|
Tweet |
MEHMET ERDAL
68'Lİ ANILAR (3)
68 VE 78 KUŞAKLARINDA “PAYLAŞIMCILIK” VARDI
Kitabınızdaki ilginç bölümlerden birisi şudur: “Harcamalar, mutfaktaki çanağa attığımız paralardan karşılanıyor. Hep öyle olurdu, çok parası olan çok para, az parası olan az para atardı çanağa. Parası olmayan da dostluğunu eklerdi paraların üstüne.” (syf, 27) O dönemde olduğu gibi sonraki dönemde de mücadeleye sadece yoksulların değil, varlıklı ailelerin çocukları da katılıyorlardı. Kadın olsun, erkek olsun bu fark etmiyordu.
“Evet, evet”
Herkes de gücü oranında katkıda bulunuyordu...
“Komün yaşantısını aynen sürdürüyorlardı.”
Ha! Evet, komün. Bugün ise diyelim ki sol kesim bir yerde bir iş yaparken daha çok “eşitlik” gözetiliyor. Yani, şöyle: Erkut bey kaç lira verdi? 10 TL. Herkes 10 TL Verecek, gibi. İyi de Erkut bey için 10 TL. devede kulak iken, diyelim ki Aras (sohbeti dinleyen Aras Akanaras) için 10 TL. devenin kendisi ise bu “eşitlik” mi oluyor? Olanın vermesi, olmayanın ise olduğu kadar vermesi...
“Ya da vermemesi...”
Evet, ya da vermemesi gerekiyor. Sanki sol kesim olarak bu konuda biraz dejenerasyona uğradık gibi geliyor bana. Sol'daki o özveri, örneğin, Deniz (Gezmiş) canını verdi ama bir başkası diyelim 3 yıl hapis yattı, şimdilerde yok. Herkesin fedakârlığı, ekonomik gücü, inancı vb. pek çok şeyden kaynaklanır ama bu para konusu düne göre çok farklı. Örneğin, biz 78 Kuşağı olarak para harcamayı bilmezdik.
“Biz de öyleydik.”
Evet, siz de öyleydiniz, yaşa. Bugün ise sol kesimde para sanki sizin ve bizim kuşaklarda olduğu gibi “önemsiz bir nesne” değil; önemli bir faktör. Yasal partilerde hep tartışma konusudur ve söylenir ya “Parası olan düdüğü çalar!” Nasrettin Hocanın hikâyesi var ya o hesap. “Parası olanlar yönetime girerler”, “Parası olanlar şunu yaparlar”... Bunlar sağ partilerde, CHP'de olur, bu normaldir ama sol partilerde, sol yapılarda neden olur?
“O dönemde ve sizin kuşağınızda o süreç devam ediyor çünkü 1985'lere kadar da devam etti, 'paylaşımcılık' vardı. Bu biraz da eğitim sisteminden de kaynaklanıyordu. Öğretmenlerimizden filan da kaynaklanıyordu. Toplumdan da kaynaklanıyordu. Toplum da paylaşımcıydı. Toplumdaki o paylaşımcılık giderek azaldı. Şimdi en eşitlikçi bile 'eşitlikçi' davranıyor, sizin dediğiniz gibi 'eşitlikçi'. 'Aras 10 TL. Verecek, ben de 10 TL. Vereceğim. Herkes 10'ar TL. verecek.' Bu mantığı o dönemdeki 'paylaşımcılık' ruhunun azalmasına bağlıyorum. Mesela, bu üzerinde konuştuğumuz 4. kitabım, daha önceki kitaplarımın hiçbirisini satışa çıkarmadım. Hepsinin basım parasını kendim verdim ve demokratik toplum kuruluşlarına 50-100 tane vererek hediye etsinler, satsınlar, kendilerine bir gelir getirsinler diyerek ücretsiz dağıttım. Bir kısmını da kendim elden dağıttım. Bunu kendimi yukarılara çıkarmak için söylemiyorum. 68 ve 78 Kuşaklarında böyle bir 'paylaşımcılık' ruhu vardı. Ben bunu kuşağın kendisine değil de o kuşağa bir önceki dönemden gelen bu toplumdaki paylaşma duygusunun, komşusuna yardım etme duygusunun...”
Yani toplum da mı farklıydı?
“Toplum farklıydı. Ben öyle düşünüyorum. O duygunun verdiği şey bizde vardı, sizin kuşakta da vardı. Onun için de herkes var olduğu kadarıyla katılır, nesi varsa verir, yoksa da vermez, kimsenin de ben, kendi arkadaşlarım için söylüyorum, parasını sakladığını görmedim. Saklamazdı. Evlerde filan da kaldım. Herkes o ay kendisine ne kadar para gelmişse getirir, oradaki kutunun içerisine atar, herkes kullanacağı kadarını alır, evin genel ihtiyaçları da oradan kullanılır, öyle bir komün yaşantımız vardı öğrenciliğimizde. Böyle bir duygu vardı ve kimse de bundan gocunmazdı. Dediğim gibi bu tamamen ya daha önceki kuşaktan beynimize işlemiş bir anlayış vardı. Daha sonraki yıllarda paylaşımcılık giderek azaldı, egoizm çoğaldı, ne bileyim, para kazanmak gibi filan duygular ön plana çıkmaya başladı. Özellikle genç insanlarda bu anlayış egemen oldu, onlar için para kazanılmayan 'iş' iş değildir.”
1980'DEN SONRA ÖLÜ TOPRAĞI SERİLDİ TOPLUMUN ÜZERİNE
Tam burada şunu sormak istiyorum: Sahife 39'da İsmet Demir'den söz ediyorsunuz. Biz birkaç arkadaş İzmir ile ilgili bugüne kadar farklı bölgelerde yapılanlardan biraz daha farklı bir çalışma yapıyoruz. O çalışmayı yaparken Necmettin Giritlioğlu, İsmet Demir ve Bingöl Erdumlu adlarına da rastlanıldı. Sizin kitabınızı okurken İsmet Demir'den söz ettiğinizi görünce çalışmayı kaleme alan arkadaşlara söz ettim, onunla ilgili yazdıklarınızdan; “Olayı biliyoruz, notlarımız arasında var” dediler. Anlatımlarınızdan anladığım, İsmet Demir işçiler arasında bir efsane. Ben, Necmettin Giritlioğlu adını İzmir'de mücadele içerisinde yer aldığım zamanlardan bilirim...
“Ben kardeşini daha iyi tanırım.”
İsmet Demir ile ilgili olarak kitabınızda şunu yazıyorsunuz: “Yokluk içinde ölüverdi bir gün. Gazetede bir ilan, cenazesine katılan bir avuç insan. Şimdi, üç beş arkadaşının anılarında yaşıyor. Çarığı ise, yapı işçilerinin yüreğinde.” (syf, 39) Yürüttüğü mücadelesi nedeniyle işçi kesiminde efsane olmuş, polislerin bile çarığının birisinin Louvre Müzesinde olduğuna inanacak kadar efsane olmuş birisinin bu ölümü bana şöyle bir şeyi hatırlatıyor: 1991 İnfaz Yasası ile cezaevinden çıktıktan sonraki süreçte “Filan arkadaş ölmüş. Hiç duymadım. Senin haberin var mıydı?”, “Yahu nerede ölmüş? Ne zaman ölmüş?” diyerek konuşulduğuna pek çok kez tanık olduğum solcu, devrimci arkadaşın ölüm olayı var. Tamam, bu durumun yaşanmasında pek çok faktör söz konusu olabilir. Şimdi bunun sorgulamasını da yapamam ama bir solcunun, bir devrimcinin böylesi bir ölümü ister istemez “Yahu biz vefalı insanlar değil miyiz? Biz kadirşinas değil miyiz?” diye sordurtuyor insana. Mücadele içerisinde yer aldığında yüzlerin, binlerin arkasında yürüdüğü arkadaşlarımızın öldükten sonra cenazelerinin 3-5 kişiye kalması, hatta kaldırılamamış, ortada kalmış olması insana koyuyor. Şimdilerde anılanlar var ama hiç anılmayanlar da var. Böyle bir ayırımcılık da doğru değil, bunu da söyleyeyim. Ne düşünüyorsunuz?
“1980'den sonra, biliyorsunuz, bir ölü toprağı serildi toplumun üzerine. İnsanlar bazı şeylerin içerisine girmemeye, uzak durmaya özen gösterdiler. Ben 1980'den sonra da TKP'de (Türkiye Komünist Partisi) çalışmaya devam ettim, ondan sonra, biliyorsunuz TKP kendini lağvetti. O dönemde de aynı şey vardı; beraber çalıştığımız pek çok militan arkadaşımız kenara çekildi. Korktu. Ne bileyim, herhangi bir şeyin içerisine girmemeye özen göstermeye başladı. Bunun iki nedeni vardı: 1) Faşizan baskı. 2) Sol hareketlerde 'birbirlerine yeterince sahip çıkılmayacağı' inancının yerleşmesi. 1980'den sonra bunu çok yaşadık. Devrimci Yol'da olsun, Devrimci Sol'da olsun, TKP'de olsun 12 Eylül Faşizminin büyük baskıları sonucunda tutuklanan, işkence gören, hapishaneye atılan, öldürülen insanların yakınlarına geride kalan sol, devrimci unsurlar genellikle yardımcı olmadı. Ben bu durumu çalıştığım bölgelerden de biliyorum.”
Farklı fraksiyonların birbirlerine yardımından mı yoksa aynı siyasi örgütlenmenin kendi içerisinde geride kalanların kendi örgüt arkadaşlarına ve onların ailelerine yardımcı olmasından mı bahsediyoruz?
“Geride kalanlar kendi içlerinde de birbirlerine yardımcı olmadılar. Mesela, Güngören'de (İstanbul) çok büyük bir Devrimci Sol operasyonu oldu. Çok insan yakalandı. Çoğu da tekstil işçisiydi. Onlar yakalandı, geriye onların çoluk çocuğu kaldı. O çoluk çocuklar aç, sefil kaldılar. Güngören o zamanlar sol, komünist eğilimi bir yapıda iken, bugün, Ticani diyeceğim artık, çok dindar bir yapı haline geldi. Niye oldu? Çünkü, oradaki o çok geniş kitle çok baskı gördü ama geriye kalan solculardan, devrimcilerden hiç yardım görmedi. Ne bileyim, telef oldular. İçeriye düşenler de telef oldu, geriye kalanlar da telef oldu. Bu durumu belli bir fraksiyona da mal etmiyorum; bu bütün fraksiyonlar için geçerli. Sol, böyle bir örgütlenme, anlayış geliştiremedi. Geriye kalanlara yardım etme şeklinde bir anlayış geliştiremedi. Daha sonraki yıllarda faşizmin baskısının oluşturduğu geri çekilmenin yanında 'Bana bir şey olursa, bana yardım edilmeyecek' düşüncesinin de etkisi var bunda.”
Güvensizlik mi var?
“Güvensizlik var, yani. Korku var. Güvensizlikten kaynaklanan bir korku var. Bu durum yaşandı. Yaygınca yaşandı. Sol örgütlerin içerisinde 'geriye kalanlara yardım' şeklinde bir organizasyon ve yapılanma oluşturmamışız. Bu bizim büyük hatamız.”
Solun genelinin hatası?
“Tabii, tabii. Hepsi öyle. 'Birisi var ki işte bunu böyle yaptı' değil, bütün sol böyleydi. Bütün sol budandıkça, geride kalanın, budananın peşine düşüldü. Onun elinden, kolundan tutacak, ona yardımcı olacak yerel bir örgütlenmenin içerisinde değildik. Geriye kalanlarımız vardı, vardı yani, iyi-kötü vardı ama o iyi-kötü var olanlar o geriye kalanların elinden kolundan tutmadı.”
Onlar kendi derdine mi düştü?
“Tabii. O bize çok büyük zarar verdi. Ben öyle düşünüyorum.”
Anladım!
(Devam edecek)