|
Tweet |
MEHMET ERDAL
(Birinci Bölüm)
Kuzeye önceki gelişimizde, Troya Tüneli'ne varmadan hemen önce İzmir-Çanakkale kara yolundan sola dönmüş, Assos Kalesi ve Antik Kenti'ne gitmiştik. Bu kez, Troya (4.017 m) ve Assos (1.693 m) tünellerini geçtik. Yola devam ettik. Ayvacık ve Ezine ilçe merkezini geçtik. Yol kenarındaki “Ezine Peyniri” satan ve kahvaltılık veren işletmeler dikkatimizi çekti. Bozcaada ve Geyikli yol ayrımını geçtik. Navigasyonun “Sola dönün” dediği yerden, Tevfikiye Köy yoluna girdik. Çok değil, biraz gittik ve Tevfikiye Köyü ile Troya Müzesi'nin olduğu yere vardık.
TROYA MÜZESİ
Sevda, “'Antik kenti gezmeden önce mutlaka müzeyi gezin.' diyorlar.” dedi. Öyle yaptık. Müzenin otoparkına girdik.
Müzenin otoparkı, çok güzel. Çok düzgün. Otopark, bölümlere ayrılmış. Bölümlerin aralarına ağaçlar dikilmiş; “yeşil” bir görünümü var. Her bölüm, yan yana iki araç alıyor.
Müze binasının uzaktan görüntüsü, hiç albenili değil.
Gişenin olduğu yere gittik. Görevliye kimliklerimizi uzattık. 65 yaş üstü olmamız nedeniyle, herhangi bir ücret ödemeden biletlerimizi aldık. Gişenin yanından, açık alanda sergilenenleri görmeye gidilebiliyor. Biz, kapalı alana yöneldik.
Müzenin içerisine girdiğimiz andan itibaren gördüklerimiz, muhteşem.
Troya Müzesinde, sadece Troya Antik Kenti'nden çıkarılan tarihi eserler ve kültürel varlıklar sergilenmiyor. Bu müzede, “Troas Coğrafyası” olarak adlandırılan Assos-Edremit-Bozcaada-Gökçeada-Marmara Denizi arasında kalan, merkezinde İda Dağı (Kazdağı) olan çok geniş bir alandan çıkarılan tarihi eserler ve kültürel varlıklar sergileniyor; ilk ayırdına vardığım, müzenin bu yönü oldu. “Troas Coğrafyası” tanımını, ilk kez burada okudum ya da burada ayırdına vardım.
Müzenin üst katları, Troya tarihinin katmanları; Troya Müzesi'ni gezmek için, belli bir sürenin ayrılması gerekiyor.
Envantere kayıtlı bazı eserlerin geçici olarak Roma'da bir sergiye gönderildiğini okuduğumuz müzeyi gezerken, birkaç nokta dikkatimi çekti:
1- Define avcılarından ya da tarihi eser kaçakçılarından elde edilen kültürel varlıkların sergilendiği bölümün müzede yer alması, çok doğru bir karar olmuş.
2- Müzenin bir yerinde “TROYA'YA ZENGİNLİĞİ RÜZGAR GETİRDİ!/Tunç Çağı'nda deniz ticareti tek ve dikdörtgen yelkenli gemilerle yapılıyordu. Bu gemilerin derin omurgaları bulunmadığından, rüzgara karşı manevra kabiliyeti çok azdı ve Ege'den Çanakkale Boğazı'na girebilmek için mayıs-eylül arası güneybatıdan rüzgarın uygun estiği günleri beklerlerdi. Onların, Çanakkale Boğazı önündeki bu zorunlu bekleyişi sırasında Troya bu gemilere kılavuzluk hizmeti ve gıda sağlıyor, karşılığında da geçiş vergisi alıyordu. Bu uygulama yüzyıllarca devam edecekti...” yazılanları okuyunca, Sinop Üniversitesi'nde görevli İrfan Mukul hocanın kendisiyle yaptığım söyleşilerin birisinde söylediği “Truva Antik Kenti de Knidos gibi kuzey rüzgarlarına bağlı olarak kurulmuş ve gelişmiştir.” sözleri aklıma geldi. (https://haberveinsan.com/datca-nin-cografyasi-tarihi-ve-kulturu-uzerine/3653/)
3- Müzenin bir başka yerindeki fotoğraf ve açıklamalarında, çocukluk yıllarımda Ege köylerindeki yapıların ana yapı malzemelerinden birisi olan kerpiçin (Duvar örmek amacıyla kalıplara dökülerek güneşte kurutulmuş balçık ve saman karışımı bir yapı malzemesi), Troya Kentinde de yapı malzemelerinden birisi olarak kullanıldığını öğrendim.
4- Dikkatimi çeken bir başka nokta, Troyalılar ile Türkleri ilişkilendiren şu bilgiler oldu: “Ortaçağ'dan itibaren Troya Destanı, Avrupa ve Akdeniz'de milletlerin ve kavimlerin aidiyet politikalarının önemli bir kaynağı olmuştur. Troyalılar ile Türkleri ilişkilendiren en eski kaynak, 6. yüzyıla dayanmaktadır. Dönemin tarihçileri Troyalıların Avrupa'ya geldiklerinde iki kola ayrıldıklarını, Türklerin ikinci koldan ortaya çıkarak Tuna boylarına yerleştiklerini ve böylece soylarını devam ettirdiklerini öne sürer. 12. yüzyılda benzer öyküleri Fransız tarihçiler de anlatmaktadır. 14. yüzyılda, İtalyan ve Fransız tarihçiler, Latincede Türkler için kullanılan 'Turci' kelimesinin, Latin şair Vergilus'un Aeneas Destanı'ndaki Troyalı kahraman Teucri'den geldiğini öne sürerek Troyalılar ile Türkleri ilişkilendirmişlerdir. Türklerin, diğer bazı Avrupa halkları gibi Troyalı kökenleri savı Ortaçağ'ın Katolik Avrupası'nda büyük oranda kabul görmüştür. Türklerin Ortodoks Doğu Roma'yi (Bizans) yenmesi, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ve Osmanlı'nın Avrupa içlerine doğru yönelmesi üzerine Avrupalı tarihçiler bazı Avrupa halklarının ve Türklerin ortak bir Troya soyundan geldikleri yönündeki görüşlerini inkar etmeye başlamışlardır.”
Müzenin üst katlardan birisi, “Kahramanlar Çağı” olarak Çanakkale Savaşı'na ayrılmıştı. En üst katta ise Troya kazılarını yapan Türk ve yabancı kişilere dair bilgiler ile “bekleyen eserlerin” yer aldığı kapalı bir mekan vardı.
Bu katları da gördükten sonra aşağıya inip müzenin dışına çıktık. Gişenin yanından başlayarak, açıkta sergilenen tarihi eserleri gördük. Sonra, araca binip, müzenin 500 m ötesinde yer alan Troya Antik Kentini dolaşmaya gittik.
TROYA ANTİK KENTİ
1971 Aralık-1972 Ocak ayı içerisinde Geyikli İlkokulu'nda stajyer öğretmenlik yaparken, yakınlardaki tarihi bir yere gitmiş ve dolaşmıştık; bize rehberlik eden görevli, dolaştığımız yerler ile ilgili bazı bilgiler vermişti. O yerin, Troya Antik Kenti olup olmadığının ayırdında değilim; doğruya doğru. Troya Ören Yeri ise bile, o gün gördüğüm ile bugün gördüklerim hiç örtüşmüyordu.
Aracı park etmek için otoparka girdiğimizde, bir tur otobüsü kalkış yaptı. Yandaki iki tur otobüsünden ise çok sayıda 15 yaşlarında kız-erkek öğrenci indi. Türkçe konuşmuyorlardı. Otoparkta, başka özel araçlar da vardı. Müzenin otoparkında ve müzenin içerisinde tur ile geldiği kanısı uyandıracak toplu grup ya da gruplar görmemiştik. Müzeyi, genç, orta yaş ve bizim gibi orta yaş üstü ikili çiftler, üçlü-beşli arkadaş ve aile grupları geziyordu.
65 yaş üstü olmamız nedeniyle, burada da girişte herhangi bir ücret ödemedik.
Sağda, oldukça büyük ahşap Truva Atı vardı. Onu görmeyi en sona bırakıp, sağdan itibaren ören yerini dolaşmaya başladık.
Burada, Hasanboğuldu Göleti'ne yakın bölgelerde olduğu gibi Troya Antik Kenti'nin her yanını dolaşan tahtadan yürüme yolu vardı; antik kentin tamamını o yolda yürüyerek dolaştık. Her yerde, bu yolun dışına çıkışın yasak olduğunu belirtir uyarı levhaları konulmuştu. Buna sevindik. Assos Kalesi'nde, Athena Tapınağı'nda bir ziyaretçi tarihi bir kalıntının üzerine çıkarak fotoğraf çektirmiş ve görevli özel güvenlikçi gelip, kibarca uyarmıştı o ziyaretçiyi; bizim insanlarımızın tarih bilinci, bu kadardı. (Bunları yazarken, 2005 yılında bir tarihi eser üzerine çıkıp konuşma yapan ve konuşmasında “Değerli Milaslılar, bakın tarihi eserlerimize nasıl sahip çıktığımızı görün. Ben burada duruyorum, hatta zıplıyorum. Hiçbir şey olmuyor.” diyen Milas Belediye Başkanı Fevzi Topuz'u anımsadım.)
Dolaşırken, müzeyi gezerken bilgi sahibi olduğum kerpiç duvar ile karşılaştım. Kerpiç duvarların bulunduğu alandaki yazılı açıklamaya göre, gördüğümüz kerpiç duvar, MÖ 2250-2200 yıllarında yapılmıştı. 1998-99 yıllarında yapılan kazılarda açığa çıkarılmış, 2003 yılında yelkeni andıran bir çatı ile yağmura karşı koruma altına alınmıştı.
Troya kenti, daha uzun yıllar kazılmaya ve toprak altında barındırdığı kültürel varlıkları gün yüzüne çıkarılmaya devam edileceğe benziyor.
Ören yerinden çıkmadan önce, Troya Kenti'nin fethedilmesinde kilit rol oynayan ahşap Truva Atı'nın yanına vardık.
Çıkışta, araca binip Geyikli'ye yol aldık.
(Devam edecek)