Bugun...



Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (1)

“Osman Akın” denilince, bir, farklı tweetler atıp tartışma yaratan, dolayısıyla çalıştığı kurum olan Datça Belediyesi'ni de kendisiyle birlikte eşitlerinden bir adım öne çıkartıp farklı yere oturtan, iki, Datça Belediyesi'nden ayrılırken, Kemal Kılıçdaroğlu'nın devreye girmesiyle “ayrılığı” Datça dışında da bilinir hale gelen bir profil söz konusu.

facebook-paylas
Güncelleme: 22-10-2025 22:36:52 Tarih: 22-10-2025 22:15

Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (1)

SÖYLEŞİ: MEHMET ERDAL

Nihayet, muradıma erdim; Osman Akın ile 20.10.2025 günü bir araya geldik ve söyleşiye başladık.

“Osman Akın” denilince, bir, farklı tweetler atıp tartışma yaratan, dolayısıyla çalıştığı kurum olan Datça Belediyesi'ni de kendisiyle birlikte eşitlerinden bir adım öne çıkartıp farklı yere oturtan, iki, Datça Belediyesi'nden ayrılırken, Kemal Kılıçdaroğlu'nın devreye girmesiyle “ayrılığı” Datça dışında da bilinir hale gelen bir profil söz konusu. Bunların dışında, 24 yıldır 7/24 Datça'da yaşayan benim bile senden öğrendiğim, Datça Belediyesi'nde çalışmaya başlamadan önce yerel Balıkaşıran Gazetesi'nde çalışman var. Datça'da, en azından benim tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim, “Osman, yapay zekâ konusunda arşı geçmiş” derler; şimdi de bu konuda eğitmenlik yapıyorsun. Hal böyle olunca, doğal olarak söyleşiye “Osman Akın nasıl birisi ki, böyle maharetli ve eşitlerine böyle fark atıyor?” şeklinde sorulan bir soruyu yanıtlamakla başlayalım.

BİR İNSAN, “MERAK ETMEYİ” BIRAKTIĞI AN RUHEN ÖLMEYE BAŞLIYOR

“Bu işin esas formülü, net, okuduğumda 'Aaa bu da aynı ben' demiştim; Albert Einstein, 'Benim öyle bir süper gücüm, deham filan yok. Benim tek avantajım, 'aşırı meraklı' biri olmamdır.' demişti. Hakikaten de 'merak' her şeyin başlangıcıdır; merak etmeyi bırakıp da 'Bu bilgi bana yeter' dediği zaman bir insan, zaten o an ruhen ölmeye başlıyor.

Beni bu işlerde ilk etkileyen iki kişi var: Bir tanesi, Datça Belediye Meclisinde iki dönem (CHP) görev yapan büyük kuzenim Esat Akkın'dır; kendisi Tapu Kadastro Mühendisidir. Onun gençliğinde, liseyi Datça dışında okumak çok az rastlanan bir olaydı. O, kazandı gitti. Ankara'da okurken, o dönemin iklimi de farklıydı, olayların olduğu dönemdi ve kendisi 'solda' olan birisiydi. Çok okurdu. Çok kitap getirirdi. Bana kitaplar armağan ederdi. Kendime örnek aldığım birisiydi. Çoğu kitapları da işte Nazım Hikmetleri, Karl Marks'ı... filan daha ilkokulda okudum; okuduğum çoğu şeyi anlamıyordum ama bazı şeyleri seziyordum. Yani, bu tarafta anlatılanlar, kahramanlık destanlarından ya da milliyetçi şeylerden daha çok insana dokunuyordu. Mesela, Bilim ve Teknik dergilerini okudum.

İkinci kişi, ilkokul öğretmenim, Erdinç Sarı'dır. Bilime karşı çok ilgili ve bilim konusunda çok bilgili birisiydi. Datçalıdır. Hatta babalarımız kuzendir; uzaktan akrabamdır. Bize, Bilim ve Teknik dergileri (TUBİTAK'ın çıkardığı) aldırırdı. Çocuk dergilerini okumamızı önerirdi. Bazen cebinden alırdı, biz okuyalım diye. Bilim ve Teknik dergisi de şimdiki gibi değildi. Şimdikinin, hala aboneyim, siyasetin daha yamacına girmiş bir içeriği var. O yıllardaki Bilim ve Teknik dergisi, dünya çapında çok doğru yazılar yayınlıyordu. Öyle olunca da ister istemez bir ufuk oluşuyor, okuyan kişide. Hatta ben, o okumaların da etkisiyle ilk başta tamamen 'fiziğe, bilime yönelik bir meslek seçerim' filan demiştim, öyle olmuyor tabi hayatta istenilen her şey.

ARİF (TEMİZ) ABİ, ELİMDEN TUTTU VE İLGİ ALANIM DEĞİŞTİ

İlkokulu, ortaokulu, liseyi Datça'da, o zamanki adı Datça Lisesi idi, burada okudum. Burada, limanda halıcı dükkânı olan, hala Datça'da dükkanı var, Arif Temiz; Kapalı Çarşı'da yetişme, ustam, büyüğüm, çok enteresan, çok becerikli birisidir, kendisi. Reşadiye'de yolun kenarında büyük bir tarlamız vardı, orada tarım yapardık, domates filan yetiştirirdik yazları. Oradan geçerken, ihtiyacı olan sebzeleri bizden alırdı. Lise 1'deydim, bir şekilde, konuşma tarzım herhalde dikkatini çekti, sempatik buldu, 'Gelsene, seni yetiştireyim yanımızda, halıcı dükkânında.' dedi. Onlar, limanda 3-5 dükkânda hepsi akraba, kardeşler mardeşler, birisi deri, diğeri çanta, bir diğeri gümüş takı vb. satardı. Ben halı satan dükkânda, yanında çalışmaya başladım. Turizm, tabi neşeli iş, eğlenceli iş. İngilizceye zaten çok hevesliydim. Orada çalışarak bayağı ilerlettim, başka dillerde de aynı şekilde yatkındım. 1985-87, 3 yıl onun yanında çalıştım, yazları.

O yıllarda Datça, başka türlü bir yerdi. Şöyle sana örnek vereyim: Sonra buldum, hakikaten doğru mu hatırlıyorum diye, o yıllara ait bir Datça Rehberini, şu anda arşivimde duruyor; sağlam bir arşivim var. Zamanında belediyenin basın, yayın, sosyal medya işlerini, kültürel hesaplarını yürütürken, hep doküman toplardım. Hem yapılan işlerin, festivallerin, etkinliklerin arşivlerini, hem de eski yıllara ait belediye depolarında olan belgeleri filan. O bulduğum Datça Rehberinde, 1985-87 araları olabilir, Datça'da 8 tane açık disko var. İşte Stella'sından, Rolligs'inden tut da Villa Datça'sına, AKTUR'una kadar 8 tane disco. Geceleri biz, o tıfıl halimizle o discolarda dolaşırdık.

Discoların bu kadar çok olmasının nedeni ne? Nüfus mu çoktu? Turizm mi hareketliydi? Datça, o yıllarda daha rahat bir yer miydi?

“Turizm hareketliydi; acenteler giriyordu o zamanlar, LANCASTER, INTASAN falan ve liman çok işlerdi. Gençlik de aynı şekilde. Mesela, kız-erkek, tamam, baskı yoktu, tabi daha modern bir hayat vardı ama o yıllarda kızlı-erkekli sürekli discoya gidilirdi. Plajlara ha keza, aynı şekilde. Plajlar da tabi şimdi olduğu gibi şezlong kiralama, işletmelere verme yoktu. Datça'nın her yeri, herkese aitti. O yıllarda ben turizme bulaşınca, iş başka yöne evrildi. Arif abi sağ olsun, Kapalı Çarşı'da da dükkânı vardı. Oranın da tecrübesi eklenince işin içerisine, ben dedim ki 'Abi, ben bu turizmin okulunu okuyayım bari, madem bu işi bu kadar sevdim.'”

TURİZM, BİR TÜR “HAYAL TÜCCARLIĞI”DIR

Öncesinde fizik, bilim filana meraklıydın?

“Fizikten, bilimden turizme kaydı. Fizik, bilim meraktı, tabi ki o baki kalıyor. Turizmde de zaten avantaj sağlayan o; dilleri, başka kültürleri öğrenme, birden fazla kültürle aynı anda haşır neşir olabilme gibi... Turizmin iyi tarafı bunlar ama turizm, okulu bitirip yüksek lisansını da yaptığım bir alan. Çok uzun süre çalıştım ve çok iyi bir noktadan kamuya geçtim ama şu anda fark ediyorum ki kamu gözüyle baktığın zaman, turizm 'çürütücü' de bir sektör. Yani, girdiği yeri dejenere etmeden, birbirine benzetmeden bırakmıyor. Şu anda herhangi bir turistik yerde çalış, yaşa, oradan gittikten sonra her yer sana yabancı gelmez; atıyorum, Brezilya Rio Copa Capana'da, Tayland'da, İtalya Milano'da da işletme çalıştırırsın. Turizm'de dünya, sana para bırakmaya gelen devasa bir arı kovanı gibi geliyor. Hepsi birbirine benzer, belli kotları var; işte gelenlerle diyalog kuracağın. Onun ötesi sırf 'hayal' satmaktır, turizmde. Yani insanlara 'tatil hayali', 'mutluluk hayali', 'kendini yenileme, gerçekleştirme hayali'... satıyorsun ve bunu en az maliyetle, çok gelir elde edecek şekilde satmaya çalışırsın, turizmin özeti aslında bu. Yani, bir tür 'hayal tüccarlığıdır' turizm. İnsanlar, mesela Kumluk'ta yemek yediği zaman, restaurantların tamamını kastediyorum, tek bir işletmeyi değil, orada yemek yeme deneyimini satın alıyorlar aslında senden, oradaki lezzeti değil. Çünkü yemeklerin, mezelerin hepsi birbirine benzer...”

“Datça'ya gittin, Kumluk'ta sahilde yemek yedin mi?” diye soruluyor, Datça'ya gezmeye gelip dönenlere.

“Kumluk'ta yemek yemek deneyimini yaşamış olmak, o lambaların altında selfie çekmek, Instagram'a koymak... Dünyanın her yerinde turizm bu şekilde yürür, Instagram’ın da etkisiyle Instagram turizmine dönüştü.

“OPUS” GRUBU İLE TANIŞTIM

O yıllarda mesela, video kaset filmleri furyası vardı. Datça'da birçok film çekilmişti o yıllarda Gökhan Güney'ler, Serpil Çakmak'lar, Ahu Tuğba'lar falan. Benim patronun çok yakın arkadaşı da Asım Par, o dönemki video filmler furyasının, abisi Zafer Par, o dönemin çok bilinen video filmler yönetmeniydi. Furya halinde, gelirler 2-3 günde film çeker, dönerlerdi. Çoğaltır ve piyasaya sürerlerdi. Onların da arasında bulununca, ister istemez turizme kayıyorsun. O yıllarda limana o kadar çok tekne gelirdi ki...”

Akdeniz'i dolaşan tekneler mi yoksa Simi'den, Rodos'tan Datça'ya gelen tekneler mi?

İtalyanlar gelirdi. İşte Fransızlar, İspanyollar... Akdeniz çanağındaki bütün o Kotralar (amatör denizciler tarafından kullanılan tek direkli ve yelkenli gezinti teknesi), mutlaka Datça Limanına gelirlerdi. Üç sıra tekne bağlandığını hatırlarım. Sadece yaz aylarında da değil, sürekli olurdu bu. Datça turizminde, konaklama sezonu azdı ama yaz sezonu daha uzundu. Mesela, aklıma ilk gelen şey, şu şarkıyı bilir misin bilmiyorum, Live is Life vardı, meşhur, 80'lerin hit olmuş şarkılarından.”

Ben o yıllarda hapisteydim. (Karşılıklı gülüyoruz)

“Doğru. Sizin başka bir hikayeniz var. Live is Life'i herkes bilir... Bizim tıfıllığımızın şarkıları bunlar. Live is Life patladığı hafta, ilk grup Opus grubu, bu grup İngiliz filan değil, Alman kökenli bir grup. Almanların o dönemde pop dünyasına çok sanatçı verdiği, işte, Nina Hagenler, Falcolar vs.. var. Falco gerçi Avusturyalı. O yılların hit şarkısı Live is Life diyeyim. Bütün dünya bu şarkıyla dans ediyor. O yaz, bir gün dükkanı açtım, önünü süpürdüm, halıları düzelttim, dışarı asılacaklar vardı, astım vs.. İşim bu. Şurada, köşede, hatta halen faaliyettedir.”

Müslim var, halıcı...

“Orası. O dükkân, o dükkân. İçerisinde kaya filan var, kırılamamış. O dükkândı, o zaman. Ben de işte orada normal çırak, hanutçu, temizlikçi, halıcı, patron gelmeden önce dükkânı hazırlayanım. Birisi dükkânın önünden geçiyordu, dedim ki, her zaman geçen turistlere bağlama çekerdim, işte 'Elma Çayı içer misin?', 'Dükkânımıza bakmak istemez misiniz?', “Hoş geldiniz' filan diyerek muhabbet açmaya çalışırdım. Bu, işimizin raconudur. Ben de bu şekilde, sempatik bir biçimde dükkânın önünden geçen turiste laflar ediyorum. Bulaşıyorum. 'Bakmak ister misiniz? Sizin ülkenizde bunlar yoktur. Bakmak bedava. Elma Çayı içer misiniz?' Elma Çayı, bu tür halı, kuyumcu vb... dükkânlarda en çok satılan şeydir. Çok orijinal bir şeymiş gibi satılır. Hâlbuki kendileri de içmez. Turist de hiç duymadığı için daha önce kendi ülkesinde 'Elma Çayı' diye bir kavramı, ilginç bulur. İş yeri sahibi olarak ucuza paket paket alırsın, dayarsın Elma Çayını gelen turiste; Apple Tea muhabbeti. İlgisini çekti, 'Apple Tea nasıl bir şey?' dedi. 'Buyurun' dedim, hemen yaptım. Atıyorsun bardağın içerisine, oralet gibi karıştırıyorsun. İçti. Hoşuna gitti. Gelen, 30'larında, belki o yaşta da yok, genç, kibar, beyefendi birisi. 'Afiyet olsun' filan dedim. 'Sizi ben çağırdım. İkramımızdı.'

Bunu yaptığımda, 15 yaşında falanım. Genciz. Ondan sonra, 'Vay be, değişik bir deneyim oldu' dedi. Ondan sonra, orada çarşının orada bir yerde Live is Life çalmaya başladı; hangi dükkândan geliyor, bilmiyorum. Durdu, güldü. Eşlik ediyor, şarkıya. 'Sözlerini ezbere biliyor musunuz?' dedim, 'Biliyorum. Ben yazdım' dedi. 'Nasıl ya?' dedim. 'Ben Opus Grubu'nun solistiyim. İlk kez bu şarkıyla çıkış yaptık, para bulduk. Bu para ile tekne kiraladık. Kendimizi ödüllendirmek için İtalya'dan çıktık.' dedi. Almanya'dan italya'ya gelmişler, tekneyi kiralayıp çıkmışlar geziye. 'Birimizin kaptanlık belgesi var, bizde miço, takılıyoruz.' dedi. Dedim ki 'Koskoca grupsunuz'. 'İnanmıyorsan, diğerleriyle de tanıştırayım seni' dedi. O sırada, patronum Arif abi geldi. 'Abi' dedim, 'böyle böyle bir şey varmış.' 'Eee git bak bakalım. Gitmişken, halı da alacaklarmış sor' dedi. Onun derdi, halı satmak. Opus Grubuymuş, yok şuymuş, Michael Jakson gelse, onun derdi halı satmak; Kapalı Çarşı kafası bu. Gelen bir şey almayacaksa, döner girer içeriye. Onda hayranlık filan yok.

TİNA TURNER DE GELDİ

Başka kimler geldi? Mesela, o yaz değil de, bir sonraki yaz olması lazım, Tina Turner de çıktı geldi buraya. Tina Turner, şarkıcı, tekne ile gelmiş, Yunan adalarında tatil yaparken 'Bir de Datça'yı görelim' filan diyerek, ekibiyle. Tina Turner'i ilk fark eden de Alim Kantarlı. Hatta gül verirken fotoğraf çektiriyor; o fotoğraf, Hürriyet Gazetesi'nin ana sayfasında da yayınlandı, 'Tina Turner Datça 'da tatil yapıyor' diyerek. Neyse, uzatmayayım, çayını içti bu, ondan sonra birlikte indik. Hakikaten, limanda orta halli, öyle çok lüks de olmayan bir Kotra. Bunlar, 5 kişi. Ondan sonra, dedi, Almanca söylüyor, o yıl Almancam o kadar iyi değildi, İngilizcem neyse de, sonra Turizm Fakültesinde okurken diğer diller de eklendi, Oradakilere Almanca bir şeyler söyledi; birden şarkıyı söylemeye başladılar, Live is Life... Hakikaten, normal, klipteki gibi söylüyorlar. Ses aynı. 'Oha' dedim. Ondan sonra fotoğraf çekildik birlikte. Fotoğraf, hala Reşadiye'deki evin tavan arasında duruyor olması lazım.

Hiç unutmuyorum, bileğimde, o zamanlar modaydı, deri ip vardı ve Arif abinin bana aldığı kırmızı, 'çakma' tabi, kırmızı Lacoste tişörtüm vardı. Altta da, pileli, yeşil, kareli şalvar pantolonum vardı. Şalvar pantolonlar, o dönem modaydı ya... Onun altında da Timberland ayakkabı. Üst baş tamam, yerinde. O yıllarda sürüm de vardı; 600 TL'ye bir halıyı aldığı zaman Arif abi, atıyorum, 1500 TL.'ye satabiliyordu. Çünkü kökboyama, el dokuma, gerçekten düzgün ve değerli bir halı. Arif abinin gözü de iyidir, iyi malları bilir. Onun dükkanında gördüğüm şeylerin ne kadar değerli modeller olduğunu daha sonra mesela, Manastır halısı, kiliseler için dokunmuş ve ticaret dışı halılar mesela ya da Buhara halısı, İsfahan halısı. Ham bürümcükten dokunmuş küçük ama dükkândaki en pahalı halı. Ben ne bileyim, 'Küçücük bir halı, bunun ne özelliği var?' falan diyorsun, o halı mutfağa, oraya buraya yazılacak bir halı değil ama başlı başına bir sanat eseri. Orta Asya'dan, Buhara'dan gelme, ham ipekten sert bürümcük ile dokunmuş halı, mesela Hereke'lerden daha pahalı idi. Ekonomik yönden tabi ciddi paralar da kazandı. Bonkör adamdı. Sağ olsun, Allah uzun ömürler versin, bayağı yaşlandı, hala cin gibidir aklı. İyi de bahşişler verirdi. Sempatiksen, halı satıldığında sana da bir şeyler, çorba atıyorlardı. Bunları gördükten sonra bilim adamı, fizikçi olmak isteği tabi ki bir tık geride kalıyor. Ondan sonra ben tabii ki tercihen Turizm Fakültesi'ni yazdım, en yüksek olanına da girdim.”

TURİZM SEKTÖRÜNDE, İYİ YAŞADIM VE İYİ PARALAR KAZANDIM

Hangi okul?

Akdeniz Üniversitesi. Bildiğim kadarıyla, şu anda da 4 yıllıklar içerisinde en yüksek puanla alan Turizm Fakültesi orasıdır. Çünkü sektörün tam göbeğindesin. Avantajı o. Antalya gibi bir yerdesin. Bir de yarım gün okul, yarım gün uygulamalı olarak eğitim görüyorduk. Şimdi kendi uygulama oteli de var. Güzel bir otel, şimdi okuyan çocuklar şanslı. Çok severek okudum. Turizm Fakültesini. Turizm ve Otelcilik Lisesi ile karıştırıyorlar. Turizm Fakülteleri, daha çok yönetici olmak üzere elaman yetiştirir. Derslerimizin bir kısmı işletme, genel işletme idi aslında. Ben, üstüne işletme yüksek lisansı da yaptım, ilerleteyim diye. Bitirdikten sonra, doktoraya mı başlasam diye niyetlenmiştim, 'turizm doktoru' kavramı biraz komik geldi. Turizmden, 'hakikaten iyi yaşayıp iyi paralar kazandığımı' söyleyebilirim.”

Okul bittikten sonra mı okul bitmeden önceki süreçte mi?

“Okul öncesi, Datça'daki süreçte. Daha sonra Antalya'da işte 4 yıl, ardından 2 yıl yüksek lisans ha keza. Doktoraya başlamadım, tabi. İçimde uhde mi? Değil aslında. Çünkü şöyle bir şey var: Okulda öğretilen teorik turizm bilgisi, dünya çapında çok iyi otellerde işe yarıyor ama Türk turizminin özellikle otelcilik kısmı, senden o bilgiyi, kaliteyi hiç beklemiyor. Yani, kara düzen ve en sonunda 'Her şey dahil' batağına saplandılar, çıkamıyorlar da. Kalitesi gittikçe çok düşen, bir turizm. Yavaş yavaş buralara da sirayet ediyor maalesef. Kitle turizmi, 'güruh gelsin' kafası. Halbuki, Yunan ya da İtalyan tarzı turizm, daha butik, daha lokal, değerleri koruyan, o değerler üzerinde yürüyen bir turizm daha doğru bir iş olurdu. Her zaman bunu söyledim, hem özel sektörde çalışırken hem kamuya geçtikten sonra, rotamızın bu olması gerektiğini söyledim. Hep hak verdiler ama sahadaki insanlar, yazın gelen kalabalıktan kolay kazanmak olduğu sürece, o tarz bir butik ya da farklılaşma, kalite artırma yoluna gitmiyorlar.

(Devam edecek)

 




Bu haber 1832 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI