Bugun...



ÖYKÜ / GÜVERCİN İLE KUMRU

Şu günlerde zihnim arapsaçı... Gözlerim her yerde bir kahraman arıyor. Yok, yok! Meraklanmayın, başım belada değil. Benim için cenk edecek bir silahşor lazım değil. Uçan, perende atan jöne de ihtiyacım yok!

facebook-paylas
Güncelleme: 25-09-2024 01:08:15 Tarih: 25-09-2024 01:04

ÖYKÜ / GÜVERCİN İLE KUMRU

Fatma TÜRKDOĞAN / ÖYKÜ

Şu günlerde zihnim arapsaçı... Gözlerim her yerde bir kahraman arıyor. Yok, yok! Meraklanmayın, başım belada değil. Benim için cenk edecek bir silahşor lazım değil. Uçan, perende atan jöne de ihtiyacım yok!

“Eee, be kadın! Kahraman arıyorum demedin mi? Bunların dışında ne gibi bir kahraman lazım sana?” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Bir iş için kahraman lazım işte!

İlan mı versem acaba? Kısa ve net…

“Bir kahraman aranıyor!” 

Ben cinsiyet belirtmedim ki… Kahraman deyince erkek anlarsınız diye sarf ettim tüm bu cümleleri. Hatta aranızdan biraz fazlaca yaş almış bir beyefendinin, “Arayan belasını da bulur, Mevla’sını da kızım!” dediği çalındı kulağıma.

“Haydaa! Amca bey, saçım uzun diye beni bayan mı sandınız? Erkeğim ben… Yarım da olsa erkek!” diye söylendim durdum, işitti mi bilemem?

Kim söylemiş erkekler arasından çıkar kahraman diye, kim?

Kim olacak, Behram demişti. Odamda birlikte ders çalışıyorduk. Epey çalışmış olmalıyız ki hem yorulmuş hem de kurt gibi acıkmıştık. İmdadımıza anneciğim yetişmiş, güzel bir masa hazırlamıştı bize. Kızartma, peynir, zeytin, reçel çeşitleri… Arkasından da üzeri file bademle süslenmiş keşküllerimizi yemiştik afiyetle. Karnımızı doyurduktan sonra Behram:

“Sende; Batman’ın, Superman’ın, He-Man’ın, X-Men’in, Örümcek Adam’ın oyun kartları var mı?” diye sordu.

“Var,  ne olacak?” diye cevap verdim.

“Hiç, ödevimiz bitince oynarız diyecektim. Neden hep kahramanlar erkek oluyor biliyor musun?” diye sorunca omuz silkelemiştim.

“Babam söyledi: ‘Erkekler, kadınlara göre güçlü olurmuş,’ akıllım.”

“Nasıl yani?  Şimdi benim annem güçsüz mü?” demiştim şaşkınlıkla.

Hemcinslerim; güçlü, kuvvetli, cesaretli, atak olabilir…

 Ne kadınlar gördü bu gözler! Hani “Hükümet gibi kadın!” derler ya işte o cinsten… Aradığım Nene Hatun, Gördesli Makbule, Tarsuslu Kara Fatma, Onbaşı Halide gibi kadın kahramanlar da değil.

“Peki, ne menem bir kahramandır bu aradığın?” diye sorduğunuzu farz edelim. Bazılarınız konuşma tarzımdan pek hoşlanmadınız, beni fazlaca ukala buldunuz da böyle bir soruyu bendenize yönelttiğinizi düşünmüş oldum efendim. Belki de bu adamın kafası kıyak, iyice uçmuş da diyebilirsiniz. Tamamen haklısınız…

Doktor tavsiyesi üzerine dünyayı umursamazca konuşuyorum desem ne buyururdunuz? Evet, efendim… Tamamen doktor tavsiyesi… Doktor olan bir okurum hemen itiraz eder bu cevabıma mutlaka:

“Biz doktorlar, hastalarımıza böyle uçuk şeyler tavsiye etmeyiz efendim!”

Uçuk, uçmak ve bomm!

Yarım bedenimi eskiye döndürmeleri için aylarca yattığım hastanede; zihnime mıh gibi kazınan görüntülerin verdiği hasar ve ruhumda açılan gedikler de tamir edilmişti güya. Hiçbir şey yaşanmamış gibi olmuyor, olamıyor, olamayacak da…

                                                   ***

Ortaokul üçüncü sınıfa geçtiğim yıldı. Yaz tatiline girmiştik. Kiracımızın çocuklarıyla çok iyi anlaşıyorduk. Onlar bir aylığına köylerine gideceklerdi. Hem de trenle. Ben de onlarla gitmek için babama ricada bulundum. Trene ilk kez binecektim, çok heyecanlıydım. Rıza göstermeyince üç beş gün ne konuştum ne de yemek yedim. Baktı ki babam ben vazgeçmiyorum sonunda gitmeme izin vermişti.

Gar, şehir merkezine uzak olduğu için pek yolumuz düşmezdi oralara. Resimlerinden bilirdim şimendiferi. Yeri göğü titreterek geliyordu. Yele verdiği dumanını savura savura önümüzde yavaşlayarak durmuştu. Kızgın bir boğa gibi… Yolcuların itiş kakışları arasında binmiştik trene. Rüyada gibiydim. Hızla geçtiği yolları kâh izleyerek kâh Efsun Teyze’nin yol için hazırladığı yiyecekleri neşeyle yiyerek tüketmiştik. Küçük bir kasaba istasyonunda duran trenden indiğimizde bizi bekleyen traktöre kurulup köye ulaşmıştık.

 Küçük, şirin bu köy geniş bir yazıya[1] kurulmuştu. Ortasından büyükçe bir dere geçen köyün su kenarındaki bahçelerinden bereket fışkırıyordu. Bol bol oyun oynayacağımızı düşündüğüm bu köyde, hepimize bir ay yetecek kadar işin olduğunu ta ilk akşamdan anlayıp hayal kırıklığına uğramıştım.

Hayata[2] kurulan sofradan kalkan erkekler içeri geçip koyu bir sohbete başlamışlardı. Konuşmaları bizim de ilgimizi çekmiş olacak ki, ayakuçlarına ilişip sessizce dinlemeye başlamıştık.

Anlattıklarına göre tarla komşularından Üveys amca, anız bozmak için kültivatör[3]  ile toprağı kabartırken traktör zorlanmış. Ne olduğunu görmek için aşağı indiğinde de ayağı boşluğa uçmuş. Jandarmaya haber vermişler, onlar da Müze Müdürlüğüne yönlendirince olayın rengi değişmiş. Gelen yetkililer gerekli incelemeler sonucunda tarlanın etrafını çevirip jandarma eşliğinde kazı işlemine başlamışlar.

Meraklanmıştım. O zamanlarda bile her şeyle ilgilenen bir çocuktum. Güya ertesi günü harman yerine gidip yardımcı olacaktık… Önce adı geçen tarlaya doğru yollandık. Yaklaşmak yasaktı ama biz olanları izlemek için etrafta bulunan yüksekçe bir ağacı mesken belledik. Tarla delik deşik edilmiş, genişçe kazılmıştı. Neredeyse bir kapı büyüklüğündeki mermerin başına çömelmiş birkaç genç bayan ve delikanlıyla, orta yaşa yakın bir hanım canla başla bir şeyler yapıyorlardı. Uzaktan seçemiyorduk. Her fırsatta kazı yerine gidiyor, onları izliyorduk. Köyde konuyla ilgili kimsenin bilgisi yoktu. Biz de gizli saklı asker ağabeylere sormuş, toprak altından çıkarılan lahitlerin M.S. 300 yılına ait olabileceğinin duyumunu aldıklarını öğrenmiştik.

Tarla, bağ bahçe işleri ve kazı yerini gözlemekten oyun oynamaya fırsat bulamadığımız bir ay çarçabuk geçmişti.

Bu konuya iyice merak sarmıştım. Dönüşte günlerimin çoğunu Halk Kütüphanesinde geçirmeye başladım. Kazının ne olduğunu, ne arandığını araştırıp öğrendim. Ta o zamanlardan kararımı vermiştim: Arkeolog olacaktım.

Lise bitmiş, üniversite sınavları için müracaat etmiştim. İlk tercihlerim saygın üniversitelerin hep arkeoloji bölümü üzerineydi. Ne olur ne olmaz diye birkaç tane de sanat tarihi ve maden mühendisliği bölümünü yazdım. Kısmet… Ne diyeyim! Maden mühendisi olmak varmış nasipte… Olsun dedim, o da yer altında çalışma nihayetinde. Eski  kültür  ve uygarlıkları, onlardan kalan maddi kalıntıları inceleyip ışık tutarak geçmişi canlandırmayacaktım ama yeraltında saklı kalmış cevherleri gün yüzüne çıkaracaktım…

Dinamitle patlatacağımız bir damar… Sekiz on görevli işçi kardeşim, ben ve erken davranılan birkaç saniye… Sonrası tam bir facia… Kurtuldum ama ona da canlı kurtulmak denirse! Her şey paramparçaydı… Ruhum, zihnim, gençliğim ve geleceğim…

Neyse efendim! Dedim ya, doktor tavsiyesi üzerine konuşuyorum böyle gamsızca… Kafatasımın yamalı yerlerini uzun saçlarımla örtmek zorunda olduğumu, bedenimin yarıdan fazlasının yandığını, sağ kulağımın yerindeki enkazı takmamalıymışım… Zaten esirekli[4] olan kafama bir de bunları takarsam dünya çekilmez olurmuş vesselam. “S.ettt… Takma kafana!” dedi doktorum… Hatta aynı adı taşıyan kitap bile varmış! “Al, onu oku!” dedi. Okudum, laf aramızda oradaki psikiyatr da az kafadan çatlak değil hani! Faydası olmadı değil, hem de çok oldu… Kitabı bitirince şunu anladım ki: Hayatta hiçbir şey benden önemli değil! 

Eh, yarım hâlimle de çalışamayacağıma göre…

Ben de yazmaya karar verdim. Yaşadıklarım iç karartıcıydı. Bu yüzden başkalarının yaşadıklarını yazmaya kalktım böylelikle.

Yazdım da… Başarılı olduğum konusunda çoğu okur hemfikir. Nereden mi anladım? Tabii ki yorumlarından…

Gelelim esas konuya, yani bir kahraman arıyorum ya hani! O konu efendim.

Devamlı yazdığım edebiyat sitesinde bir duyuru gördüm geçen gün.

“(…) 6. Küçürek Öykü Yarışması…”

Güzel günlerimin kısalığına nazire edercesine yazdığım hikâyeler de öyle…

Yarışmaya katılmak için kollarımı sıvadım. Günlerce kafa yordum. Kahramanımla tanışmak için karıştım kalabalığa. Yorulunca da atladım minibüse, metrobüse, tramvaya, vapura, taksiye… Ne de olsa cebimde, yarımlığımın belgesi olan beratım…

Basit, sıradan ama okkalı olmalı benim kahramanım! Naylon kahraman değil, kahraman olduğunun farkına varmayan kahraman gerekli bana…

Sokaklarda; yürüyeni, koşanı, güleni, ağlayanı, düşeni kalkanı izledim günler boyu… Önüme çıkan ilk bankta dinlendirdim bacaklarımı.

Bir gün ilk gelen minibüse, ilk kez nereye gittiğini sormadan bindim. Genç olmama rağmen ilk kez yer verildi bana. Hıncahınç dolu olan minibüste tek kulağımla dikkat kesilip her konuşmayı dinledim, belki bir şeyler kaparım diye…

Durağa yaklaşırken müşterileri gören şoför yavaşlayarak durdu, ama içlerinden biri arabaya binmekle binmemek arası tereddütlü bakışlarla yolculara doğru baktığı anda gözlerimiz karşılaştı.

Zayıf, narin bir yapısı vardı. İri gözlerini çevreleyen başörtüsünü bir eliyle çekiştirerek isyan eden saçlarını içine sokuşturdu. Diğer eliyle de kucağındaki çocuğu sıkı sıkıya tutup sarmaladı. Aksak aksak yürüyordu. Ürkek bir güvercin gibi… Çıplak ayağına belki de iki numara büyük gelen, eski, yıpranmış ve arkasına basılmış erkek ayakkabısı giymişti. Son anda arabaya bindi. Yüzü yerdeydi.  İnce, mahcup bir sesle şoföre doğru eğilip bir şeyler fısıldadı. Şoförün sinirli bir tavırla geç işareti yapması üzerine oturduğum yerden kalkıp genç kadına seslendim:

“Bacım, gel buraya otur!”

Yanımdan kızararak geçti. Kadının bakışları ağlamaklı ve minnet doluydu. Çocuğun savrulan kolu elime çarptığında anladım, hasta olduğunu. Cayır cayır yanıyordu…

Şoförün yanına gidip ücretini ödedikten sonra oturdukları yerin yakınına doğru ilerledim. Çaktırmadan göz hapsine aldım.

Kucağındaki çocuk sayıklamaya, kumru gibi iç çekmeye başlayınca üstündekilerini birer birer çıkarmaya başladı. Dibinde azıcık su kalmış şişeden su içirdi. Çocuğu iyice bağrına bastı. Dudakları kıpır kıpırdı.

Arkası ezilmiş erkek ayakkabısı giyecek kadar yoksul, üç kuruşluk bileti alamayacak kadar parasız,  ruhu ve bedeni örselenmiş bu naif yürekli genç kadın ile çocuğunun hikâyesini yazmaya karar verdim o an.

Aradığım kahramanlar yanı başımdaydı. İsimlerini sormaya cesaret edemedim ama öykümün adı mutlaka,  Güvercin ile Kumru” olmalıydı…

 

[1] Düz yer, ova, kır.

[2] Genellikle köy ve kasaba evlerinde, üstü kapalı, bir veya birkaç yanı açık sofa.

[3] Toprağı devirmeden işleyen aletlerdir. Toprağı kabartmak, havalandırmak, kesekleri       parçalamak gibi işlemlerde kullanılırlar

[4]  İşkilli, sinirli, kuruntulu.

 




Bu haber 2755 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÜLTÜR-SANAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI