|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(İkinci Bölüm)
GEYİKLİ LİMANI
Bozcaada'ya gidip-gelen feribotların yanaştığı liman, Geyikli'ye çok yakın. Yol, çok düzgün. 10-15 dakika sonra limana vardık. Bozcaada'ya araç ile geçiş yapmayacağız. Belediyenin çalıştırdığı otoparkı aradık. Kapalıydı. Hiçbir görevli de yoktu. Geyikli ile liman arasındaki yolun limandan Geyikli'ye gidiş tarafında park etmiş çok sayıdaki aracın arasında bir boşluğa park ettik.
İnternetten edindiğimiz bilgiye göre, bu liman sonradan yapılmış. 1971 yılı Aralık ayında Geyikli ve civar bazı köylerdeki ilkokullarda stajyer öğretmenlik yapmak üzere bizi ve eşyalarımızı Gökçeada'dan getiren balıkçı teknelerinin yanaştığı Odunluk İskelesi, artık Bozcaada'ya gidip-gelen feribotların kalkış yaptığı iskele değilmiş.
Limanın bulunduğu bölgede, bir-iki zincir marketin şubeleri ve bazı işyerleri vardı. Limanın giriş kısmının sol tarafı, plajdı. Plaj alanı, geniş ve kumluk idi. Feribotun yanaştığı iskele biraz uzundu. “Bileti alıp, feribota gidelim.” dedik. Gişe görevlisi, feribota binişte 65 yaş üstü indirimin olmadığını söyledi. Biletler, gidiş-dönüş olarak kesiliyordu. 200+200=400.00 TL. verdik. Biletleri aldık. Yürümeye başladık. İskeleden baktım, deniz sığdı. Hava serindi.
Bizden önce 2-3 kişi feribota binmiş. Bizden sonra, feribota binenlerin sayısı arttı. Kalkışa yakın, bir tur grubu da geldi. Hem yolcu hem de adaya geçiş yapan araç sayısı, oldukça çoğaldı.
Feribot, saat tam 10.00'da kalktı. Feribot yol alırken, rüzgâr nedeniyle feribotun ön ve arka kısmına geçip oturmadık. Adaya yaklaştıkça, adanın yer yer ağaçlık olduğunu, feribotun yanaşacağı limanın dışında adanın görünen sahili boyunca başka bazı yapıların da olduğunu gördük. Yolculuk, 35 dakika sürdü.
BOZCAADA KALESİ
Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarında Bozcaada'nın adı, Tenedos'muş. Tenedos, Antik Çağ boyunca, rüzgar ve akıntı koşulları Çanakkale Boğazı'ndan güvenli geçişe izin verdiğinde, Ege'den gelip Marmara Denizi ve Karadeniz kıyılarında bulunan şehirlerin limanlarına giden tüm ticaret gemileri için uygun liman olanakları sunmuş. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ardından, 1455 yılında Ege Denizi'nde elde ettiği ilk ada Bozcaada olmuş.
Tekneden ilk inenlerden tur grubu, ileriye doğru yürüdü. Bir noktada rehberin çevresinde toplandı. Sonra da ileriye doğru yürüyüp gittiler. Bozcaada Kalesi, sağda ve kıyıya yakındı. Grubun kale yerine, ileriye doğru yürüyüp gitmeleri beni şaşırttı. Sevda, “Rum Mahallesi'ni görmeye gidiyorlardır. Yapay zekâ, 'Önce kaleyi ziyaret edin.' diyor. Önce kaleye gidelim.” dedi. Kaleye doğru yürüdük. Kaleye girişin, sahile yakın bir noktadan olacağını varsaymıştık. Göremedik. Bir kişiye sorduk. “Biraz ilerleyin. Sağa dönün.” dedi. Yürüdük. Birçoğu kapalı hediyelik eşya satışı yapan tezgâhların bulunduğu bir alanın girişine varınca, sağ tarafta kaleye giriş yapılan kapıyı gördük. Hediyelikçilerin bulunduğu alanın arka tarafında, kaleye girişin sol kısmında ilkokul vardı.
Giriş yerindeki görevliye, 65 yaş üstü olanlara indirim yapılıp yapılmadığını sorduk. Yapılmıyormuş. 70+70=140.00 TL. verip, biletleri aldık. Kale kapısının hemen öncesinde, sol tarafta, kale duvarları boyunca uzayıp giden oldukça geniş hendeği gördük; kuru idi. Kale yapılırken, bu kısmın daha kolay savunulması için bu hendek kazılmış olmalıydı. Kale kapısından giriş yaptık. Önümüzde, bir gün önce Geyikli'ye geldikten sonra bir pidecide ve biraz önce de feribotta karşılaştığımız çift yürüyordu. Kaleyi gezip dolaşmaya başladık.
Bozcaada Kalesi, ilk olarak 14. yüzyıl sonlarında adayı kontrol eden Venedikliler tarafından inşa edilmiş. Adanın Osmanlı kontrolüne geçmesi ardından onarılarak yeniden tasarlanmış ve genişletilmiş. Sonrasında, savaşlar nedeniyle birçok kez el değiştirmiş ve bazen büyük ölçüde tahrip edilmiş ve yeniden yapılmış.
Kalenin içerisinde, birisi girişten hemen sonra olmak üzere iki yerde yakınlarda kazı yapılmış alan gördük. Kale büyük ölçüde bakımsızdı ama ziyaretçiyi rahatsız eden çer-çöp yoktu. Ya kaleyi ziyaret eden az oluyordu, ya görevliler düzenli temizlik yapıyordu ya da ziyaretçiler uyarıları dikkate alıyor, kâğıt, pet şişe, sigara paketi gibi katı atık maddelerini farklı yerlere konulmuş çöp bidonlarının içerisine atıyorlardı.
Kalenin yukarı bölümlerine doğru çıkarken, Osmanlı İmparatorluğu zamanında kalenin sürgün yeri olduğunu da öğrendik. Küçük bir levhada, bir dönem Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Kemal Derviş'in büyük dedesi (7. Kuşaktan) Sadrazam (1782-85) Halil Hamid Paşa'nın bu kaleye sürgün edildiğini, idam edildikten sonra kellesinin İstanbul'a gönderildiğini (ve Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldüğünü), başsız vücudunun ise Bozcaada'da (Limanın karşısındaki Alaybey Camii avlusuna) defnedildiğini öğrendik. Daha yukarıda, kalenin kapalı bir bölümüne, Bozcaada'nın tarihi kişileri ile ilgili bilgileri içeren sehpalar konulmuş; bölümün karanlık olması nedeniyle, bu tarihi kişilerin kimler ve haklarında neler yazıldığını okuyup öğrenemedik.
Çıkılması mümkün olan en yüksek yere çıkarak çevreyi seyrettik. Çıkışta, görevliye karanlık olan bölümün yaz sezonunda da aynı olup olmadığını sordum, aynı imiş. Şaşırdım. Biz çıkışa gelirken gördüğümüz genç çift ile toplam 6 kişinin kaleyi ziyaret ettiğini, tekneden inen turun neden kaleye gelmeden mahalle aralarına yöneldiğini sordum. “Yaz sezonunda kaleyi ziyaretçi çok oluyor aslında. Belki 70.00 TL vermek istememiş olabilirler. Rum Mahallesi'ni görmeye gitmişlerdir.” dedi.
TÜRK VE RUM MAHALLELERİ
Sevda, kale çıkışı “Şimdi de Rum Mahallesi'ndeki Meryem Ana Kilisesi'ni gidip görelim” dedi. Navigasyonun yardımıyla, bir caddeden (İnternette yer alan bilgilere göre, eskiden bir dere olan Çınar Çarşı Caddesi.) ilerlemeye başladık. Cadde kenarlarında, şarap satılan ve sunulan farklı şarap evleri gördük; “Bozcaada'nın şarabı ünlü ama biz meraklısı değiliz.” dedim. Sol taraftaki bir sokaktan mahalle arasına girdik. Sokak aralarında dolaşmaya başladık. Sevda, “Galiba bilmeden Türk Mahallesi'ne geldik. Buradaki evler ahşap.” dedi. Sevda'nın İnternetten edindiği bilgilere göre, Türk Mahallesi'nin ayırt edici özelliği evlerin ahşap, Rum Mahallesi'nin ayırt edici özelliği evlerin taş ve kapıların boyalı olmasıymış.
Gördüğümüz yapıların dış cepheleri, rengârenk boyalıydı. Bakımlıydı. Tamamına yakınında “otel”, “konukevi”, “pansiyon” yazılı olması, dikkat çekiciydi. Bir sokakta iki genç kadın ile karşılaştık. Onlar da Bozcaada'yı geziyorlarmış. Aradığımız kilisenin Rum Mahallesi'nde olduğunu, caddenin karşı tarafına geçmemiz gerektiğini söylediler.
Caddenin sağ tarafındaki Rum Mahallesi'ne geçtik. Bu mahallede sokaklar görece daha dar ve sokakların zeminleri taş döşemeydi. Yapıların ana malzemesinin taş olduğu, çok belirgindi. Yapıların dış yüzeylerinin yanı sıra kapıları da rengârenk boyalıydı. Sokakların renkli ve yemyeşil çiçeklerle süslenmiş görünümü, muhteşemdi. Turların neden bu mahalleye düzenlendiği anlaşılıyordu; sokaklar, bakmaya doyulamayacak kadar güzeldi. Bu mahallede de gördüğümüz bütün yapılarda “otel”, “pansiyon” vb. yazıyordu. Bazı yapılarda “Satılık” ilanı asılıydı. “Hem Türk hem de Rum Mahallesi, tam anlamıyla turizme açılmış. İki mahallenin de albenisi çok yüksek.” dedim. Epey bir sokak dolaştık. Sonra kiliseyi bulduk. Kapalıydı.
Sevda, “Son olarak Bozcaada Müzesi'ni gidip görelim.” dedi. Müzeyi aramaya başladık.
(Devam edecek)