|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Altıncı Bölüm)
KARAAĞAÇ
Trakya Üniversitesi'nde bir dönem rektörlük de yapan Prof. Dr. Osman İnci'ye göre, Karaağaç'ın Antik Bizans döneminde kurulmuş olduğu varsayılıyor. 19. Yüzyılda tren istasyonu açılınca ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından yabancı tüccarlara Osmanlı topraklarında yerleşim hakkı verilince, nüfusu hızla artıyor; Karaağaç Belediyesi kuruluyor. Karaağaç, Balkan Savaşları sırasında, savaşın gidişatına bağlı olarak birçok kez el değiştiriyor. 1919 yılında yapılan referandumda, yöre halkı büyük çoğunlukla Yunanistan sınırları içerisinde yaşamaya karar veriyor. Yunanistan, 23 Mayıs 1920'den itibaren bölgeyi işgal etmeye başlıyor. 1919-1922 yılları arasındaki İstiklal Savaşı sırasında imzalanan 11 Ekim 1922 tarihli Mudanya Mütarekesi ile Meriç nehri sınır kabul ediliyor. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile Karaağaç ve Bosnaköy, İzmir'in işgali sırasındaki yağma ve yıkım karşılığı olarak istenilen 4 milyar Fransız altın lirasının Yunanistan tarafından ödenememesi nedeniyle Türkiye'ye bırakılıyor. 15 Eylül 1923 tarihinde Karaağaç Türkiye'ye geçiyor. (Bkz: https://edirneahval.com Karaağaç'ın tarihi masaya yatırıldı-Edirne Ahval Gazetesi)
Tunca Köprüsü'nün, sonra da Meriç Köprüsü'nün üzerinden geçerek Karaağaç'a girdik. Orijinalliği hiç bozulmamış taş döşeme yollarında, Karaağaç'a yemyeşil bir görünüm veren sağlı sollu ağaçların arasından ilerleyerek bazı sokaklarını dolaştık; dolaşırken, Datça'nın Eski Datça Mahallesi'ni anımsadım, içim biraz burkulmuş olarak. “Bu bina buraya hiç yakışmamış! Yuh! Para kazanmak için, rant için birileri Karaağaç'ı bozmaya yemin etmiş anlaşılan...” dediğim hiç olmadı. Karaağaç'ın tarihi dokusuna aykırı olduğunu düşündüğüm en küçük bir şey görmedim. Karaağaç'a bayıldım. “Burada yaşanır” dedim, içimden. Önceki dönemlerde ya da bugün Datça Belediyesi Yönetimi'nde bulunan, Eski Datça Mahallesi'nde inşaat işi yapan, iş yeri çalıştıran ya da yaşamını devam ettiren dostlarımdan, tanıdıklarımdan bu gezi notlarını okuyanlar alınmasın ama Birgi gibi Karaağaç'ı da gördükten sonra tarihe, tarihi yapılara, kültüre ve yerel dokuya saygının nasıl bir şey olduğunu somut olarak gördüm, her geçen gün çok yönlü olarak biraz daha fazla şekilsizleşen Eski Datça Mahallesi'ni düşünüp, hayıflandım.
Araçlarımızı uygun yerlere park edip, Karaağaç Tren İstasyonu'na doğru yürüdük.
KARAAĞAÇ TREN İSTASYONU VE LOZAN ANITI
Vikipedia'ye göre, çok özet olarak Karaağaç'taki ilk istasyon 1873 yılında, ikinci istasyon ise 1914 yılında tamamlanmış ancak 1930 yılında hizmete girmiş. 23 Mayıs 1971'de yeni Edirne Garı'nın hizmete girmesi üzerine istasyon 4 Ekim 1971 yılında kapatılmış. 1998-2017 yılları arasında Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak hizmet veren bina, 2017'den bu yana aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılmaktaymış. İstasyon binası, 1998 yılında Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılmaya başlanınca, aynı yıl bahçesine Lozan Anıtı yapılmış, istasyon binalarından birisi de Lozan Müzesi olarak kullanılmaya başlanmış.
Tren Garını, garın yanı başında bulunan eski lokomotifi ve vagonları karşıdan gördük. Lozan Anıtı, benim daha çok dikkatimi çekti.
Anıta yakın bir yerde anıt ile ilgili yazılı bilgilere göre, yapımı 110 günde tamamlanan Lozan Anıtı, üç yüksek sütundan oluşuyor. En yüksek sütun Anadolu'yu, orta yükseklikteki Trakya'yı, küçük olan ise Karaağaç'ı temsil ediyor.
Anıta yaklaştım. Sevda'ya seslendim. Anıtı arkamıza alarak, fotoğraf çektirdik. İçimden, “Bu fotoğrafı paylaşıp, altına 'Lozan arkamda' yazayım, sen seyreyle şamatayı” diyorum, gülerek. “1989 yılında Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra soldan, sosyalistlikten sol liberalizme savrulup 'kimlik siyasetini' keşfeden, kimlik siyasetini 'sosyalistlik' sanan eski arkadaşlardan 'Bakın, Mehmet Erdal Kemalist'tir, ulusalcıdır diyorduk inanmıyordunuz; işte kanıtı. Nasıl da poz vermiş, arkasına Lozan'ı alarak,' diyen çıkar mı çıkar.” Mustafa Kemal, İstiklal Savaşı ve Lozan, özü itibarıyla bu ülkenin tarihinde pozitif bir role sahiptir; dün neyi savunuyor idiysem, bugün de aynı çizgiyi savunuyorum. Rüzgara göre yön değiştirmem.
Bizim yaşta, yoğun bir tempo ile Edirne gibi görülebilecek ve gezilebilecek yerleri çok olan tarihi bir kenti aynı gün içerisinde dolaşıp tanımaya çalışmak, çok yorucu; daha gidip görmek istediğimiz başka bazı yerler de var. “Bir yerde oturup bir şeyler içelim. Soluklanalım.” diyoruz. Bu düşüncede ortaklaşıyoruz.
MERİÇ KÖPRÜSÜ
Araçlara binip, Meriç Köprüsü'nden Karaağaç'a adım attığımız noktaya döndük. Köprüye varmadan, isteyen ziyaretçileri Karaağaç içerisinde dolaştıran faytonların (körüklü, dört tekerlekli atlı binek arabası) durduğu yerin karşı tarafında uygun yerler bulup araçlarımızı park ettik. Karaağaç Türkiye'ye verilmeden önce Yunanistan tarafından Gümrük Binası olarak kullanılan ve bugün “Protokol Evi” olarak bilinen sarı yapıya doğru yürüdük; yanından geçip, Meriç Köprüsü'nin Karaağaç ayağının dibindeki çay ocağında biraz oturup bir şeyler içeceğiz.
Bundan önceki bölümde Suat'ın (Nafiz Suat Tunca) anlatımına göre, aşklarına 'Vuruldun mu mori Dankilom vuruldun mu? Hacıoğlu Mesitan gibi vuruldun mu' diye türkü yakılan Rum kızı Dankilo ile Türk genci Mestan'ın aileleri tarafından mavzer ile vurulduğu köprü, bu köprü.
“Yeni Köprü”, “Abdülmecit Köprüsü”, “Sultan Mecit Köprüsü” olarak da anılan Meriç Köprüsü, ilk başta ahşaptan yapılmış. Sel felaketleri nedeniyle sık sık yıkıldığından şimdiki köprünün inşasına 2. Mahmud zamanında 1833 yılında başlanmış, nihayetinde halefi 1. Abdülmecit zamanında 1842-1847 yılları arasında yaptırılmış. Kesme taş ve mermer malzemeden yapılan, 12 kemeri bulunan köprünün uzunluğu 263 m, genişliği ise 7.10 m.
Hemen girişte ve nehrin kıyısında boş bir masa bulup oturduk. Belediyenin işlettiği bu yerde, self servis geçerli. Birimiz gidip, kim ne istediyse alıp getiriyor.
Meriç nehri, sakin sakin akıyor. Bulunduğumuz yerden köprünün görünümü, çok güzel. Ortada bir yerde, zamanında bizim askerlerimizin sınır nöbeti tuttuğu bir kulübe var. Bir daha buralara gelebilir miyiz gelemez miyiz, bilinmez; bu nedenle, burada anı fotoğrafı çektirmeden olmaz.
Fazla oturmadan kalkıyoruz.
ALİ PAŞA ÇARŞISI
Vikipedia'ya göre, Ali Paşa Çarşısı Sadrazam Hersekli Semiz Ali Paşa tarafından 1560-65 yılları arasında Semiz Ali Paşa'nın Babaeski'deki vakfına gelir sağlamak amacıyla Mimar Sinan'a yaptırıldı. Edirne'nin merkezinde, Saraçlar Caddesi ile Kapıkule'ye giden yolun köşesinde bulunuyor. 300 m uzunluğundaki çarşıda 130 dükkan var. İstanbul'daki Kapalı Çarşı'nın küçük ölçüde bir benzeri olan çarşı, kesme taştan kalın duvarlı bir yapı. Altı kapısı var.
Araçları park ettikten sonra Suat, Çiçek, Sevda ve ben çarşıya doğru yürüdük. Çarşıya giriş kapısına varmadan, sağ tarafta sıra sıra Yaprak Ciğer satan küçük boyda işletmeler gördük. Çarşıya gireceğimiz kapının bulunduğu sokağın ilk başındaki dükkanda bütün masalar neredeyse doluydu. Suat, bu dükkanın çok ünlü olduğunu, Mehmet Ağar gibi bazı ünlülerin gelip bu dükkanda ciğer yediğini söyledi. Hava, ciğer ya da benzeri ağır bir yemeğin yenileceği bir hava değil, çok sıcak. Aklımızda Yaprak Ciğer yemek var ama bu sıcak havada nasıl yenilecek, bilmiyorum. Üstelik daha Ali Paşa Çarşısı ve Selimiye Camii gezilecek. Yürümeye devam ettik. Orta Kapı'dan çarşıya girdik.
Çarşı, çok büyük ve girdiğimizde çok da kalabalıktı. İnsanların arasından yavaş yavaş ilerledik. Suat, bu çarşının yapıldığı tarihte ahalinin alış veriş ihtiyacını karşıladığını söylüyor. Feridun bey de yanımıza geldi. Salim, yok. Suat, “Ergenliklerinde kızlar erkekler Saraçlar Caddesinde gezerlerdi. Salim'in gençliği aklına geldi herhalde, o caddeyi özlemiş ve o caddeyi görmeye gitmiş olabilir.” diyor. 1991 sonrası, İstanbul'a gidip gelmelerimin birisinde Kapalı Çarşı'ya gitmiş ve görmüş olabilirim, hayal meyal bir şeyler hatırlıyorum ama deprem sonrası iki arkadaş ile birlikte gittiğimizde, Hatay'ın Uzun Çarşısı'ndan geriye kalanları görmüştük. Ayakta kalan iş yerlerinde ticari faaliyet yeniden başlamıştı.
Uzun Çarşı'nın deprem öncesi orijinal uzunluğunun ne olduğunu bilemediğimden, Ali Paşa Çarşısı bana oldukça büyük bir çarşı olarak göründü. İş yeri sahipleri, dükkanları Vakıflar Müdürlüğü'nden kiralıyorlarmış. Çarşının restorasyonu çok güzel yapılmış. Ayrıca, insanı rahatsız eden ses gürültüsü yok. Feridun Bey, bu çarşı dışında da ama daha küçük boyutta çarşı (bedesten) olduğunu söyledi.
Çarşıyı bu kadar görmek, bize yetiyor. Geldiğimiz kapıdan çıkıyoruz. Sokağın içerisinde, sol tarafta, Suat'ın “Buraya Mehmet Ağar ve onun gibi bazı ünlüler gelip ciğer yiyor” dediği ciğerciden bir ya da iki dükkan önceki ciğercide iş yerinin içerisinde bir kişi oturmuş ciğer yiyordu. “Sen de gel” dediler. Ciğer yiyen kişinin yanına vardık. Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra beni tanıştırdılar. CHP Belediye Meclis Üyesi Asım Uyguner'miş. Bir dönem Edirne İl Genel Meclis Üyeliği de yapmış.
YAZISI, KAPISI VE YAPISIYLA MEŞHUR CAMİLER
Araçlara binip Selimiye Camii'ne doğru gidiyoruz. Camiye yakın bir yerde bir otoparka girip, araçları park ettik.
Feridun Bey geldi yanımıza, Selimiye Camii'ne doğru yürümeye başladık. Salim yine yok. Biraz sonra çıka geldi. Edirne'de yazısıyla, kapısıyla ve yapısıyla meşhur 3 camii olduğunu söylüyor; Eski Cami, Burmalı Cami, Selimiye Camii. Hangisinin hangi camii olduğu üzerine konuşuyoruz; farklı görüşler ifade ediliyor.
İnternetteki verilere göre en eski cami adı üzerinde Eski Cami (1414/Çelebi Mehmet), o yazısıyla, sonra yapılan Burmalı Camii (1437/2. Murat) kapısıyla, en son yapılan Selimiye Camii (1569-1575/ 2. Selim) yapısıyla meşhur camiler. İnternet bilgilerine göre, Edirne'de şöyle derlermiş: Eski Cami'nin Yazısı/Selimiye'nin Yapısı/Muradiye'nin Çinileri/Bayazıt'ın Sinisi/ve Üç Şerefeli'nin Kapısı.
Hepimiz, özellikle Sevda çok yoruldu. Son bir gayret, Selimiye Camii'ni gezeceğiz. Selimiye Camii'nin karşısında küçük bir cami daha var. Selimiye'nin inşaatında çalışan işçilerin ve ustaların namaz kılabilmesi için yaptırılmış.
Selimiye'nin giriş kısmına yöneliyoruz. Caminin bir kısmının açık olduğu, diğer bölümlerin tadilata girdiği söyleniyor. “Şansımıza, Selimiye de tadilatta. Olsun. Madem buraya kadar geldik, açık olan bölümünü görsek de olur” diyoruz.
Caminin önü ve içerisi kalabalık. Giren çıkan çok. Caminin içerisinde sağlı sollu yerlere oturmuş sohbet edenler, namaz kılanlar var. Ziyaret edilebilen yerin sağı solu tadilatta. Suat, tadilatta olan yerlerin asıl görülmesi gereken yerler olduğunu söylüyor. Benim dikkatimi çeken, minber. Oymaları çok güzel. İşçilik, muhteşem. Suat, caminin 8 sütun üzerine oturtulduğunu söylüyor.
Çıkıyoruz.
EDİRNE TAVA CİĞER-YAPRAK CİĞER
Artık, Yaprak Ciğerimizi yiyip Enez'e doğru yola çıkmalıyız.
“Yaprak Ciğer” adı, ciğerin incecik, kâğıt gibi doğranmasından gelirmiş. Tescilli adı, Edirne Tava Ciğeri. “Edirne Tava Ciğeri” adı, ciğerin içerisinde piştiği derince sini şeklindeki tavadan geliyormuş.
Ciğerciye giderken, Feridun Bey, “Gelin, Selimiye'yi arkanıza alarak size bir fotoğraf çektireyim.” diyor. Şipşak fotoğraf çeken birisinin yanına yaklaşıyoruz. “Yenge de gelsin” diyor. Sevda'yı çağırıyorum. Duymuyor... Selimiye arkamda, fotoğrafçı fotoğrafımı çekti. Bekliyoruz, çıkartıp verecek. Küçük bir bilgisayarı var, eğilip bir şeyler yapıyor. Fotoğrafı çıkartıyor, zarfa koyup veriyor; “Bizden olsun.” diyor. Feridun Bey ile tanışıyormuş. Feridun Bey, “Olmaz. Maliyetini al.” diyor. Bana dönüp, “Şu kadar ver,” diyor. Çıkarıp veriyorum.
Yaprak Ciğer yemekten başka bir işimiz kalmadı.
Suat'ın “Ciğerini bilmem ama köftesi çok güzel olan bir yer var. Oraya gidelim.” dediği Selimiye Camii'ne çok yakın bir yerdeki ciğerciye gittik. İkinci kata çıktık. Geniş, ferah bir yer. Garsonlar geldi. Siparişleri verdik. Siparişler geldi. Sevda, sunumu ve ciğerin içerisinde pişirildiği ayçiçek yağının tadından olsa gerek, ciğerin tadını beğenmedi.
Suat, “Şimdi size sorsalar” dedi, “'Edirne'yi gezdiniz, gördünüz. Ne düşünüyorsunuz?' diye, ne söyleyeceksiniz?” Böyle bir soru beklemiyordum, sanırım bir şeyler geveledim. Suat, “(Ali Paşa Çarşısından çıktıktan sonra Yaprak Ciğer yerken yanına gidip tanıştığımız CHP Belediye Meclis Üyesini kastederek) Asım Uyguner'e ya da bir arkadaşına sormuşlar benzeri bir soruyu, o anlattı, 'Meyhanesi çok, sarhoşu yok; camisi çok, cemaati yok.' demiş.” dedi.
Çok hoş bir tanımlamaydı.
Yemekten sonra araçlarımıza gittik. Suat ve eşi Çiçek Hanım, Kırklareli'ne otobüs ile döneceklermiş. Onlara ve Feridun beye teşekkür ettik, ayrıldık.
Havsa-Uzunköprü-Keşan üzerinden Enez/Karaincirli'ye geldik.
Yarın, Enez'i gezmeye başlıyoruz.
(Devam edecek)