce Feministler, sonrasında Yeşiller ve bilahare Mehmet Tarhan ile birlikte LGBT+ ler'da anlamaya ve desteklemeye başlamışlardı.
O dönem, mevcut sistem, kendilerine, size çürük raporu verelim ve sizi bu sorundan kurtaralım, diye bir öneri ile gelmeye başlamıştı. Bu, aslında, sistemin kendisini bu sorundan kurtarma düşüncesi idi. Kabul etmemişler ve İnsan Hakları vakfına gidip sağlam raporları almaya başlamışlardı. Mehmet Tarhan zorla muayene edilmişti ve kendileri de buna karşı, zorla muayene işkencedir, diye bir kampanya örgütlemişlerdi...
ASKERİ YARGILAMA YAPILAMAZ
İlk başlarda, vicdani ret açıklaması yapanları Askeri Mahkemelerde yargılıyorlarmış; Av. Eren Keskin, şu an HDP yöneticilerinden Saruhan Oluç da bu mahkemede yargılanmışlar. Bu yargılamaya karşı bir kampanya yürütmüşler. Biz, demişler, asker değiliz, siviliz; bizi yargılayamazsınız. Sonrasında sivil mahkemelerde yargılanmaya başlamışlar. Kendilerinin derse iyi çalıştıklarını, var olan yasa ve uluslararası anlaşmaları çok iyi bildiklerini, söylüyor.
Şimdilerde, sigortalı çalışmalarına izin vermiyorlarmış; bu konuda da mahkemeleri devam ediyormuş.
KLASİK SOL İLE PEK ANLAŞAMIYORUZ
Anlatılanlara göre, İstanbul savaş Karşıtları Derneği'nin ömrü çok uzun olmamıştı. Çünkü bu derneği, klasik sol olarak nitelediği çevreler kurmuşlardı ve kendileri onlarla çok fazla anlaşamıyorlardı. Onlardan ayrılmışlardı. Savaş Karşıtları Derneği'nin kurucuları arasında Aziz Nesin gibi ünlü isimler olsa da nihayetinde bu isimler sembolikti. Mücadele, nihayetinde, senin ismine değil icraatına bağlı olarak var olur, gelişir ya da sönümlenirdi.
Yavuz Atan, konuşmasının bundan sonraki bölümünde, yürüttükleri mücadeleye ilişkin somut örnekler vererek bilgilendirmeler yaptı...
Etkinlik, saat 20.00 gibi sona erdi.