|
Tweet |
Adnan Erkuş
Eğitim, en geniş anlamıyla davranışlara “istenilen” yönde şekil verme etkinliği olarak tanımlanabilir. Bu etkinlik, devlet eliyle örgün ve yaygın şekilde, kurum ve kuruluşlarda hizmet öncesi ve hizmet içi şeklinde yürütülebilir. Her devlet, kendi istediği insan tipini yetiştirmek için yukarıdan aşağıya doğru eğitim politikaları geliştirir ve yürütür. Ancak, ne biçimde olursa olsun, eğitim çocukların bilişsel-duygusal ve sosyal gelişimlerine ve geleceğe uygun olmak durumundadır. Cumhuriyet ile birlikte eğitim politikası, çağdaş, bilimsel ve laik temellerde yürütülmeye başlamıştır. Eğitim birliğinin sağlanması, Latin abecesine geçilmesi, köy okulları, Köy Enstitüleri, Halk Evleri, yurtdışına öğrenci gönderme, üniversite reformu vb okuma-yazma oranı çok düşük olan halkımızın son derece hızlı bir şekilde aydınlanmasını beraberinde getirmiştir. Ancak, 1950’lerden sonra bir geriye dönüş yaşanmaya başlamış ve 1960 sonrası bir toparlanma olmuşsa da özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ve ardından gelen AKP iktidarıyla birlikte de bir karşı devrim sürecine girilmiştir.
Son 23 yılda, kurbağayı haşlama örneğinde olduğu gibi, adımlar yavaş yavaş atılmış, biraz tepki gelince, “ay yanlış olmuş, biz onu demedik ki” denilerek geri çekinilmiş, ancak iktidar güçlendikçe de artık açıkça gerçek amaçlarını ortaya koymaya ve uygulamaları da koşar adım devreye sokmaya başlamışlardır. “Kindar ve dindar nesil” isteyenler, hatta “bize okumuş değil cahil gerekiyor” diyenler (üstelik profesörler) öncelikle imam hatiplerin sayısını artırmaya başlamışlar, tarikat-cemaat yurtlarına ve okullarına göz yummuşlar, Eğitim Fakültelerinin programlarına müdahale etmişler, eğitimi özelleştirmeye-ticarileştirmeye başlamışlar, köy okullarını kapatıp taşımalı eğitime geçmişlerdir. Dayatılan ve eğitbilimsel her şeye aykırı olan ucube 4+4+4 uygulamasıyla, sınıfta kalmayı kaldırmakla, cemaat okullarından “icazet” alınmasıyla hem kız çocuklarının okuldan kopmalarına ve erken yaşlarda evlenmelerine hem de erkek çocukların ucuz hatta parasız işgücü olmalarının önünü açmışlardır. Vakıf adı altında cemaat ve tarikatların bir-iki binadan oluşan uyduruk üniversiteleri hızla çoğalmış, ÖSYM ele geçirilmiş, şifre-kopya olayları yaşanmış, sınav sistemleriyle oynanmış, YÖK yükseköğretime şekil verme ve YOK etme amacıyla kullanılmış, üniversitelerde akademisyen kıyımı başlatılmış, rektör-dekan seçimleri kaldırılmış, MEB’in tüm bürokrasisi ele geçirilmiştir. Son hamleler, Maarif Müfredatı denen bilimden, eğitimden uzak, kalbi binlerce yıl öncesindeki gibi düşünce vb merkezine koyan, sözde bilimsel terimler kullanıp bilimden uzak bir felsefe sonunda gündeme alınmış; ÇEDES denen ucubeyle tarikat ve cemaatler okullarımıza bodoslama sokulmuş, önlerindeki en az yetmiş yıllık yaşama sevgiyle hazırlanması gereken yavrularımızın beyinleri “öbür dünya korkularıyla” iğdiş edilmeye başlanmış, MESEM denen çocuklarımızı sanayiye ücretsiz-güvencesiz ucuz işgücü yapan ve hatta ölümlerine yol açan ucube uygulamalar yetmemiş; Milli Eğitim Akademisi denilen ucube uygulamayla da Eğitim Fakülteleri boşa çıkarılmıştır. Şimdi de karma ve zorunlu eğitimi ortadan kaldırma girişimleri gündeme gelmiştir.
Özetleyecek olursak, ‘niyet hasıl olmuştur’: Tek amaç, bilimsel, laik, çağdaş eğitimi ortadan kaldırıp şerri eğitime ve Ortaçağ yaşam biçimine geçmektir. Tüm bu politika ve uygulamalar, bir türlü teslim alınamayan yetişmiş insan kaynağımızı, düşünce ve yaşam birikimimizi bitirmeye çalışmak değil midir? Peki, tamam, diyelim ki kendileri için hedef buydu, bilimin-teknolojinin ayyuka çıktığı günümüzde bu eksen kayması nelere yol açar, kimlerin ekmeğine yağ sürer, bunları ele alalım…
Eğitimi dinselleştirerek, ticarileştirerek, tüm ilk-orta eğitimi imam hatipleştirerek, kız-erkek ayrımı yaparak, bilimin yerine “ilim”i geçirerek, bilimsel üretimi tekelinde elinde tutan bu emperyalist-kapitalist dünyada ayakta kalabilmek olanaklı mıdır? Ayakta kalmak olanaksızsa, gerçekleştirmeye çalıştığınız Ortaçağ eğitimine dönüşüm, bu emperyalist-kapitalist sisteme yaramaz mı, onların mutlak bir sömürgesi olunmaz mı? Yoksa, gerçekten bunun için mi yapıyorsunuz tüm bu abuk uygulamaları, bunlar onların istekleri ve uygulamaları mıydı? Öyleyse, bunları yapanlara ne denir?
Yapmaya çalıştığınız Ortaçağ eğitimi, çocukların bilişsel, duygusal, sosyal gelişimlerine uymamaktadır. Bu eğitimle, ancak zombi gibi boş boş bakan, merak etmeyen-sorgulamayan-araştırmayan-mutsuz çocuklar yetişir, böyle bir toplumdan bunu yapanlara da hayır gelir mi? Bu durumda kendi çocuklarınıza nasıl kıyarsınız? Yoksa sizin çocuklarınız yurtdışında eğitim görecek de sadece yoksul halk çocuklarına biçilen bir gömlek mi bu? Yağmaya, gaspa, elkoymaya dayanan Ortaçağ ekonomi anlayışı gereği galiba öyle… Öyle ya sadaka, fitre, zekât sistemi zaten bunları verecek bir zenginler sınıfını ve alacak (buna muhtaç olacak) yoksullar sınıfını gerektirmiyor mu? “Tıp da ilaç da neymiş, her şey kaderdir, ölen ölür” deyip yoksullar bir bir-topluca ölürlerken zenginler yurtdışında tedavi mi görecek?
‘Etin ne budun ne’ derler adama… Bilim yoksa üretim de yoktur; tarımı yok edip ithalat yapmaya ne kadar devam edebilirsiniz ki!? Ülkenin her şeyini, yeraltı-yerüstü zenginliklerini emperyalistlere peşkeş etmeye devam etseniz, bir süre sonra onlar da tükenir, sonrasında neye güveniyorsunuz?
Baylar kimlere hizmet ettiğinizin, çocuklarınıza ve geleceğinize neler yaptığınızın farkında mısınız?
Çocuklarımızın ana-babaları, ya siz bu olanların farkında mısınız? Bu gelişmeler sadece sizin biricik çocuğunuzu ilgilendirmiyor, tüm ülkemizi ve geleceğimizi ilgilendirmektedir. “Ben çocuğumu parasını verip özel kolejlere, yurtdışına gönderirim, bana ne” diyebilir misiniz? Derseniz, siz kime-neye hizmet etmiş olursunuz, farkında mısınız?
Haydi, ana-babalarımızla, öğretmenlerimizle, “tek dişi kalmış” akademisyenlerimizle hepimizi uçuruma götüren bu tehlikeyi görelim ve kafaları Ortaçağcı, kendileri sömürgen olan ve sömürgecilere hizmet edenlerin bu geri dönüş hamlelerini birbirimize kenetlenerek sonlandıralım…