Bugun...



Dilek Kapısı

Boşanmış bir adamın buzdolabından daha hüzünlü ne olabilir! Dolap tam takır kuru bakır. Sineğin konmaya dahi tenezzül etmediği buzdolabının kapağını kapattığı gibi kendi soğukluğunda donuyor Ramazan. Nafakasını ödemediği için eski karısı, Ramazan’ı mahkemeye verdi.

facebook-paylas
Tarih: 20-08-2024 13:45

Dilek Kapısı

SERPİL TUNCER / ÖYKÜ

Boşanmış bir adamın buzdolabından daha hüzünlü ne olabilir! Dolap tam takır kuru bakır. Sineğin konmaya dahi tenezzül etmediği buzdolabının kapağını kapattığı gibi kendi soğukluğunda donuyor Ramazan. Nafakasını ödemediği için eski karısı, Ramazan’ı mahkemeye verdi. Bir yıllık kazancını icraya peşin ödediği aybaşından beri kıt kanaat geçiniyor. Kaç ay evli kaldı Ramazan? Üç ay mı? Üç ay yirmi gün mü?  Üçü buçuğa yuvarladık mı kolayından dört eder. Günler var ki aç bitap yaşıyor Ramazan. Buzdolabının karşısında dua ediyor. “İyi ki şeker hastalığım yok.”

İki gündür uyuyamadı açlıktan. Kapı kapı gezip komşularına sempatik görünmeye çalıştı. Ayaküstü hallerini hatırlarını sordu, durduk yerde çat kapı evlerine oturmaya gitti. Ziyarete gittiği komşularından önüne acı kahveden başkası gelmedi. Olsun, bu bile onun için çok güzeldi. Keselerine bereket.

Geçenlerde utana sıkıla mahalle bakkalına gitti. Borçla ekmek, zeytin, peynir istedi. Bakkal, Ramazan’ın yüzüne acıyarak baktı. Yer yarılsaydı da o vakit Ramazan’ı içine alsaydı.  Bakkal “Hadi be kardeşim… Bu devirde veresiye mi kalmış! Yine de insanlık namına al şu yarım ekmekle bir dilim peyniri…Benden olsun.” dedi. Baba adammış doğrusu. Şu yeryüzünde insanlık can çekişe dursun bir yerlerde hâlâ yüce yürekliler de yaşıyor demek, başımıza taş yağmayacak şükürler olsun! Ramazan, bakkalın bu teklifine sevinip verdiklerini kabul etti ama bu olanlar iki gün önceydi. Sonraki günler utancından bir daha bakkala gidemedi.

Bakkal, esnaf müşteri ilişkisine dayanarak Ramazan’ın gözlerinin içine bakıp güvenle gülümseseydi. Halihazırda işkenceye benzeyen bu açlık günlerinde “Bu da geçer yahu!” deseydi. Eğri büğrü kötü el yazısıyla borç defterine yazacağı o rakamların hatırına keşke borç verseydi. Borç yiyen kesesinden yer, diye bilir Ramazan. El açıp istemekten daha onurludur onun için. Ne demiş atalar; borç yiğidin kamçısıdır. Kamçı kelimesini düşününce irkildi Ramazan. Bu atasözünü bulan yiğit açmış demek ki. Vah vah! Yiğide de açlık yakışmaz ki.

Bugün hiç de havasında değil Ramazan. Karnı gurulduyor, midesi kıyılıyor. Dili, pas tutmuş demir parçasını yalamışçasına acımtırak.  Gecesi gündüzünden beter geçmeyen bir baş ağrısıyla iki gündür dolaşıp duruyor. Sadece başı ağrısa iyi, dahası elini kolunu da kaldıramıyor. Yerçekimi onun bedenini çekmeyi unutmuşa benziyor.  Boşluğa basar gibi yürüyor Ramazan. Dışarıda ışıl ışıl yanan güneş bile içindeki yaşama sevincini yükseltemedi. Niçin böylesine mutsuz, niçin? Yoksa… Allah muhafaza! Bir intihar hevesinde mi? Tövbeler olsun! İntihar etmektense faili meçhul cinayete kurban gitmeye razı Ramazan. En iyisi şu küf kokan bodrum katındaki evinden bir an önce çıkıp dışarıya gitmeli. Tebdili mekânda ferahlık vardır ama şimdi o, ferahlık aramaktan çok uzakta… İki gün öncesinden aldığı boya badana işi onu bekliyor. Ne yapıp edip gitmeli.

Boyacıdır Ramazan. Fırça, rulo, tiner astar… İşine dair bildiği teknik terimler bunlardır. Tumturaklı cümlelerden nefret eder, dilini döndürmekte zorlandığı kelimeleri ağzına almaz. Mal alırken de iş yaparken de pazarlıktan nefret eder, hesabını kitabını bilir. Buna rağmen kaybedenleri oynamaktan geri durmaz.

Yaşamak denilen elbisesini giyiniyor. Ramazan için yaşamak üç kelime ile özetlenebilir. Metro, çalış, uyu… Hışımla çıkıyor evden. Güzel olan şu ki, badanasını yapacağı evin konumu oturduğu semte çok yakın. Yürüyerek gidecek Ramazan. Yokuş yukarı çıkan sokağa vuruyor kendini... Yol değil mübarek, bir dağın zirvesi. Güneş tam tepede... “Ah!” diyor, “bir simitle çay olsa şimdi, yanına da kaşar peyniri...”  Aç olduğu için mi yorgun, yoksa gerçekten mi yorgun?  İnce kemikleri kukla gibi salınıyor sokakta. Bir martı geçiyor başının üstünden. Düşünüyor Ramazan. Martı eti yemek helal mi?

Yokuş bitince düzlüğe çıkıyor sokak. Evler sıralı. Uzaktan bakınca hepsi aynı nizamda. Temmuz sıcağında çayır çayır yanıyor çatıları. Sokağın meydana açılan köşesinde büyük bir çay bahçesinin ortasındaki ağaca ilişiyor gözü. Osmanlı’yı görmüş geçirmiş kocamış bu ağacın altına çöküyor. Çınardır bu. Yaşı iki yüz elli. Gövdesini kucaklamak istese kavuşmaz kolları. Ben diyeyim iki adam, sen de üç adam kollarını açsa ancak kucaklar bu ağacın gövdesini. Havadan serinlik medet ummakta Ramazan. Adını aldığı oruç ayı gibi susuz ve aç midesi, sanırsın şimdilerde bir ramazan gününün ikindi vakti. Çöpleri yoklamak geçiyor içinden sonra utançla yüzünü kapatıyor. Düşüncesi bile korkunç. “Dayan Ramazan dayan!” diyor. “Boya bittiği gibi alırım paramı. Doğru çorbacıya…Mercimek. Üstüne de karabiber.  Bu sıcakta bol naneli yayla da iyi gider.  Tarhanaya da razıyım. Karnım doysun yeter!” Derken bir ses çalınıyor kulağına.

“Dilemekten vazgeçme.”

Sağına soluna bakıyor. Kimseler yok. Cinler de görünmezlik elbisesini giyindiğine göre gaipten gelen bu sese dikkat kesiliyor Ramazan. Yoksa Hızır mı geçti yanından.? Kulağına gelen sesi “Dilenmekten vazgeçme!” diye anlıyor ama “dilemek” te olabilir diye ikileme düşüyor. Asla dilenemem ben diye irkiliyor Ramazan. Acaba iyi saatte olsunlar mı geldi? İhtimal odur ki, bu konuşan gölgesi de olabilir. Heyhat! Gölge dediğin, maddeye düşen ışığın karanlıkta şekil bulmuş hâlidir. Gölgenin, sahibinin izni olmadan konuştuğunu kim görmüş ki Ramazan görebilsin! Çıldıracak gibi oluyor ve düşünüyor o vakit...Demek delilik denilen o ruhi bunalım böyle geliyor insana. Yoksa delilik, açlığın insan beyinde yarattığı etkinin bir sonucu olmasın sakın!

Bu çay bahçesindeki devasa çınarın altında ondan başkası yok. Havaya bakıyor, yere bakıyor, başını tekrardan havaya kaldırıp diyor ki “Ey Allah’ım, sen misin bana seslenen?” Karşılık gelmeyince “İlahi Ramazan, açlık başına vurdu.” diye söyleniyor.

“Tuzlu ayran mı içsem? Belki de güneş çarptı.” diye sayıklamadan da edemiyor. Tuz kolay bulunur da ayrandan endişeli. Uzaklara bakıyor Ramazan. Omzundaki uzun boya fırçası devasa bir ağaç tomruğuna dönüşüyor... Birazdan soluyacağı yağlı boyayla seyrelttiği tinerin bedeninde yaratacağı etki karşısında kaygı dolu bakışlarla kara kara düşünüyor Ramazan. Öyle ya, bu havada üstelik açken tiner kokusu da çekilmez ki. Cebini yokluyor. Meteliğe kurşun attığı geliyor aklına. Ayran sevdasından da vazgeçiyor. “Ah!” diyor, “bir simitle çay olsa şimdi, yanına da kaşar peyniri...”

Ramazan kalkıyor ağacın altından, ara sokaklardan birine giriyor. Daracık sokaktaki her şey öylesine eski ki… Ramazan, sinemada oturmuş, eski zaman filmlerinden bir sahne izlediği hissine kapılıyor. Gıcırdayan kapıları örten asma kilitlerle, güneş vurunca aynaya dönüşen penceredeki camlar tümden semti yutmuşa benziyor. Bu derme çatma apartmanlar, fi tarihten kalma eskimişlik … Üzerine yıkılacak gibi duran binaları görünce korkuya kapılıyor. Daracık sokaklarda, mantar gibi türeyen kafelerin önünden geçiyor.  Gözüne çarpan kadınlar, adamlar, çocuklar, araçlar, trafik ışıkları, yeniden insanlar, sağından solundan…Her yerden. Ayrıntılara bakmaktan boğuluyor Ramazan. Yürürken fark ediyor ki işe gitmeye üşenmekte. Önüne bir yokuş daha çıkıyor. Bugün ki imtihanı yokuşla demek ki. Her adımında artar mı sevap hanesi? Ekmek aslanın ağızında, aslan da bu yokuşun başında.  Koş Ramazan koş. Arkasında biri varmış da itiyor Ramazan’ı, zoraki ilerliyor ayakları...Derken gözleri ayakkabısına ilişiyor, ucu çıkmış baş parmağını görünce ahvalinden utanıyor.

Ve soruyor kendine, insan neden utanır ayakkabısı delinince? Delik, onda deliliği çağrıştırıyor. Biri ayakkabıda, diğeri de beyinde oluşan yırtık. Ramazan için her ikisi de perişanlık…

Yokuşla Ramazan aynı anda bitiyor. Yokuşun başı rüzgârlı. Esinti Ramazan’ın göğsüne doluyor. Serinledi azıcık. Boya yapacağı eve az kaldı. Ramazan elindeki adresi nihayet buluyor. Eski bir apartmanın ana caddeye bakan cephesindeki birinci kat. İki odalı dairede başlıyor çalışmaya... Daire yeni tutulmuş. Eşyaların olmaması işini kolaylaştıracağı için seviniyor ama ayakaltında sürekli dolaşan, saçları sıfıra vurulmuş oğlan çocuğunu görünce canı sıkılıyor. Boya kutularına dikkat etmeli, onları hemen yanı başına alıyor. Ev sahibi kadın, mutfak dolaplarını düzenlerken oğlu da kadının eteklerine yapışıp duruyor. Sürekli konuşuyor çocuk. Geveze mi geveze.

Sıcaklık iyice bastırıyor. Pencereler açık olmasına rağmen tiner kokusu geliyor burnuna. Başı dönüyor Ramazan’ın. Sıcakta genleşen tiner ciğerlerine doluyor. Bir ara gözleri açık rüya dahi görüyor. Yer sofrasında bakır bir tas içinde, kaynar suda yüzen tavuk butları geçiyor gözlerinin önünden. Hiç tavuk istemiyor canı. “Ah!” diyor, “bir simitle çay olsa şimdi, yanına da kaşar peyniri...”

İlk odanın boyası bitti nihayet. Biraz mola vermek için duruyor Ramazan. Odanın zemininde serili olan gazete kağıtlarından birinin üzerine oturuyor. Bir elinde tepsi, diğer elinde kocaman çaydanlıkla ev sahibi kadın geliyor içeriye.

“Çay demledim usta, simitle yanına da kaşar peyniri getirim sana.”

Bir simide bakıyor Ramazan bir de kocaman çaydanlıkla önüne gelen çaya. Demliğin gövdesinde demlenen çay mis gibi kokutuyor odayı. Simit de sıcacık… Üstelik bir tane değil tam tamına beş tane. Ye babam ye bitmez. Kaşar peyniri ise eski kaşarlardan, en sevdiği. Sapsarı duruyor tabakta. Sarıyı görünce düşünüyor Ramazan. Altın, tunç, bakır hepsi sarı. Dahası beyaz yumurtaya göre sarısı daha pahalı. Sarı kaşar, hatta sarı taksi…Boyadığı renk bile sarı. Sarı renk, bu devirde para demek.

Ramazan dumur oluyor. Kulağına çarpan sesi hatırlıyor.  Ne demişti o ses: “Dilemekten vazgeçme!” Adından bahsedilen, halk arasında dilden dile gezinen o dilek kapısı ona da açılmış demek. O ne anlamıştı: “Dilenmekten vazgeçme!” Kör talihine isyan edip kahroluyor Ramazan. Dilek kapısının kapanmama ihtimalini de düşünüp acilinden diliyor. Depo dolusu yiyecek, büyüğünden yat, betonarmesinden kat, altına kırmızı otomobil, mülayiminden bir eş, uslusundan oğul…  

Kafasını kaldırıp bir anlığına bomboş odaya dolan o kızıl güneşe bakıyor Ramazan. Hava ne kadar da güzel. Perdeleri takılmayan pencereden şehri gözledi. Şen insanların gölgeleri sıcakta hareket edip duruyor, o eski evler geçmişin izlerini taşıyor. Her yer tarih kokuyor. Silik görüntüler gözünde berraklaşıyor, dağınık zihni düzeliyor.

“Ne o, yemeyecek misiniz yoksa?” diye soruyor kadın. Rica minnet içeren kadının o yumuşak sesiyle kendine geliyor Ramazan.

“Hiç yemem olur mu bacım. Hemen geliyorum.”

Tomruk ağırlığındaki uzun saplı badana fırçasını attığı gibi elinden yemeğe gömüldü Ramazan. Hem ellerini yıkamayı unuttu hem de etrafında dört dönen yaramaz çocuğu.




Bu haber 1938 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÜLTÜR-SANAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI