Bugun...



Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (2)

Güncele gelecek olursak, mesela ‘sosyal medya’ diyoruz ya sosyal medyada ben kurumun ve başkanın imaj yönetimi olduğu kadar ilçenin turizmi için de bir algı yaratmaya çalıştım hep; her muhabbetin sonunda işte ‘Datça’yı görmeden o yaz olur mu, bekleriz’ bilmem ne ve mutlaka Datça’nın güzellikleriyle ilgili az bilinen kareler, Datça’nın tarihinden kareler paylaşıyordum.

facebook-paylas
Tarih: 25-10-2025 15:11

Osman Akın İle Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (2)

SÖYLEŞİ: MEHMET ERDAL

(İkinci Bölüm)

DATÇA TURİZMİ İÇİN DE BİR ALGI YARATMAYA ÇALIŞTIM

Osman Akın, “Güncele gelecek olursak” dedi ve konuşmasına devam etti:

“Güncele gelecek olursak, mesela ‘sosyal medya’ diyoruz ya sosyal medyada ben kurumun ve başkanın imaj yönetimi olduğu kadar ilçenin turizmi için de bir algı yaratmaya çalıştım hep; her muhabbetin sonunda işte ‘Datça’yı görmeden o yaz olur mu, bekleriz’ bilmem ne ve mutlaka Datça’nın güzellikleriyle ilgili az bilinen kareler, Datça’nın tarihinden kareler paylaşıyordum. Bir bağ da yarattı; hakikaten yüksek ve en yüksek tahsilli olanları belli oranda çektik ve hala da öyledir, tahmin ediyorum. 22.000 nüfusa 190.000 takipçi iyi bir rakamdır ki bunun görünürlülük çarpanı özellikle Twitter’de çok yüksektir. Yani attığın bir Tweet, şöyle söyleyeyim, 30 milyon görüntüleme almış tweetler oldu bazen. Mesela sanatçılarla bazen kapışma, bazen enteresan bir konuyla ilgili atılan bir Tweet. En son, o konuda etkisi olan Kılıçdaroğlu Tweeti de kaç milyon görüntüleme aldı bilmiyorum ama çıkmadığı ana haber kalmamıştı mesela. Bütün bunları, ‘Datça’ adının vurgusunu parayla yapmaya kalksan çok büyük rakamlar, milyon dolarlık ekonomiler gerekir. Çaba harcamadan TV’lerde çıkması, sizin adınıza birilerinin sizden bahsetmesi ana haberde falan, esas olan odur. Basında, reklamcılıkta filan Advertorial diye bir şey vardır; ‘dergi yönetiminin karar verdiği bir içerikmiş gibi gözüken reklamlar.’ Yani, ‘haber görüntülü’ ya da ‘bilgi dosyası görüntülü reklamlar’ vardır, bunların etkisi çok daha yüksektir. Özellikle sağlık sektöründe falan, tıp bilgisini doktora söylettirirsin. Aslında, arkada işaret ettiği ürün yeni çıkıyordur, sendedir yalnızca ama doktor adını bile hiç anmadan ‘şu vitamini alın, şunu yaptığın zaman şu kadar uzun yaşatır, böyle yapar’ falan filan dediği zaman dinleyenler ‘Bu da neymiş?’ diyerek araştırıp tavsiye edilen ürünü aldığında satış patlaması yaratır. Benim sosyal medyada yapmaya çalıştığım da bu idi, Advertorial dediğimiz, ‘haber görünümlü reklam’ şeklinde ilerlemek idi. Çok da işe yaramıştı. Sezonu bayağı uzatmıştık. Önce pandemi geldi, o vurdu, Türkiye’de turizm sallandı şöyle bir. Arkasından da döviz kurundaki sabitlemeden ötürü TL.'nin değerli kalması, ben ayrılmadan önce o kadar çok kişi yazdı ki ‘Datça’yı çok seviyoruz. İşte belediyenize, her şeyinize bayılıyoruz ama sizde yapacağımız tatilde harcayacağımız para ile Yunanistan’da iki kez tatil yaparız’ diye. Bir anlamda haklılar da. Bu, sadece Datça’nın da sorunu değil.”

O konuda yapabileceğin bir şey yok.

AVANTAJLI YÖNLERİMİZİ GÖRMÜYOR VE DEĞERLENDİREMİYORUZ

“Evet, yapabileceğim bir şey yok. TL. değerli kaldığı sürece, Yunan adalarının vize kolaylığı sağlaması, önce 7 idi 9 oldu, şimdi 15-16 adaya çıktılar, ‘Kapıda vize uygulaması’, kolayca ziyaret edilmesi falan... Orada bizim yapmadığımız türden butik, aile işletmesi, işte yerliye ayrı, yabancıya ayrı fiyat uygulamamaları falan gibi, arz olan her şeyin taze olması, sağ olsunlar bizim trol balıkçılığımızın, gırgırın deniz tabanını yok etmesinden kaynaklı olarak balıkların azalması, mesela biz 30-40 m’ye izin veriyorsak onlar 15-20 m’de balık tutuyorlar falan balık üreyebiliyor, çoğalabiliyor... O zaman da taze deniz ürünü bulunabiliyor falan. Ahtapotu falan orada daha ucuza yiyebiliyorsun. Bunların hepsi tabii ki bir handikap yaratıyor, Datça gibi nispeten uzakta kalan ilçeleri daha çok vuruyor. Bir de Datça’nın büyük kısmının SİT alanı oluşu, işte koruma altında olması, doğasından vs... Bu hem bir avantaj, daha uzun sürdürülebilir olması nedeniyle avantaj, hem de Marmaris, Kuşadası, Çeşme... gibi devasa otellerin girmesini geciktiriyor. Bunları ‘sürdürülebilirlikte’ bir avantaj olarak kullanmak varken tam tersi ‘sezonda ne kadar çok kazanabiliriz’ mantığına gidildiği zaman, sıkıntı oluyor. Özellikle bu yaz gözlediğim turist kitlesi, ‘kalabalık’ ama para bıraktıklarını düşünmüyorum, çok. Gelenler, git gide daha az harcayacak bir kitleye dönüştü...”

Yani, bazen sayının çoğalmış olması gelirin artması anlamına gelmiyor.

“Hiç gelmiyor. Tam tersi, az, öz, kaliteli, işte gustosu olan, gastronomiye ilgi duyan, bunun için para ayıran, Datça tarihini merak eden, Knidos’a giden... Böyle bir ziyaretçi kitlesini yakalamaktı hedefimiz. Yakalamıştık da epeyce, bu yaz gelenler tam tersi merkezde, plajda oyalanıp, 3 harfli marketlerden alış verişini yapıp apartta karnını doyuran bir kitle. Bu dalgaya 10-15 yıl sonra yeniden dönülmüş olması bence çok kötü. Şundan söylüyorum ‘yeniden dönülmesi’ derken, Şener Tokcan başkanım seçildiğinde, ‘Datça için ne yapalım? Sezon çok kısa, 1,5 ay. İnsanlar Temmuz-Eylül aralığında, en fazla 2 ay tatil yapıyorlar. Okul açıldığında gidiyorlar, okullar kapanmadan gelmiyorlar falan.’ diyerek kafa yorup duruyorduk. Şimdi hatırlar mı o muhabbeti bilmiyorum ama kendisi TRT’den Genel Müdür Yardımcılığından emekli olduğu için, yanlış hatırlamıyorsam bir ara vekaletten de kurumu yönetti, BBC’de de eğitim aldı bu konularda. Mesleğinde de çok iyi birisidir. ‘TRT’de bu kadar insanla çalıştınız, yetiştirdiniz, bazılarının işe alımlarında faydanız oldu, işi öğrettiniz. Bu insanların epeycesi hala TRT’de duruyor, bunlarla temasa geçsek de TRT’nin birçok da kanalı var, Anadolu’nun her yerine de çok güzel ulaşıyor, TRT’de Datça tanıtım atağı yapsak.’ dedik.. Hakikaten, aradı. Konuştu. Gelenler oldu ziyaretine, onlardan ricacı oldu. O kış TRT deli gibi Datça bastı; her programda Datça çıkıyor. İşte ana haberde ‘Datça’da çiçekler açtı.’ Yarışma programlarında Datça soruluyor. Bir belgesel aralığında Datça’dan bahsediliyor falan. Sağ olsunlar bize çok iyi destek attılar TRT’deki o dönem çalışan kadrolar. İyi de reklam oldu. TRT 3, TRT 4... bütün kanallarda çıktık. O dönem medya takip yönetimi ile anlaşmıştım, bir sürü de kayıtlarını toplamıştım.

Ramazan Bayramı idi yanlış hatırlamıyorsam, TRT’deki bu atağın ilk etkisini gördük. Şöyle gördük etkisini: Ciddi anlamda bir kitle, Anadolu’dan Datça’ya aktı, merak edip. ‘Neresiymiş bu en uçtaki yer?’ falan diye ama bunu kesinlikle ‘küçümseme’ olarak söylemiyorum, bu bir realite, Anadolu’da o şekilde yaşayan insanlar, Doblolara doluşmuşlar, bazen 7-8 kişi aynı Doblo’da, aracın arkasında kilimler, bir apartı kiralayıp, 2-3 aile birlikte kalarak, alışverişlerini 3 harfli marketlerden yaparak, ‘kendin pişir, kendin ye’, plaja kilimi yazıp, o zamanlar şimdiki gibi plajların MUÇEV eliyle kiraya verilmesi de başlamamıştı, her yer herkese aitti kamusal alanlar olarak, yazıyorlar kilimi kumların üzerine, üzerinde kesiyorlar karpuzu, akşam oldu mu ellerinde çekirdek poşeti Kumluk yürüyüş yolundan geçiyorlar, lokantalardaki masalarda içki içenlere garipseyerek bakıyorlar falan... Bir kalabalık var ama ne gelenler buradan mutlu oldu, ne de buradakiler bir şey anladı. Dedik ki biz ondan sonra Şener başkan ile ‘Biz galiba hedef kitle seçiminde bir hata yaptık. Yani duyulur, bilinir, görünür olmak güzel ama bunu doğru kitle ile örtüştürmediğin zaman anlamsız. Karanlığa sıkılan bir mermi gibi oluyor, boşa gidiyor. Hiçbir anlamı olmuyor.’ Ondan sonra o ayağı kestik.

SOSYAL MEDYAYI KULLANMAMIZ, “FARK” GETİRDİ

Ondan sonra, sosyal medya da Türkiye’de yeni yeni çıkıyordu. Facebook falan anca yayılıyordu. Hatta ben belediyenin ilk resmi sitesini açtığımda, ilk başta Şener başkan ‘Ya gençlerin eğlenmesi için oluşmuş bir platform, kamu kurumlarının bu platformda yer alması çok da doğru değil.’ gibi olaya biraz olumsuz bakmıştı. Sonrasında, ilerleyen zamanda ki o sıralarda belediye hoparlörü de sökmüştük, yarısı bozuk, ilçe çok büyüdüğü için her tarafa da takamıyorsun falan, anlamsız bir kakafoni, gürültü yaratıyordu, bu nedenlerle ondan da vazgeçilmişti ama Facebook’ta yaptığım bir yayında kamu iletimini duyuruyorduk ve gelen soru, şikayet olur ise ilgili bölüme iletiyorduk. Herhangi bir diyaloğa girmiyorduk. Bunun bilgilendirmede çok etkili olduğunu gördük. Şener başkan, ondan sonra ‘Hakikaten iyi bir atak oldu bu, doğru bir iletişim şekli oldu. Neredeyse kendi TV’miz oldu’ demişti. Sonra tabi, 2. döneminin başlarında yetkilerin budanması, MUÇEV falan derken kendisi bir protesto olarak tahmin ediyorum, görevi bırakma kararı aldı.”

2015 yılı.

Görevi, Gürsel başkan devraldı. Sonrasında Twitter hesabımız vardı zaten, açmıştım. Instagram da vardı. Çok resmi bir dilde gidiyordu. Gezi olayları olduğu sırada, İstanbul’da Kadıköy Belediyesi herkesin, bütün basının dikkatini çekti; bir nevi ‘şahıs’ gibi diyaloğa giriyor, sorulan sorulara cevap veriyor, espri yapıyor, şaka yapıyor, kendisi esprili içerik hazırlatıp yayınlıyor falan ve Kadıköy çok patladı.”

Selami (Öztürk) bey zamanın da?

“Selami Bey zamanında. Ekibin başında da Ulaş Yılmaz vardı, sonradan tanıştık, çok iyi arkadaş olduk. Kafalarımız çok uyuşur. Halen de haberleşiriz, görüşürüz. İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kazanınca, Büyükşehre geçti. Büyükşehrin Dijital İletişim Dairesi’nin başında halen, devam ediyor. Orada da çok güzel işler yaptı ama orada ölçek çok büyüdüğü için, Kadıköy’deki kadar esnek olamadılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir sürü alt kurumu vs... ile 20 milyonluk şehirle esprili diyaloga girme şansın kalmıyor. Birisine cevap versen öteki var, bu çok fazla zaman, insan, bütçe istediği için mecburen daha kurumsalda kalmak zorunda kaldılar. Kadıköy’de iken çok iyi iletişiyorlardı. Ben de ‘Acaba bunun benzeri Datça için nasıl yapılsa?’ diye kafa yoruyordum. Çok güzel olurdu gerçekten, bizim tanınırlığımız açısından. Fuarlara gidiyorsun, geliyorsun, fuarların eski etkinliği kalmadı. Herkes satmaya geliyor, alıcı yok. Burada boy gösterip dönüyorsun. O masrafa değmediğini düşünüyorsun. Şu an bu konuda daha da katı düşünüyorum; fuarların hiçbir şekilde bize bir şeyler katacağı kanaatinde değilim.

Türkiye’de düzenlenenler mi, yurt dışı mı, tümü mü?

“Şöyle: ‘tümü’ demeyeyim. Bize faydası olabilecek, dünyada bana göre bir tane fuar var. O da ‘Amsterdam Fuarı’ olarak bilinir ama değildir, hemen yanındaki Utrecht’dir. Utrecht Fuarı. Oraya 3-4 kez gittik, pandemi girdi, sonra bütçeler de azaldı falan, vazgeçildi. O fuarın şöyle bir avantajı var, o fuar bütün alternatif turizm türlerine, yani ‘alternatif turizm’ dediğimiz çıplaklar kampından, eşcinsel turlarından, karavan turlarından, atıyorum butik otel turizmine, Trekkingcilere, kuş gözlemcilerine... kadar çok fazla alternatif hedef kitleye hitap eden bir fuar ve Kuzey (Avrupa) pazarı için çok güzel. ‘Kuzey pazarı’ dediğim işte Danimarka, Norveç, Finlandiya, İsveç. Hollanda ve Belçika’yı da biraz katabiliriz bu fuara. Daha küçük, butik, kültür ağırlıklı turizmi tercih eden bir kitleyi hedefliyor ve para da var o insanlarda.”

Sadece “Güneş, balık, deniz” demiyorlar.

“Demiyorlar. Bir Rus gibi, Alman gibi ya da İngiliz işçisi gibi gelip de tesisten hiç çıkmadan sabah bira içmeye, akşam böğürmeye başlayan bir kitle değil. O kitle Antalya, Alanya tarafına fena yaslanmış durumda şu an. O bölgedeki oteller dönüş de yapamıyorlar, çünkü tesisler çok büyük, hacimleri fazla, onları doldurabilmek için kitleye ihtiyaçları var. Antalya da o yüzden her otelin altında kendi içki imalathanesi vardır. Hepsinin kendi markaları vardır. Kimyagerleri vardır.”

Ucuza mal etmek için?

“Ucuza mal etmek için. O tesislerde kost kontrol, yani ‘maliyet yönetimi’ dediğimiz iş, neredeyse profesörlük düzeyinde ilerlemektedir. Yani hiçbir şey çöpe atılmaz. Mesela pirinç pilavı bitirilmediği zaman pirinç pilavından ertesi gün 30 çeşit ürün çıkartılır... Ancak bu şekilde günlüğü 10-20 Euroya gelmiş turistten para kazanabiliyorsun. Ben Datça için böyle bir turizmi layık görmüyorum. Sosyal medyayı da bu yönde turizm geçmişimden de yararlanarak, eğitimim de bilgim de bu şekilde yürütmeye çalıştım. Yani yapılan esprilerin de belli bir kalitenin, kültürün üzerindeki insanlar tarafından anlaşılabilmesi bilinçli bir tercih idi, o göndermelerin, laf sokmaların, basına bulaşmaların ve onu da yakaladık. Hakikaten birkaç yıl çok güzel bir kitleyi yakaladık. Dediğim gibi pandemi, arkasından işte mevcut ekonomik durum, yabancı paralar karşısında çok değerli kalmamız ve Yunanistan’ın vize kolaylığı ile adaları açması gibi şeyler bu kitleyi o tarafa kaçırdı. Yerini dolduran kitle, bir zamanlar Şener Tokcan’ın ilk yıllarında yaşamış olduğumuz deneyime benzer bir deneyim gözlemliyorum...”

 




Bu haber 2027 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI