Bugun...



TRAKYA GEZİ NOTLARI (5)

Rum kızı Dankilo ile Türk genci Mestan'ın aşkı da kabullenilmeyen aşklardandır. Aşklarından vazgeçmeyen iki genç Meriç köprüsü üzerinde ailelerince mavzerle vurularak katledilmiştir. Yürek yakan bu acı öykünün 'Vuruldun mu mori Dankilom vuruldun mu? Hacıoğlu Mesitan gibi vuruldun mu' diye söylenen türküsü dilden dile söylenmektedir,” diyor.

facebook-paylas
Güncelleme: 08-08-2025 15:39:29 Tarih: 06-08-2025 23:31

TRAKYA GEZİ NOTLARI (5)

MEHMET ERDAL

(Beşinci Bölüm)

Börekçide biraz oturduk ve kalktık. Necdet Bey ve İbrahim ile kucaklaşıp, araçlarımıza yöneldik.

Feridun Bey, kendinden emin bir şekilde “Söyleyin bakalım, nereleri gezmek ve görmek istiyorsunuz?” dedi.

Suat, Edirne'yi “Etnik toplulukları sıkça buluşturan, yollarını kesiştiren coğrafi bir kavşak” olarak tanımlıyor. “Farklı topluluklardan insanların barış yıllarında iyi komşuluk ilişkisi içinde oldukları, savaş yıllarında zaman zaman çatıştıkları bir şehir. Bu farklı halkların insanları binlerce yıl bir arada yaşamış, çocukları birbirlerine aşık olmuş, bu gençlerin aşklarını kabullendikleri de olmuş, kabullenmeyip öldürdükleri de... Rum kızı Dankilo ile Türk genci Mestan'ın aşkı da kabullenilmeyen aşklardandır. Aşklarından vazgeçmeyen iki genç Meriç köprüsü üzerinde ailelerince mavzerle vurularak katledilmiştir. Yürek yakan bu acı öykünün 'Vuruldun mu mori Dankilom vuruldun mu? Hacıoğlu Mesitan gibi vuruldun mu' diye söylenen türküsü dilden dile söylenmektedir.” diyor.

Edirne hakkında çok şey okumuş ve duymuş ama Edirne'yi hiç görmemiş bizler için Edirne, bir dönem Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapan bir yer. Edirne denilince bizim aklımıza Selimiye Camii, Meriç, Kapıkule, Karaağaç, sınır, yaprak ciğer... geliyor. “Edirne hakkında bir fikir edinebileceğimiz yerleri görmek istiyoruz.” diyorum.

Suat, “Buçuktepe'yi mutlaka görelim, oradan başlayalım.” diyor.

Salim, Feridun Beyin aracına biniyor, Suat, Çiçek, Sevda ve ben bizim araca, Buçuktepe'ye gidiyoruz.

BUÇUKTEPE ya da ŞÜKRÜ PAŞA TABYALARI

“Buçuktepe” adı, Sultan 2. Murat'ın 12 yaşındaki oğlu 2. Mehmet'i tahta geçirmesinden sonra yaşanan ve tarihte “Buçuktepe İsyanı” ya da “Buçuktepe Vakası” olarak bilinen ilk yeniçeri isyanından geliyor.

Vikipedi'ye göre, 2. Murat'ın küçük yaştaki oğlu 2. Mehmet'i tahta geçirmesine kızan yeniçeriler isyan başlatırlar. 2. Murat'ın gelip tekrar tahta oturması ve yeniçerilerin ulufelerine buçuk oranında zam yapmasıyla, isyan sona erer. (İslam Ansiklopedisi ve ekşi sözlüğe göre ise isyanın nedeni, Osmanlı para birimi akçenin değerinin düşürülmesidir. Yeniçeriler, bu para ayarlaması yüzünden zarara uğradıklarını söyleyerek isyan ederler, daha sonra Buçuktepe adını alacak tepeye çekilirler. Yeniçerilerin maaşlarına yarım/buçuk akçe zam yapılarak isyan yatıştırılır)

Feridun beyin aracı önde, biz arkada Buçuktepe'nin girişine vardık; kapı, kapalı. Araçlardan indik, kapıya yürüdük. Kapalı kapıya asılan bir levhada yazılanlara göre “Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşları Müzesi restorasyon çalışmaları nedeniyle” tepe ziyarete kapatılmış. Birinci Balkan Savaşında Edirne'yi 22 Ekim1912-26 Mart 1913  tarihleri arasında Bulgar ve Sırp ordularına karşı 155 gün boyunca savunan ve “Edirne Müdafii” olarak da anılan Şükrü Paşa'nın (Mehmet Şükrü Paşa) anısına yaptırılan anıtmezar da Buçuktepe içerisindeymiş. İçeriye girmek olası değil. İçeride, asker nöbet tutuyormuş. Normal koşullarda araç ile içeriye girmek ve kimliği verdikten sonra anıtı, Balkan Savaşları Müzesi'ni, topların bulunduğu tabyaları gezip görmek mümkünmüş. Tepelerdeki tabyalarda farklı açılardan yerleştirilmiş aynalar varmış; bu aynaların yardımıyla 5 km ilerideki bir hedefe ateş edilebiliyormuş. “Şansımıza, bugün göremedik, sağlık olsun. En azından aklımızın bir köşesine yazalım, 'Edirne'de görülmeye değer böyle bir yer de var.' diye” diyorum. (Tadilat nedeniyle göremediğimiz Şükrü Paşa'nın anıtmezarının hemen arkasında Şükrü Paşa'nın şu sözleri yazılıymış: “Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime abide dikeceklerdir.”)

Sırtımız tepenin girişindeki kapalı kapıya dönük, önümüzde duran Edirne'den sonra uzanıp giden ağaçlığı göstererek, “Ağaçlığın ötesindeki nehri görüyor musun?” diye soruyor Suat. Feridun Bey, Suat'ın gösterdiği yerin biraz sağ tarafında genişçe bir alanı gösteriyor, orası Tunca nehri ile Meriç'in birleştiği yermiş. Ötesi, Yunanistan imiş. Uzaktan da olsa Türkiye-Yunanistan sınırını görmüş olduk. Meriç'in ötelerinde, ufuk hizasında görünen dağlar Yunanistan sınırı içerisindeymiş. Feridun Bey, “Sizi Yunanistan kapısına kadar götürebilirim.” diyor.

Buçuktepe'den ayrılıyoruz.

MURADİYE CAMİİ

Buçuktepe'den aşağıya doğru iniyoruz. Bir süre sonra içerisinden geçtiğimiz dar sokaklarda sağlı sollu gördüğümüz evler oldukça bakımsız, sokak aralarında yürüyen, oturan, evinin önünü süpüren dikkat çekici Roman bir nüfus göze batıyor. Suat, içerisinden geçtiğimiz mahallenin, halk arasında Kemikçiler Mahallesi olarak bilinen Menzilahir Mahallesi olduğunu söylüyor. (Edirne Roman Eğitim Gönüllüleri Derneği Başkanı Turan Şanlı'nın açıklamasına göre “Mahalle halkının bir kısmı çok eski yıllarda tutkal fabrikası için kemik topluyorlarmış, bu nedenle mahalle bu ad ile anılıyormuş. Bknz: https://www.edirneninsesi.com.tr) Muradiye Caminin bulunduğu arsanın giriş kapısının önünde araçları park ediyoruz. Cami, araçları park ettiğimiz yerin oldukça uzağında, oldukça geniş arsanın öteki ucunda. Traverten döşenmiş yoldan camiye doğru yürüyoruz.

Muradiya Camii, Sultan 2. Murat tarafından 1437-1447 yılları arasında yaptırılmış. Tek minaresi var. Zamanında imaret, Mevlevi tekkesi, semahane ve mektepten oluşan bir külliye imiş. Şu an isteyen camiye girip ibadetini yapabilirmiş. Diğer bölümler ise yıkılmış. Caminin önünde gördüğümüz, muhtemelen gönüllü ya da maaşlı olan yaşlıca birisi, caminin ön kısmında 3 katlı ek bir binanın (zikirhane) yapılacağını, alt katın öğrenci yurdu olacağını söyledi.

Caminin içerisine girip dolaştım. İç görüntüsü de caminin restorasyonda olduğunu gösteriyordu. Yer yer dökülmüş olsalar da gördüğüm mavi çiniler çok hoştu. Feridun Bey, camide kullanılan çinilerin Edirne çinisi olduğunu söyledi. Camii inşaatında kullanılan taşların çoğu da Edirne taşı imiş. Edirne'nin Süloğlu tarafında çıkarılan ve kolay kesilebilen bu taş yağmuru, rüzgarı, güneşi, soğuğu gördükçe sertleşirmiş.

Caminin dıştan son bir fotoğrafını çekerken, camii önünde oturan iki gençten birisi “Kalkalım mı?” diye sordu. “Gerek yok. Yayınlamaya karar verdiğimizde kesip biçiyoruz.” dedim. “Fotoğrafta biz görünmeyelim.” dedi. Şaşırdım.

KIRKPINAR YAĞLI GÜREŞ ALANI

Muradiye Camii'nden ayrılıp hareket ettik. Çok kısa bir süre sonra bir köprünün en üst noktasında üzerinde koskocaman “ER MEYDANI” yazan bir kemer (tak) gördük; takın üzerinde iki güreşçinin karşılıklı birbirlerine elense çektikleri figürleri vardı; Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin yapıldığı alana gelmiştik. Araçları durdurduk. Hızlıca, kemerin altına gittim. Sonra Salim ve Suat geldiler. Salim ile kemerin üzerindeki figürü taklit eden bir şekilde birbirimize elense çeker pozisyon aldık. Suat, Meydan Hakemi rolünü üstlendi. Benim için çok hoş bir anı oldu.

Üzerindeki kemerin altında poz verdiğimiz köprü, Tunca'nın bir kolu üzerindeki Kanuni Köprüsüymüş. Kol, biraz ileride Tunca ile birleşiyor ve Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin yapıldığı alan, bu iki kolun arasında kalan adacığın içerisinde kalıyormuş. Araçlara binip köprüyü geçince Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin yapıldığı alana geldik. Güreşlerin yapıldığı alanın sağından yol aldık ve sonra sola dönüp araçları park ettik.

Olimpiyat oyunlarından sonra tarihin en uzun soluklu spor müsabakası olarak değerlendirilen Kırkpınar Yağlı Güreşleri, 1361 yılında tarihi Kırkpınar Çayırı'nda başlamış. UNESCO'nun “İnsanlığın Somut olmayan Kültür Mirası” listesinde yer alan Kırkpınar Yağlı Güreşleri, 1924 yılında Sarayiçi'ne alınmış. Kırkpınar'ın başpehlivanı, Türkiye'nin başpehlivanıymış.

Araçları park ettiğimiz yerde, önce 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz'in Avrupa gezisi dönüşü Edirne'ye uğraması nedeniyle dikilen taşı, sonra da önünde “Dilek” (seng-i arz) ve “İbret” (seng-i ibret) taşlarının olduğu Adalet Kasrı'ndan sağlam kalan kuleyi gördük. Kule, 1561 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yaptırılmış. Kulenin parçası olduğu saray, zamanında Divan-ı Humayun (Bakanlar Kurulu) ve Yargıtay olarak kullanılıyormuş. Rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman, imparatorluğun kanunlarını burada yazmış. Dilek Taşı, halkın dilekçelerini değerlendirilmek için üzerine bıraktığı ve bırakılan dilekçeleri bizzat padişahın alıp değerlendirdiği taştı. İbret Taşı ise ölüm cezasına çarptırılanların kesik başlarının sergilendiği taştı.

Kırkpınar Yağlı Güreşleri başlamadan önce Kırkpınar Ağası, pehlivanları ve davet edilecek konukları güreşlere “Kırmızı Dipli Mum” ile davet edermiş, bu nedenle Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin davet simgesi Kırmızı Dipli Mum olmuş. Kırmızı Dipli Mum Kırkpınar'ın olmazsa olmazlarındanmış. Şehir ve köylerdeki kahvelere “Kırmızı Dipli Mum”lar asılarak, oradaki halk Kırkpınar'a davet edilirmiş.

Kırmızı Dipli Mum anıtının yanında Kırkpınar Başpehlivanlarının, onlardan sonra da Kırkpınar Ağalarının heykelleri vardı. Sırasıyla her birinin önünde fotoğraf çektirdik.

SULTAN 2. BEYAZİD KÜLLİYESİ SAĞLIK MÜZESİ

“Adını hiç duymadım” desem de yalan, “Duydum ve hakkında bilgi sahibiyim” desem de yalan; nerede, ne zaman ve nasıl duyduğumu çok net anımsayamıyorum ama Edirne'de bir Sağlık Müzesi olduğu söylemine kulağım yabancı değil. Görünce çok şaşırdım, çok mutlu oldum ve oldukça uzun bir zaman ayırarak, neredeyse her odasına girerek her yerini görmeye çalıştık.

Sağlık Müzesi olarak düzenlenen yapı, Sultan 2. Beyazid tarafından 1488 yılında yaptırılan külliyenin bir bölümüymüş; müzenin girişindeki yazılı tarihçeye göre, Medrese-i Etibba, yani Tıp Medresesi olarak yüzyıllar boyunca hizmet vermiş. 1652 yılında Külliyeyi gezen Evliya Çelebi medrese ile ilgili şu bilgileri vermiş: “Medrese-i Etibba ve odalarında talebeler vardır ki her biri daima Eflatun, Sokrat, Filbos, Aristotales, Calinos, Pisagor gibi alimlerden bahseden olgun tabiplerdir. Her biri bir fenne yönelip doktorluk ilminde kıymetli kitaplara itibar ederek ademoğullarının derdine deva bulmaya çalışırlar.”

Feridun Bey, Osmanlı İmparatorluğu zamanında burasının bin yataklı bir hastane olduğunu söylüyor.

Trakya Üniversitesi, bu bölümü sahipleniyor. Burasını, restore ediyor, uluslararası çapta ilgi çeken ve her yıl binlerce yerli yabancı ziyaretçinin gelip gezdiği bir müze haline dönüştürüyor. Müze, 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü'nü kazanıyor.

Müzeyi sabırla oda oda gezen ziyaretçiler, Osmanlı Darüşşifasının nasıl bir şey olduğunu, hangi hastalığa nasıl bir tedavi uygulandığını görmüş oluyorlar; her oda çok ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş. Hiçbir şey geçiştirilmemiş. Son bölümde, psikolojik sorunları olan hastaların müzik ile tedavi edilmeye çalışılmasına da yer verilmiş. Bu müzede, yok yok.

Alkışlar, Trakya Üniversitesi'ne!

(Devam edecek)

 




Bu haber 992 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TOPLUM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI