|
Tweet |
Fatma TÜRKDOĞAN / Öykü
Ebe ninelerine emanet ettikleri Hadiye ile Sadiye henüz iki buçuk, üç yaşlarındalarmış. Ailecek traktörleriyle sıcak bir yaz gününe gebe bir şafak vakti yola revan olmuşlar. Kendisinden beş yaş büyük ağabeyi Sadık ile sırayla kullandıkları traktörün arkası uzun zaman eğleşecekleri için tıka basa doluymuş. Çadırdan döşeğe, tarhanadan bulgura… Neşeyle çıktıkları bu yol, içip kısırlaşan kafasıyla Azrail’le oynaşan bir uzun yol şoförünün uykuyla kucaklaştığı saniyeler içindeki bilinçsizce yaptığı birkaç manevra sonucu ölüm kusarak aileyi perişan etmiş. Sülüsünü henüz almış ağabeyi oracıkta son nefesini de kan kusarak tüketmiş. Babasıyla kendisi birkaç kırıkla atlatmışlar kazayı. Anacığının haşat olan bel ve omur kemiklerinin ehil ellerde ameliyat edilememesi yüzünden belden aşağısı ve sağ kolu felç olmuş. Tüm aksiliği, huysuzluğu oğlunu ve vücudunun büyük bir bölümünü kaybetmektenmiş meğerse. Yanlarından yel gibi savuştuğum, gönüllerinde Mevla’sına yer vermeyen çürük kalpli iki görümcemin huyları da elinden ekmeğini yiyip suyunu içtikleri ebe ninelerine çekmişmiş.
Bir gün, soğuktan keçeleşmiş ellerimle kuzinenin ateşini eşeleyip körükledim. Közlerine de akşamdan ıslattığım nohutları gömdüm. Mülayim'imi yıkayıp pakladıktan sonra ona kahve yaparım diye. Anamdan öğrendiğim nohut kahvesine pek sevinmişti. Dilinden duayı, yüzünden gülücükleri eksik etmedi uzun müddet.
Bir önceki gece Mülayim uyuduktan sonra, iyice erimiş olan mintanlarının ele gelen taraflarını birbirine ekleyerek kocaman bir minder dikmiştim. Bir gören olur korkusuyla alelacele samanlıktan bir kalbur saman alarak minderin içine tıktım. Ters taşımakta kullandığımız el arabasını güzelce yıkayıp kurutarak içine minderi yerleştirdim.
“Hadi seni gezmeye götüreyim Mülayim'im,” diye seslendim.
“Cihan güneşim; neyle, nasıl, nereye götürecekmiş bakalım beni?” diye kıkırdadı.
Kucaklayıp oturttum minderin üzerine, yaptıklarım pek hoşuna gitmişti.
“Ceylanlar, avcılar için doğururmuş ama sen avlanmadın, beni avladın iyi ki... Seninle tanıdım dünya nimetlerini; gözüm, kulağım, elim, ayağım, canımın yongası, akıllı ceylanım…” diye methiyeler düzmüştü.
“Askerdeyken makam şoförlüğünü yaptığım Taner Albay'ımın arabasından da havalı,” diyerek askerlik hatıralarını anlata anlata avluyu ve evi kuşatan düzlüğü dolaştık.
Katır seslerine karışan yüksek perdeden bir ses çalındı kulağıma.
“Çerçici geldi haaanıım!”
Sese doğru seğirten iki görümcem ve komşu kadınlar yanımızdan laf bile atmaya gerek görmeden fırtına gibi geçip gittiler. Kimdi gelen? Yabancısı olduğum sözlerin ne anlama geldiğini sordum. Sabırla anlattı, meğer benim bohçacı diye bildiğimin erkeğine denirmiş. Ya katırla ya da atla, atlı arabayla satarlarmış malları veresiye, takas, peşin hangisi olursaymış artık…
Mahallemizin ne bohçacısı ne de kalaycısı eksik olurdu çocukken. Bohçacı kadınlar insanın imanını gevretinceye kadar ısrar ederlerdi mallarını satmak için. İçim giderdi renkli, uçları püsküllü peşkirlere, çizgili, çatkılı çarşaflara... Hele çingeneler evlerin hemen yakınına kurulurlar, odlarını yakıp nefeslerini zorlamadan ateşe hava verip kızıştırmaya yarayan körüklerine sarılırlardı. Bakır siniler, güğümler, tavalar, tencereler, tepsiler birer ayna parlaklığına bürünürdü...
Aradan bir ay ya geçti ya geçmedi yine çerçinin o kızları, kadınları seyre ve alışverişe çağıran sesi duyuldu. İki görümcem hınzırca yanıma gelip benim de gelmemi istediler, bir mana veremedim ama merakıma yenildim işte. Pırıl pırıl parlayan alüminyum güğümler, boy boy plastik leğenler, çeşitli boylarda örme sepetler, hasırlar, incik boncuklar, kaşlı yüzükler… Hele o turkuaz renkli sallantılı küpeler... İç geçirip hemen işlerimin başına döndüm...
Son günlerde evden kaybolan bakır kapların, folluktan eksilen yumurtaların, ambardan aşırılan buğdayların hesabı bana sorulmaya başlandı. Habersiz ve günahsızdım, Mülayim'imi üzmemek için ona bile anlatmamıştım. Kayınbabam bir gün hışımla gelip iki yanağıma birkaç tokat aşk etti.
“Seni küçük şeytan seni! Bakkalla, çerçiyle evdeki malları değiş tokuş edersin ha!” dedi gürleyerek.
O çok beğendiğim turkuaz taşlı küpeleri, uçları püsküllü peşkirleri sallıyordu elinde. Yanaklarıma al basmıştı, dişlerim ağzıma döküldü sandım. Meğer birkaç yıldır yapıyormuş görümcelerim bu adilikleri, kimseye sezdirmeden hem de satıcıları tembihleyerek…
Attıkları iftira yetmezmiş gibi son günlerde de “Arap kırması, Kürt kızı” gibi laflarla durup dururken kaynatmaya başladılar kavganın kazanını. Evet Arap asıllı Türkmen, Kürt asıllı Türk kızıydım. Atalarımın milliyetinden gocunduğum yoktu ki... Bir gece Mülayim'ime anlatmıştım anamın Suriyeli Türkmen, babamın Kürt olduğunu. Demek ki gizli gizli dinlemişler, kusurumu bulup yüzüme çarpmak için. Benim darılıp gücenmediğimi gördükçe kuduruyorlardı öfkeden.
Kayınvalidemin başına gelenleri öğrendikten sonra ona acıyıp daha anlayışlı olmaya karar verdim. Kayınpederimle birlikte yatağından zorla kaldırıp daha önce yün yorgan serip yumuşattığım sedirin üzerine yatırdık. Yatak terden, çişten ekşi ekşi kokuyordu. Kendi yatağımı getirip yere serdim. Temiz çarşafların üzerine büyükçe naylon geçirdim. Kayınvalidemi soyup önceden ısıttığım suyla bütün vücudunu sildim. Sırtı, kaba etleri yer yer açılmış, lime lime dökülmüştü. Yaralarının üzerini hafif dokunuşlarla temizleyip merhem sürdüm. Temiz urbalar giydirip yatağına zorla yatırdık. İlk kez alıcı gözüyle bakmıştı yüzüme, “Allah razı olsun senden, kızlarımdan hayırlı çıktın,” diyerek dua etti minnetle. Yanına günde iki üç kez uğrar olmuştum.
Gönülsüzce yaptıkları bu işi de benim üzerime yıkıverdi o iki uğursuz. Onlara göre hayat yaşadıkları günden ibaretti. Yemek, içmek, asabi gülüşlerle insanları süzüp eksiklerini yüzlerine vurmaktı bütün yaptıkları iş, diken dikendi sözleri...
Bir gün yapmacık bir sırıtışla yanıma geldi ikisi de. Beni ayarsız kefelerde tarttıklarını, pişman olduklarını, dost olamasak da düşman olmak istemediklerini söyleyip güya af dilediler. Ne kadar safmışım, pişman oldular zannettim. Nereden bilecektim ki ürkek gönülle inandığım af dileklerinin atacakları uygunsuz davranışa benim adımı kullanarak payanda yapacaklarını...
Meğer tütün kırmak için kadın, kız işçi götüreceklermiş uzak olmayan diğer nahiyedeki tarlalara. Sabah erken gidilip akşam olmadan dönülecekmiş. Kayınpeder müsaade vermemiş ikisinin birden gündeliğe gitmesine, bana yanaşmaları o yüzdenmiş.
Sadiye'yle evden çıktığımızda sabahın kör karanlığıydı. Traktörün arkası genç kız ve kadınlarla doluydu. Akşama kadar güneşin alnında kırdık tütünleri güle oynaya. Pek hoşuma gitmişti, çoğu akranım olan gençlerle birlikte olup üç kuruş para kazanmak. Bazı günler Hadiye bazı günler Sadiye ile gider olduk. Fısıltıları, anlamlı anlamlı gülüşmeleri… Ben gelince susuyorlardı, lakin hiç üzerinde durmuyordum. Çok yoruluyordum ta yatıncaya kadar ama yine de mutluydum.
Bir akşamüstü kayınvalideme çorba götürmek için odasına girdim, yalnızdı. Dudakları birbirine yapışmış, yüzü kehribar sarısı gibiydi, nefesi titriyordu. Birden benzi sonbahar yaprakları gibi gazellenip uçuverdi, henüz kıymetlilerinin mürüvvetini bile göremeden... Sinirleri tüketen, çökerten bir andı o an, duyulmadı feryatlar. “Garibim öldü kurtuldu çekisinden,” diye düşünüldü kim bilir…
Sen nasıl kaldın böyle elsiz, kolsuz diye ne zamandır sormayı ertelediğim soruyu bir gece çekinerek soruverdim Mülayim'ime.
“Cihan güneşim, bu da hazin bir hikâyedir. Keşke askerdeyken bazı arkadaşlarım gibi gazi, şehit olsaydım… Daha şerefli daha onurlu bir hayatım olurdu. En azından üç kuruşluk maaşım, unvanım olurdu.”
“Öyle deme Mülayim'im, ben senle nasıl karşılaşacaktım o zaman?” diye sordum safça.
Güzel yüzüne yakışan hüzünlü bir gülümsemeyle “öyle ya” dedi usulca...
“Askerden geldikten epey sonra, nahiyeye yakın bir köyün kıranında yeni bir taş ocağı açıldı, orada işe başladım. Her gün tonlarca taş çıkartılır, arka arkaya ip gibi sıralanan damperli kamyonlarla vilayete taşınırdı. Ocak sahibi biraz uyanık olduğum için beni formen olarak görevlendirdi. Henüz sigortam bile başlamamıştı, yanlış bir hesaplama sonucu olan oldu… İki bacağım dizden, sağ kolum dirsekten aşağı kesildi. Dımdızlak ortada kalmıştım, ne sigorta ne maaş… Aldığım tazminat da eridi gitti bu arada. Allah’a emanettim artık, henüz yirmi üç yaşındaydım. Sakattım, özürlüydüm, engelliydim…”
''Olsun Mülayim'im, ben el de olurum sana, kol da sen üzülme yeter ki.”
“Yoo üzülmüyorum, kader deyip geçiyorum, yazım karaymış ne diyelim... Aslında bu kader değil de ben öyle avutuyorum kendimi, böylesi daha kolay geliyor bana...”
Yeni bir iftiranın fitilini ateşlediler bir gün iş dönüşü. Güya ben herkese şikâyet ediyormuşum bulunduğum ortamı; yarım erkeğin karısı olmaktan mutlu değilmişim, biraz para biriktirince kaçıp gidecekmişim... Tarla sahibinin oğluna işmar etmişim, civildeşmişim, yamacına yamacına sokulmuşum... Gündeliğe bir daha gitmem yasaklanmıştı kayınpederim tarafından. Gene günahımı almışlardı, ektikleri nifak tohumlarını yeşertmekte pek mahir olan görümcelerim. Mahrem bir elin, bir gözün rüzgârı bile bana kavuşmamışken. Tövbeler olsun ne kimseye anlatmış ne de kimseyle yakınlaşmıştım. Kocamla aramda cinsellik yoktu, anamdan doğduğum gibiydim ama ne gam... Şefkat, merhamet, anlayış vardı aramızda. Görümcelerim gıptayla şahit oluyor, bundan dolayı da her türlü fesatlık ve fitne çıkartmaktan çekinmiyorlardı. Kırıla kırıla öğrenmiştim kime değer vermem gerektiğini. O yüzdendi Mülayim’e düşkünlüğüm…
Bir hafta sonra ikisi de buhar gibi kayboldular ortadan. Aramalar, sormalar sonucunda bana attıkları iftirayı kendileri yapıp bir genç kıza yakışmayacak fiillerde bulunmuşlar ve o varmayı çok istedikleri kocaya kaçmışlardı. Çaresizliğini katre katre içerek kalktığı yere usulca yığılıp kaldı, iri cüsseli adam. Kayınpederim hiç affetmedi ikisini de, ne adlarını andı ne de yapacakları ziyaret için gönderdikleri haberlere itibar etti uzun yıllar...
O gün akşama kadar rüzgâr tembel tembel esmiş, aniden bulutlara gebe gökyüzünde velveleli şimşekler çakmaya başlamıştı. Gecenin kör karanlığı damların üzerine çöreklenmişken gökyüzü delinmişti sanki. Tüm gece boyunca ortalık havai fişek atılmış gibi aydınlanıp uykuları bölerek insanın yüreğine korku salan gök gürültüsü gittikçe şahlanmıştı. Güneşin ışınları yeryüzünü arzulu pırıltılarla okşamaya fırsat bulamadan altımızdaki yer zembereği kırılmışçasına kaymaya, fırıldak gibi dönmeye başlamıştı. Gözlerimize bir perde indi sanki. Gittikçe karanlıklaşan, derinleşen dipsiz kuyuların balçık kokan rutubetli loşluğuna doğru sürükleniyorduk. Birbirimizin ne son nefesini duyduk, ne de son arzusunu… Öylece yuvarlandık…
Devam edecek...