|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Dokuzuncu Bölüm)
Enez'in Osmanlı topraklarına katılmasında büyük katkısı olan Kaptan-ı Derya Has Yunus Bey'in anıtının yanından, iki lagün gölünün arasından geçen Enez Sahil Yolu'nu takip ettik. Enez sahiline geldiğimizde, sahildeki yerleşim yerinin çarşısı işlevini de gören caddeye saptık. Enez sahili, tam anlamıyla yazlıkçı bir yerleşim yeri olmuş. Sağlı sollu satış tezgahlarının, seyyar satıcıların, marketlerin, yeme-içme yerlerinin iç içe olduğu oldukça kalabalık caddede bir süre ilerledikten sonra sola döndük ve Salim'in “İngiliz Kışlası” dediği Enez Kervansarayı'ının öbür ucundan Enez-Sultaniçe Yolu'na girdik.
ENEZ KERVANSARAYI
Enez halkı tarafından “İngiliz Kışlası” ya da “Deveci Hanı” olarak adlandırılan yapı, 18. yüzyılda Kervansaray olarak inşa edilmiş. Bugün oldukça virane halde olsa da zamanında iki katlı ve altı ayrı birimden oluşmaktaymış. Bugün kıyıdan 400 m içeride kalan yapı, kıyıya dik olarak konumlandırılmış. Kervansaray 110 m uzunluğunda ve 15 m genişliğinde dikdörtgen planlı bir yapıymış. Moloz taştan Horosan harcı ile yapılmış olup, pencere kemerleri tuğladanmış.
Enez-Sultaniçe yolunun sağı solu, ağaçlık. Salim, 1970'li yıllardan önce meşe ağacı ağırlıklı olan bu bölgenin (Karaincirli, Sultaniçe, Büyükevren vb... yerleşim yerleri de dahil) orman örtüsünün, tamamen ticari nedenlerle değiştirilmesi yoluna gidildiğini, merkezi yönetimin kontrolünde bölgeye çam ağaçlarının dikildiğini söylüyor. İçerisinden geçtiğimiz ormanlık yerlerdeki çam ağaçları ve diğer ağaçlar, Salim'in anlattıklarını doğruluyor; içlerinden bazıları kesilmiş olsa da düzenli bir dikim görüntüsü veriyorlar.
Salim, “Daha yukarıdan geçen daha kısa bir yol da var ama ne durumda olduğunu bilemiyorum, biz bu yoldan devam edelim.” diyor. “Gezmeye ve bölge hakkında fikir edinmeye geldik; Enez'in bizim yeni yerleşimimiz için uygun olup olmadığına karar vereceğiz. Yavaş yavaş gidiyoruz. Daha iyi.” dedim. Ormankent Sitesi'ne gidiyoruz.
ORMANKENT SİTESİ
Ormankent Sitesi'ne gelme nedenimiz, hem Salim'in özel bir işinin olması hem de Salim bizi 25 Ekim 1984 yılında Burdur Cezaevi'nde idam edilen yol arkadaşımız Hıdır Aslan'ın köylüsü M.K. Hocamız ile tanıştırmak istiyor.
Aracımız ile sitenin içerisine girip, en kenarından aşağıya doğru ilerledik. Salim, önceden telefonlaştığından, hocamız bizi sitenin kafesinde bekliyor. Kafenin olduğu binayı görünce, aracı park ettik. Hoca, pencereden bakıyor. Kafenin bulunduğu binanın ikinci katına çıktık. M.K. hoca ve aynı yaşlarda birkaç arkadaşı sandalyelerde oturuyorlardı. Kafenin çok fazla kullanılmadığı anlaşılıyor. Hocaların oturduğu yere yakın bir yerde çay demlemekte kullandıkları aparatlar var.
Tanıştık. Karşılıklı hal hatır sorduk. Hoca ile Hıdır üzerine konuştuk. M.K. hocanın yanındaki arkadaşı, sitenin bulunduğu yerdeki havanın, Kaz Dağları'ndaki oksijeni bol havaya eşit olduğunu, söylüyor. Ormankent Sitesi'nin ve oldukça uzağındaki diğer iki sitenin (Yakındaki Emek Sitesi'ni bir nedenle gidip gördük.) bulunduğu alan, çok geniş; ağaçsız, çıplak. Ormankent Sitesi'nin güneydoğusu, güneyi ve batısı, siteden biraz uzakta da olsa ormanlık. Birkaç gün önce, bölgeye elektrik veren yakındaki trafodan kaynaklı yangın başladığını ama kısa sürede müdahale edilip söndürüldüğünü söylediler.
Çay demlediler, içtik. M.K. Hoca, kızının Datça'da bir yer aldığını söyledi. “Neresi?” diye sordum. Kızını aradı. Konuştuk. Sındı Mahallesinden almış. Aldıkları yer, köy yerleşim alanı içerisindeymiş. Ev yaptıracaklarmış. Köy muhtarı Ramazan Bitezli'nin ve Sındı'da yaşamını devam ettiren Datça Belediyesi önceki dönem CHP Meclis Üyesi Hilmi Sezer'in adlarını önerdim. Hem muhtar, hem de Hilmi bey, benim gözümde güvenilir ve ilişkilerde samimi kişilerdi. Eğer bir şeye ihtiyacı olur da bir gün onların kapısını çalarsa hocanın kızı, ellerinden geleni yaparlardı.
Kalktık, sitenin yakın çevresini gezdik. Site hakkında biraz bilgi aldık. Sonra, hocanın evine gittik. Eşi, evin bahçesinde buz gibi ve lezzetli ayran ikram etti. İçtik. İçimiz serinlendi ve “Biz kalkalım.” dedik. Yola çıktık.
Sevda, Ormankent'e en yakın yerde denize girmek istediğini söylemişti. Siteden ayrıldıktan sonra Enez-Sultaniçe yolunu geçtik, denize 50-60 m kala aracı park ettik. Burası, ormanın bittiği noktadan sonra oldukça geniş açık bir yerdi. Çevrede, park etmiş başka araçlar da vardı. Sahile doğru yürüdük. Sahil, Karaincirli sahili gibi sağlı sollu uzayıp giden kumlu geniş bir alana sahipti. Denize girdik. Denizin suyunun sıcaklığı, çok güzel. Deniz, burada da hemen derinleşmiyor, sığ. Biraz yüzdük, sonra çıktık. Araca yöneldik. Tekrar Enez-Sultaniçe yoluna girdik, Sultaniçe yönünde ilerliyoruz.
Yolun bir yerinde, sağlı sollu araçların park edildiğini, yolun sağ tarafından, ağaçların arasından bazılarının ellerinde çantaları, sandalyeleri, hasırları... ile çıkıp araçların yanına doğru yürüdüklerini gördük. Bu insanların ormanın içerisinde yaptıkları piknikten mi yoksa denizden mi geldiklerini merak ettik. Ülke genelinde ormanların yandığı ve ormana girişin yasaklandığı bir süreçte, nedeni ne olursa olsun ormanın kullanılmasının doğru olmadığını düşündük.
Sultaniçe'ye doğru yaklaşınca, yolun Sultaniçe'den itibaren asfaltlanmaya başlandığını gördük; “Enez-Sultaniçe yolunu asfaltlamaya kararlılar.” dedik.
SULTANİÇE
Sultaniçe Limanı, küçük bir balıkçı limanına benziyor. Limanın bulunduğu sahil bölgesi, çok kalabalık; bu kalabalık, beni şaşırttı. Salim, gördüğümüz sahil bandının Sultaniçe ve Gülçavuş köylerinin sahil bandı olduğunu söyledi. Biz, Sultaniçe'ye giden yolu takip ettik. Köy içerisinde, biraz kıyıda kalan ama Salim'in önceden gelip gittiği salaş bir restoranda yemek yedik; Salim, önceden “Satır Et, Keşan'ın patentli bir yemeğidir.” demediği için, sadece Sevda tesadüfen o yemeği istedi. Çok beğendi. Meğer, Keşan Satır Et, 90'lı yıllarda Keşan'da yaratılan o yöreye özgü bir yemekmiş.
Yemekten sonra, Gülçavuş ve Küçükevren köyleri üzerinden Enez-Keşan yoluna çıktık. Karaincirli'ye vardık.
ENEZ'DEN AYRILIYORUZ
Büyük ölçüde doğaçlama gerçekleşen Trakya gezimizin bu bölümünde, Datça'dan ve hatta Akhisar'dan yola çıkmadan önceki öngörülerimin aksine, yaştan, havanın bunaltıcı sıcaklığından ve temponun oldukça yüksek oluşundan da olabilir, çabuk yorulmuştuk. Sevda, Datça'ya gidip yerleştiğimizde olduğu gibi sıfırdan başlama anlamında Enez'in bizim için çok uygun bir yer olmadığını, yaz aylarında bir-iki ay gelip burada kalabileceğimizi söyledi. “O zaman daha fazla kalmanın anlamı yok. Salim de yoruldu. Yarın sabah ayrılalım, Hayrabolu'ya gidelim.” dedik. Salim'le konuştuk.
22 Temmuz sabahı kahvaltıdan sonra yola çıktık; Trakya'ya geliş nedenlerimizden birisi olan Sevda'nın baba tarafının Makedonya'dan Türkiye'ye ilk adım attıklarında bir süre kaldıkları köyü ve Hayrabolu'daki akrabalarını görmeye gidiyoruz... (*)
(*) Enez'den ayrıldıktan sonra Salim'in verdiği bilgilere göre Büyükevren, Küçükevren, Gülçavuş ve Umurbey köylerinin bulunduğu bölgeye kurulacak RES'ler (Rüzgar Enerji Santralleri) için “ÇED gerekli değildir.” raporları alınmış, 31 Temmuz günü BirGün'de çıkan bir habere göre de Vakıf, Abdürrahim, Karaincirli, Hasköy ve Kocaali Mahallelerini kapsayan bölgede kurulması düşünülen RES'ler için ÇED süreci başlatılmış. (Bknz: Enez halkı RES istemiyor: Türbin değil toprak gerek https://www.birgun.net)
10-11 Ağustos günü Büyükevren yakınlarında bir tarlada başlayan yangın sonucu, Büyükevren-Küçükevren ve Gülçavuş köylerinin bulunduğu bölgedeki ormanlık alan ve bazı yazlıkçılara ait evler yanmış.
(Devam edecek)