Bugun...



Ne Olacak Bu Emeklinin Hali?

Akademisyen Özgür Müftüoğlu, 2021 Tüm Emekliler Sendikası Datça Şubesi'nin “Emeklilerin bugünü ve yarını, Ne Olacak Bu Emeklilerin Hali?” başlığı altında düzenlediği söyleşide, merkezi yönetimin 2025, 2026, 2027 ve 2028 bütçelerinde sosyal güvenliğe ve savunma sanayine ayırdığı payları kıyaslıyarak, verili koşullarda emeklileri ve emekçileri hiç de iyi günlerin beklemediğini söyledi.

facebook-paylas
Tarih: 22-01-2026 20:57

Ne Olacak Bu Emeklinin Hali?

MEHMET ERDAL

Sendikanın Bülent Ecevit Kültür Merkezindeki odasında dün (21.01.2026) saat 14.00-16.00 arası gerçekleştirilen söyleşide, akademisyen Özgür Müftüoğlu konu ile ilgili olarak oldukça ayrıntılı ve doyurucu bilgi verdikten sonra soruları yanıtladı.

Şube başkanı Haluk Koşar “'Ne olacak bu dünyanın hali? Ne olacak Türkiye'nin hali?' diye sorup duruyoruz ama emeklilerin durumu da bunlardan bağımsız değil. Sağ olsun, Özgür hoca bizi kırmadı, en azından ne yaşadığımızı, ne yaşayacağımızı birlikte konuşma davetimizi kabul etti, kendisine teşekkür ediyoruz.” dedikten sonra sözü Özgür Müftüoğlu'na bıraktı.

GELİRİN MİKTARI DEĞİL, ALIM GÜCÜ ÖNEMLİDİR!

Ben de sorunlu bir emekliyim, dolayısıyla dışarıdan konuşmuyorum.” diyerek konuşmaya başlayan Özgür Müftüoğlu, konuya ilişkin görüşlerini 4 başlıkta anlattı: 1- Ekonominin hal-i pür-melal'i, 2- Emekçi sınıflar ne yaşıyorlar, ne ile karşı karşıyalar, 3- Emeklilerin genel durumu ve son olarak da 4- Ülkeyi yönetenlerin, mevcut sistemin emekliler ile dertleri ne? Neden böylesi bir açlığa mahkum etme telaşındalar emeklileri?

Özgür hoca, toplantıya gelirken TV'de dinlediği Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan'ın AKP Grup Toplantısında bugün yaptığı konuşmada iktidara geldiklerinde “emeklilerin 66 TL. maaş aldıkları, şimdi ise aldıkları 20.000 TL. beğenmedikleri” mealinde söylediğine atıfta bulunarak, “Gerçekten de 'Emeklinin' ya da 'Emekçinin durumu' dediğimiz zaman sorunun şöyle ikili bir yönü var: 1- Gelir, 2- Gider.” Özgür hocaya göre, sadece gelirin ne kadar olduğu çok önemli değildi. Önemli olan onun, yani emeklinin ya da emekçinin aldığı maaşın alım gücüydü. Emeklinin ya da emekçinin 2001'de aldığı maaşın alım gücü bugün aldığı maaşın alım gücünden az mı çok mu? Önemli olan bu, idi. Emeklinin 2001'de Cumhurbaşkanı'nın ifade ettiği gibi 66 TL. değil, gerçekte 257 TL. olarak aldığı en düşük aylık bugünün 44-45.000 TL.'sine denk geliyordu. TBMM'de bugün tartışılan en düşük emekli aylığı ise 20.000 TL., yani olması gerekenin yarısından daha azdı.

TÜİK'İN VERDİĞİ BİLGİLERE GÖRE BİLE ENFLASYON ÇOK YÜKSEK

Özgür hoca, bu girişten sonra ülke ekonomisinin durumundan başlayarak hızlıca özet bilgiler vermeye başladı. Enflasyon konusuna değinirken TÜİK'in (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerinin güvenilmez olduğuna, TÜİK'in tamamen siyasi iktidarın isteklerine uygun verileri açıkladığına işaret etti. “TÜİK'in açıkladığı enflasyon rakamları ile çarşı pazardaki rakamlar birbirlerini tutmuyor. ENAG'ın açıkladığı rakamlar TÜİK'in açıkladığı rakamların neredeyse iki katı.” dedikten sonra TÜİK'in açıkladığı rakamlara göre bile, Türkiye'de enflasyon'un 20 ülkeden oluşan OECD ülkeleri arasında % 31.1 ile açık ara birinci sırada olduğunu belirtti. İkinci sırada yer alan Kolombiya idi ama orada bile enflasyon, % 5.3 idi.

Enflasyon ve ilişkili konularda daha ayrıntılı bilgiler vererek ülkemizdeki enerji, konut (barınma) ve gıda fiyatlarını diğer ülkelerdeki fiyatlar ile karşılaştıran Müftüoğlu, özellikle gıda konusunda, yine TÜİK'in verilerinden ve öngörülerinden yola çıkarak, önümüzdeki süreçte ülkemizde ciddi sıkıntılar yaşanabileceğine işaret etti.

Servet ve gelir dağılımında da dünyanın en bozuk-en eşitsiz ülkelerinden birisi arasında yer aldığımızı, çocuk yoksulluğunda en kötü durumdaki Kolombiya'dan sonra dünya ikincisi, sağlığa yatırımda OECD ülkeleri arasında milli gelirden en az pay ayıran ülke... olduğumuzu söyledi.

EMEKÇİ KESİMLERİN HAL-İ PÜR-MELALİ NEDİR?

Bu noktada, “Bu atmosfer içerisinde emekçi kesimlerin hal-i pür-melali nedir?” diye sordu.

TÜİK verilerine göre, çalışabilir konumdaki nüfusun Türkiye'de istihdam oranı % 49.2, kadınlarda daha az % 28' e yakın, işgücüne katılım oranın ise % 53.8, “Yani, Türkiye'de çok ciddi bir 'emek piyasası içerisine girememe' durumu” söz konusu idi. “Bu durumun nedeni ne? Neden iş yaratılamıyor? Olayın bir yönü bu ama ikinci yönü de şu: Çalışma koşulları ve çalışanın alacağı para o kadar kötü ki örneğin büyük br kentte 'çalışmamak' daha karlı geliyor” dedikten sonra TÜİK'in işsizlik oranında da veriler ile oynadığını, rakamları aşağı çektiğini ama bu verilere göre bile OECD ülkeleri arasında dördüncü, “genç işsizlik”de birinci, “kayıt dışı istahdam”da % 27.3 ile 5. sırada olduğunu söyledi.

12 EYLÜL DARBESİ, 24 OCAK KARARLARININ DOĞAL SONUCUDUR

Özgür hoca, bugüne gelişin nedeninin “24 Ocak kararları” olarak bilinen 24 Ocak 1980 tarihinde Demirel hükümeti zamanında Özal tarafından açıklanan “Ekonomik İstikrar Tedbirleri” ile geçilen “emek yoğun üretim” sistemi olduğunu belirterek, “'Emek yoğun üretim' yapıyorsanız, maliyetlerin en önemli bir kısmı ücretlerdir ve dolayısıyla bunları kısmanız gerekir. Bunun için de toplumsal muhalefeti, işçi hareketlerini kısmanız gerekir. Bu nedenle, 24 Ocak kararlarının arkasından 12 Eylül'ün gelmiş olması anlamlıdır.” dedi. 12 Eylül Askeri Darbesinin amacı var olan toplumsal muhalefeti bastırmak ve susturmak idi, nitekim maksat hasıl olmuştu...

1989 yılındaki işçi eylemlerine, 1989 sonrası SSCB'nin (Doğu Bloku Ülkeleri) dağılmasının ülkemize yansımalarına, 90'ların başında “Kürt sorununun” çözümüne yönelik Özal zamanındaki girişimlere, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci... vb. faili meçhul cinayetlere, Özal'ın şaibeli ölümüne, Sivas Madımak katliamına... dair özet bilgiler verdikten sonra Türkiye'nin o yıllarda “ucuz emek gücüyle” rekabet edebilen, Avrupa'ya çok yakın, dolayısıyla Uzak Doğu ülkelerinden “çok daha avantajlı bir ülke” olarak değerlendirildiğini ama İnternetin, ulaşım teknolojisinin çok hızlı gelişmesi sonucu Türkiye'nin bu “avantajını” kaybettiğini söyledi. Haliyle, bu gelişmenin sonucu Türkiye “rekabet” yapamaz, sözde dünyaya ve Avrupa'ya mal satayım derken, hızlı bir şekilde her şeyi ithal eden bir ülke haline gelmişti. Kendi iç pazarını bile kaybetmişti. Bu gelişmeleri takiben, AKP iktidarının “Dindar ve kindar nesiller yetiştirme” eğitim perspektifiyle son derece niteliksiz ve verimsiz bir emek gücü ortaya çıkmıştı... Bunun sonucu, ücretlerde baskılanma gündeme gelmişti. Bugün Türkiye'de “asgari ücret” ile çalışanlar, toplumun çok önemli bir kısmını oluşturuyordu; asgari ücret ve onun altında çalışanların oranı % 54-55 idi.

TÜRKİYE'DE ÇOK CİDDİ BİR BESLENME SORUNU VAR!

TÜİK'in verilerine göre hesap yapan TÜRK-İŞ'in açıkmasına göre ülkemizde açlık sınırı (4 kişilik bir ailenin sadece karnını doyurması) 30.143.00 TL., bekar bir işçinin aylık yaşam maliyeti 34.123.00 TL. idi. Bu durumda, Türkiye'de çalışanların % 60-65'i açlık sınırının altında bir ücret alıyordu. Ara zammın yapılmadığı, enflasyonun ve haliyle zamların devam ettiği koşullarda bu oran daha da yükselecek, % 70-75'leri bulacak, daha da derinleşecekti. Dolayısıyla, Türkiye'de çok ciddi bir beslenme sorunu vardı. Cumhuriyet gazetesi'nde yer alan bir habere göre, ülkemizde emeklilerde, 70 yaş üzerindekilerde de yetersiz beslenmeden kaynaklanan sağlık sorunları çok sıklaşmaya başlamıştı. Bu durum, çocukların beslenmesinde de söz konusuydu. Sorun, temelde bir “bölüşüm” sorunu olmakla birlikte en temelde çalışanlar artık beslenme ve barınma sorunlarını bile karşılayamaz hale gelmişlerdi. Çocuk işçilerin (MESEM Projesi) ölümü çok ciddi bir sorundu. Ne zaman derin bir yoksulluk olursa, 18. yüzyılın sonları, 19. yüzyılın başlarında Sanayi Devriminden sonra İngiltere'de, Avrupa'da da benzeri bir sorun vardı, çocuklar çalıştırılıyordu.

Ücretlerin düşük olmasının yanı sıra çalışma saatlerinin süresi de çok önemliydi. Bu konuda da ülkemiz OECD ülkeleri arasında en uzun çalışma saatine sahip ülke idi. “Modern kölelik” olarak kabul edilen, insanların çalışmak zorunda bırakıldığı ama devletin onları koruma önlemlerinin en zayıf olduğu ülkeler kategaorisinde de ülkemiz % 15. 6 oranıyla “en kötü” durumdaki ilk on ülke arasındaydı.

“Bunun arkasındaki temel etken nedir?” diye bakıldığında, ülkemizde 19. yüzyıldan beri bir mücadele geleneği, 1960 sonrası sendikaların, mesela DİSK'in kurulması, 1970'lerde işçi hareketinin yükseldiği süreçler olsa bile ülkemiz bugün “en kötü çalışma koşullarının olduğu” ilk on ülke arasındaydı. Bu durum, istatistiğin yapılmaya başlandığı 2014 yılından beri böyleydi.

MESELE, SADECE EMEKLİLER MESELESİ DEĞİLDİR!

Yavaş yavaş emeklilerin hal-i pür-meleline gelelim” dedikten sonra şöyle devam etti: “Mesele, sadece emekliler meselesi değildir. Yani, bunların derdi sadece emekliler ile bitmiyor. Onların derdi, Türkiye'deki kamusal emeklilik sistemini kaldırmaktır. Buradaki temel hedef de şu an çalışmakta olanlardır. Onları, aynen sağlık sisteminde olduğu gibi, 'kamusal emeklilik sisteminden' çıkartıp, 'tamamlayıcı' ya da 'bireysel emeklilik' sistemi gibi özel sigorta şirketlerine yönlendirmek istiyorlar.”

Ülkemizde kamunun sosyal harcamalarının Meksika'dan sonra en kötü olduğunu söyleyen Özgür hoca, ülkemizin, orta gelir grubuna sorulduğunda “kendini sosyal anlamda güvencede hissedenlerin” bulunduğu ülkeler arasında da en kötü durumda olan ülkeler arasında olduğunu söyledi; sadece % 14, “Benim sosyal güvencem var.”, % 84 ise “Ben yarınımın ne olacağını kestiremiyorum.” diyordu.

“Bütün gelişmiş ülkeler emekli aylıklarına katkı sağlarken, ülkemizde 1980'lerden beri emekliler

'kara delik' olarak görülür, emeklilere bütçeden ayrılacak para sürekli konuşulur. Aslında bütün ülkelerde emeklilere yapılacak sosyal harcamalar için bütçeden belli bir pay ayrılır. Ülkemizde eskiden SSK vardı. Yönetimdeki bileşenleri nedeniyle en azından orada şeklen de olsa tartışmalar yapılırdı. Şimdi, maalesef bu durum yok. Şimdi Türkiye, emekli aylıklarına katkı payı anlamında Arnavutluk'tan sonra sondan ikinci. 2025 bütçesinde planlanan, sosyal güvenliğe ayrılan pay gayri milli hasılanın içinde % 3.6 iken gerçekleşen % 3.4 oldu. 2026 yılı için planlanan % 3, 2027'de hedeflenen % 2.9 ve 2028'de hedeflenen % 2.8 dir. Yani, emeklilerin alacağı aylıklar ve sosyal yardımlar giderek düşecek, öyle görünüyor. Buna karşın savunma harcamalarında 2025 için öngörülen % 2 iken % 2.33 oldu. 2026 için % 2.33, 2027 için % 2.83 ve 2028 için % 3.2 öngörülüyor. Bu, bir savaş bütçesidir. Çok net olarak görünen, bir 'savaş hazırlığı' var...”

EMEKLİYE NEDEN BU KADAR DÜŞÜK AYLIK BAĞLANIYOR?

Özgür hoca, çevremizde “Adamlar ne yapsınlar? Emekli çok. Yaş uzadı. Çalışanlar az. Çalışanlar, bunca emekliyi nasıl beslesinler?” yollu yapılan ve bir anlamda siyasi iktidarın söylemiyle çakışan, siyasi iktidarın yaptığı uygulamaları meşrulaştıran konuşmalara atıfta bulunarak, “Hatta, AKP'nin bir başkan yardımcısı 'Emekliler çok yaşıyor.' dedi".

Hocanın verdiği bilgilere göre, SGK'nun Ekim ayı paylaşımlarında şu an aktif olarak çalışan ve SGK'ya pirim ödeyenler (4 A, 4 B, 4 C, yani SSK'lı, BAĞKUR'lu ve Emekli Sandığı) 26. 387. 936 kişiydi. Pasif olanlar, yani aylıkçılar 16. 973.000 idi. Orantılandığında, aktif/pasif oranı 1.63 oluyordu. Dünyada pek çok ülkede, bu oran 2'yi geçiyordu. Türkiye, oranın düşük olduğu ülkelerden birisiydi. Bir de daha önemli bir başka yönü vardı, o da şu idi: “Aktif” neden az? Bizim vatandaşlarımız evinde refah içerisinde yaşamadığuna göre neden iş yaşamına katılmıyor? Çünkü, koşulları çalışmaya uygun bulmuyor. Çalışmanın bir karşılığının olduğunu düşünmüyor... Bu nedenle, mesela pek çok genç çalışmak için yurt dışına gidiyor. Bu birİki, % 27.7 kayıt dışı çalışan var. Bu insanlar, herhangi bir sigorta pirimi ödemeden çalışıyor. Bunların sisteme katılması gerekiyor. Üç, siyasi iktidar sigorta pirimlerini, işverene teşvik gibi, almıyor, affediyor. Bu nasıl olur? Sigorta pirimi gelmez ise havuz nasıl dolacak?.. Yani, sorun, havuzun harcama kısmında değil, dolma kısmında. Ayrıca, toplananların nerelere yatırıldığı, nerelerde değerlendirildiği... sorgulanmalı. Kısacası, aktif katılım çok rahat bir şekilde 30-35 milyon kişiye çıkabilir. Bu konuda, emeğin bir suçu yok. Emekliler çok yaşadığı için bu sorunlar yaşanmıyor. Keza, bir arkadaşımızın yaptığı bir hesaplama ile faiz lobilerine aktarılan para 689 milyar TL. ve bu miktar artacak mış. Sosyal güvenlik harcamalarına ayrılan ise 50 milyar TL. Yani, 'kaynak yok' diye bir şey yok. Sorun, tercihte.

Pandemi öncesi ile kıyaslandığında, Ocak 2019'da en düşük emekli aylığı ile ortalama emekli aylığı arasındaki fark % 109 dur. Şimdi ise en düşük emekli aylığı 20.000 TL., ortalama emekli aylığı 23.500 TL. Neredeyse aynı. Böyle bir 'yoksullukta birleştirme', 'yoksullukta buluşturma' gibi bir durum var. Bugün 'Kaynak yok' deniyor. 2025 yılında gayri safi milli hasılanın içerisinden emekli aylıklarına 3.8 trilyon TL., yani % 6.1'e kadar pay ayrılırken, 2026 yılında bunu % 7.4'e yükseltilebilmesi mümkün. Bunun bütçeye getireceği yük de çok fazla değildir.”

DEMOKRASİ” VE “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” KARNEMİZ ZAYIF!

Şimdi mesele şuraya geliyor.” dedikten sonra Özgür Müftüoğlu anlatmaya devam etti: “Bütçeye baktığınız zaman birincisi, önemli bir kısmı sermayeye, ikincisi, savunma harcamalarına, üçüncüsü de siyasi iktidar ve çevresinin şaşalı harcamalarına gidiyor. Bugün devletin üç temel harcaması var. Orta Vadeli Programa baktığınız zaman, 'sıkı para politikası' diyor. Yani, kemer sıkacağız. Aslında kemeri buradan sıkabilirsiniz ama yok.

Bütün bu süreçler karşısında herhangi bir 'demokratik katılım' sağlamak da maalesef mümkün değil. Çünkü, Türkiye'nin 'Demokrasi' karnesi de son derece zayıf. Türkişe 'Demokrasi Endeksi'nde, 2024 yılında 103., 2025 yılında “Hukukun Üstünlüğü” listesinde 118. sırada. Yani, demokrasi ne kadar zayıf olur ise siyasi iktidarlar istediklerini istedikleri ölçüde şekillendirebiliyorlar.

EMEKLİLİK MESELESİ, NEOLİBERAL POLİTİBALARIN BİR PARÇASIDIR!

“Son olarak şunu söylemek istiyorum” dedikten sonra devam etti: “Emeklilik meselesi ya da emeklilik sistemine ilişkin mesele, sadece AKP iktidarıyla bağlı bir mesele değildir. Bu mesele, 1980'lerden bu tarafa, o 'kara delik' hikayelerinin yazıldığı zamanlardan bu tarafa sürekli gündemdeydi. Neoliberal politikalarının bir parçasıdır. Bunu büyük ölçüde dayatan IMF'dir. Dünya Bankası'nın, Avrupa Birliği'nin baskılarıyla Türkiye'ye 'Emeklilere ayrılan sosyal güvenlik harcamalarını, emeklilere verilen payı düşürün' baskıları sürekli olarak zaten yapılıyordu. AKP iktidarı gelene kadar, o zamanlar kooalisyon hükümetleri vardı, bunu uygulayamıyorlardı. 1999'da İznik Depreminin üzerinden bir hafta mı ne geçmişti, çıkardıkları bir Sosyal Güvenlik Yasasıyla hem emeklilik yaşını yükselttiler hem de bağlanma oranını düşürdüler. Ondan sonra da 1999'un son günü, Evevit Avrupa'ya gitti, Avrupa'ya tam üyelik için müzakereyi başlattı. Ondan sonraki süreçlerde bakıldı, 'bu iş içeride olmuyor', dışarıdan baskılar geldi. Kemal Derviş'in 2001'deki 'Güçlü Ekonomiye geçiş' programınde daha keskin bir şekilde hayata geçiriliyordu. O programı da uygulayabilmek için AKP gibi tek başına iktidar olacak bir irade gerekiyordu. Süreç, toplumsal çıkarlardan uzaklaştıkça da otoriterlik arttı. Başka çaresi yok. Örneğin, bu politikaları 2002-2005 yılları arasındaki o ortamda uygulama şansı yoktu. Bunları uygulaması için işte olağanüstü haller, arkasından bir tek adam rejimini inşa etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla da bütün bu süreçlerde hem AKP'nin uluslar arası kurumlardan destek almasını sağladı ve sağlıyor, dolayısıyla bütün bunlar sadece AKP'nin becerisi değildir. Bir önemli nokta da şu: Türkiye'de parlamentodaki muhalefet, hiçbir zaman bunlara karşı alternatif bir politika geliştirmedi. Bugün CHP'ye 'İktidara gelseniz ne yaparsınız?' diye sorsanız, hiçbir şey söyleyemez. Türkiye'de bunu yapabilecek bir muhalefet de yok. Bu konularda bir alternatif olmadığı için de bu AKP'nin işini çok kolaylaştırdı. Onun ömrünü uzattı...

Sonra sorulara ve yanıtlarını vermeye geçildi.

 




Bu haber 1023 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI