Bugun...



Datça'da, Bir Köy Çevre Derneği Öyküsü!

“12 Eylül'den sonra bir boşluktaydık,” dedi Oktay Çukadar. Palamutbükü'nde, Uygar Market-1'in içinde, 4 kişi; ben, Oktay, Nazmi (Gültekin) hoca ve benimle birlikte gelen Turan (Ulu) oturmuş sohbet ediyorduk. Konumuz, yıllar önce, Palamutbükü'nde kurulan çevre derneği idi.

facebook-paylas
Güncelleme: 22-03-2022 01:01:16 Tarih: 20-03-2022 00:48

Datça'da, Bir Köy Çevre Derneği Öyküsü!

Hayatın İçinden

SÖYLEŞİ: MEHMET ERDAL

     “12 Eylül'den sonra bir boşluktaydık,” dedi Oktay Çukadar.

     Palamutbükü'nde, Uygar Market-1'in içinde, 4 kişi; ben, Oktay, Nazmi (Gültekin) hoca ve benimle birlikte gelen Turan (Ulu) oturmuş sohbet ediyorduk. Konumuz, yıllar önce, Palamutbükü'nde kurulan çevre derneği idi.

     Anlatılan öykünün içinde solcular, cami, Boynerler, Emel Sayın, Şener Şen, Şevket Altuğ, ağaçlar vardı. Tamam, demiştim, öyküyü ilk duyduğumda; ben bu öyküyü yazarım, bu öykü için, bir tam gün mesai yapabilirim...

     Öyküyü, Oktay ve Nazmi hoca anlatacaklar, biz de hem dinleyecek hem de elimdeki akıllı telefon ile kaydedecektim.

     SOLCULAR, DEVRİMCİ YOLCULAR VE PALAMUTBÜKÜ

    “Kim bu boşlukta olanlar?”, dedim. Oktay, “Eski devrimciler, Devrimci Yolcular” dedi. Nazmi hoca, “Eski solcular” diyerek düzeltme gereği, duydu.

     Anlatılanlara göre, (marketçi) Oktay Çukadar, (öğretmen) Nazmi Gültekin, (ziraatçı) Mustafa Güzel, (öğretmen) Hüseyin Öncel; Oktay'ın ifadesiyle “Cumalı'dan (Çeşmeköy) ikisi öğretmen (Nazmi hoca, anne tarafından Yakaköylü ama o dönem Cumalı'da öğretmenlik yapıyor), birisi ziraatçı ve bir de marketçi (kendisi)” bu “boşluğa düşenler”.

     Yıl, 1989; 12 Eylül sonrası “yenilgi yılları”. Bunlar başlıyorlar, “Böyle boş boş oturup durmak olmaz, bir şeyler yapalım”, demeye. Oktay'ın, bu konuşmayı da yaptığımız marketinin yanı başında, o dönem, bir de kahvesi varmış; orada oturup konuşuyorlarmış.

     Nazmi hoca, “Bizim başımızı çeken, Cahit Çete idi”, diyor; Cahit Çete, Köy Enstitüsü mezunu emekli bir müfettişmiş.

     Cahit Çete, “Palamutbükü'nde çok eksiklik var, muhtarlık yetemiyor”, diyor. O günlerde Yaka köyü muhtarı, Hüseyin Pilavcı; şu an Yerel Tarih Grubunda çalışan Mehmet Akın Pilavcı'nın amcaoğlu.   

     Marketin yanındaki kahvede zaman zaman toplanıldığında yapılan bu konuşmalar, köye dair, “Ne yapalım?, Ne yapabiliriz?”, çerçevesinde yoğunlaşıyor.

     Köy, derken, kastettikleri, Cumalı ya da Yaka, değil; Palamutbükü. Palamutbükü, hem Yaka hem de Cumalı'ya (Çeşme köy) ait ortak bir sahil bölgesi.

     ÇEVRE DERNEĞİ KURULUYOR

     “Dernek kuralım”, diyorlar. Derneğin adını, Palamutbükü Çevre Koruma ve Güzelleştirme Derneği, olarak belirliyorlar.

     Derneğin tüzüğünü, Cahit (Çete) hoca, hazırlıyor. Nazmi hoca, “Birlikte hazırladık ama daktilo kullanmasını bilen Cahit hoca olduğu için, yazılı hale o getirdi” diyor.

     Adı geçenler “solcu kişiler” olduğuna göre, acaba bu “çevre koruma” derneğini kurarken, Palamutbükü çok güzel, bunu koruyalım kaygısı mı, yoksa malum, 12 Eylül'ün sonrası, solcular/devrimciler açısından hava sıkıntılı, bu nedenle, “aman, çevre derneği olsun” düşüncesi mi ağırlıktaydı?

     Oktay, sorunun ikinci kısmını kastederek, “o da var”, diyor. Nazmi hoca, “Biz burada göze batan insanlarız; Oktay başkan, ama yönetim kurulu, değişik siyasi görüşten insanlardan oluşturuldu”, diyerek, açıklama yapma gereği duyuyor.

     Alışkanlık ya, değişik siyasi görüşten, ifadesini, sol içi değişik siyasi görüşten kişiler, olarak anlıyorum ve soruyorum: “Kimler? Devrimci Yolcular var, mesela?” Oktay, “köyden”, diyor. Ben, “Anladım, köyden; değişik siyasi görüşten insanlar, deyince, öyle anladım. Halkımız, yani?”, diyorum. “Tabi, tabi. Başı biz çekiyoruz ama katılımı genişletmeye çalışıyoruz. Her görüşten insanlar”, diyor, Oktay. Bu kez, “Cumalı, yani Çeşmeköylü mü bunlar?”, diye soruyorum. Oktay, “Palamutbükülü”, diyor. Hoca, “Yaka ve Çeşmeköylü: Palamutbükü'nde oturanlar”, diyerek açıklama gereği duyuyor. “Haa tamam, şimdi anladım.”

     Oktay ve Nazmi hoca, birlikte, kurulan derneğin ilk yönetim kurulu üyelerini saymaya başlıyorlar: “(marketçi) Oktay Çukadar, (marketçi) Erdoğan Yavuz, (çiftçi) Emin Çakır, (balıkçı) Haşim Kılınç, (balıkçı) Levent Karakaş, (çiftçi) Faysal Aydın ve (emekli) Nedret Tanrıöver; CHP'den, MHP'den, ANAP'tan... Her renkten insanlar... Yalnızca, Nedret Tanrıöver, Betçe dışından.”

     “Solcular” önde olduklarına göre, acaba, millet kendi arasında konuşmuyor muydu “Ulan bunlar komünist” diye?

     Oktay, “Onu da engellemek için, Nazmi hocam, tüzük hazırlanırken, bir madde ilave ediyor, Cami yaptırmak” diye...

     Nazmi hoca, kahkahalar atarak gülmeye başlıyor.

     “Niye bu maddeyi ilave etme gereği duydunuz, Nazmi hoca?”

     Nazmi hoca, soruyu yanıtlayamadan, Oktay konuşmaya devam etti: “Valla, yeminle, ben dedim ki, hocam, bu cami yaptırmak ne oluyor?” Hoca, “Ulan, yazalım, zaten istesek de yaptıramayız”, dedi. “Gel zaman, git zaman, dernek yasallaştı abicim, MERTUR'a gittik, biz, MERTUR'da bağış toplayacağız...”

     Böylece, dernek, ilk faaliyetine başlıyor; para toplamak.

     SOSYALİSTLER CAMİ YAPTIRIYOR (!)

     Peki, millet sormuyor muydu, bu toplanan para da neyin nesi, diye? Oktay, “Söylüyoruz. Tüzüğü açıyoruz; amaçlar maddesinde, mesela sağlık ocağı yaptırmak var, okul yaptırmak var... İhtiyaç olan her şey yazıyor”, diyor. Anlatmaya devam ediyor: “Ondan sonra, mesela şeye gittik, BOYNERLER'e gittik; burada Hulki Boyner oturuyor. MERTUR'da... Cem Boyner'in amcası”

     Hulki Boyner'i, pazarcılık yaptığım yıllarda Palamutbükünde tezgâh açtığımız günlerden tanırım: ailecek pazara gelir ve iyi de alış veriş yaparlardı.

     Oktay'ın anlatımına göre, Hulki Boyner, o günlerde, aynı zamanda Özal'ın danışmanlarından birisi imiş. Oktayları görünce, “Çocuklar, niye geldiniz?”, diye, soruyor. “Böyle böyle, dernek kurduk”, diyorlar. Hulki Boyner alıyor derneğin tüzüğünü eline, okuyor, okuyor... “Ben”, diyor, “size bağışta bulunmayacağım.” Peki, ne yapacak? “Ben”, diyor, “size, derneğin amaçlarından birisini yerine getireceğim; cami yaptıracağım.”

     Oktaylar, böyle bir tepkiyi hiç beklemiyorlar tabi. “Ağabey”, diyor, Oktay, “Okul da ihtiyaç, okul yaptır, sağlık ocağı yaptır”. “Onları da yaptırırız, ama önce cami yaptıralım”, diyor Hulki Boyner. Oktay, “Abi, ezan okunur, bak çocuklar rahatsız olur, turistler rahatsız olur”, falan diyor ama nafile. “Rahatsız olursa, neden yazdınız bunu tüzüğe madem?”, diye soruyor, Hulki Boyner. “Olurlarsa olsunlar, ben İtalya'ya gidince, çan sesinden hiç rahatsız olmuyorum...”

     Velhasıl, Hulki Boyner'in Palamutbükü'ne bir cami yaptırması konusunda anlaşıyorlar.

     O günlerde, Bahtiyar Olgun adında bir kadın, kocası trafik kazasında öldükten sonra, hayır için, Palamutbükünde bir cami yeri bağışlamış. Nazmi hoca, “Kadın, kendi kendine şöyle bir şey vadetmiş; cami yaptırmak isteyen olursa, yeri vereceğim...”.  Aslen Sındılı olan bu aile önceleri çok fakirmiş ve tüccarlık yaparak çok para kazanmış. Muhtarlığa, müftülüğe vb. herhangi bir yere değil, öylesine, söz olarak bağışlamış. Hulki Boyner, “Cami yaptırırım”, deyince, gidip, o günlerde Palamutbükü'nde oturan bu kadını buluyorlar. “Badem çırpma zamanıydı” diyor, hoca,  “Gidip buldum ve böyle böyle bir durum var, dedim. İkisi bir araya geliverdiler, hemen...”. Oktay, “Yerin tapusunu ayırttırdı; orayı bağışladı, bu amcamız da yaptırdı.” diyor. “Cami, kısa sürede yaptırıldı; okul olsa aylarca sallanırdı”, diyor, hoca.

     Böylece, Palamutbükü Çevre Koruma ve Güzelleştirme Derneği'nin ilk icraatı, Palamutbükü'ne cami yaptırmak, oluyor. Derneğin önde gelenleri “solcu” olunca, köyde “ Sosyalistler cami yaptırdı” diye, şaka ile karışık laf atmalar başlıyor. Hoca, “Bu konu yanlış anlaşıldı, tabi”, diyor. “Bizim, cami ile alakamız yok, aslında. Herkes bize takılıyor, sosyalistler cami yaptırdı, diye, ama aslında, caminin yaptırılmasının çıkış yeri, tüzük. Tüzükte cami de, okul da, sağlık ocağı da var ama Hulki bey okul, sağlık ocağı değil, ille de cami yaptıracağım, diyor. Ne yapabiliriz ki?”

      Söyleşiyi dinleyen Turan, “O kişi, cami için yer bağışlandığını duymuştur, haberi vardır önceden”, diyor. Hoca, “Boynerlerin kendi vakıfları varmış zaten, o vakıf üzerinden yaptırıldı”, diyor...

     Ben, pazarcılık günlerimden aklımda kalanlardan hareketle, “Boynerler pazara geldiğinde, herkes onlara mal satmak isterdi. Bir de, Ovabükü'nde oturan Müşfik Kenterler ile MERTUR'da oturan Emel Sayın geldiğinde de öyle olurdu. Herkes bekler, onların pazara alış veriş yapmaya gelmelerini” diyerek, söyleşiyi derinleştirmek istiyorum.

     EMEL SAYIN

     Hoca, “Para toplarken, Emel Sayın çok güzel bir para bağışlamıştı”, diyerek konuşmaya devam etti. “Ne kadar, mesela?” Oktay, “Bin lira... Çek vermişti”, diyor. “89'un bin lirası mı?” Hoca, “Evet, bin lira. Şöyle diyeyim: Biz, o parayla, burada, Palamutbükü'ne çöp bidonları aldık. Yani o para onların alımını karşıladı?” Oktay, çöp bidonları konusunu biraz daha açmaya çalışıyor: “O zamana kadar, bizim burada çöpler toplanmıyordu. Çöp toplama olayı yoktu”. Hoca, devreye giriyor: “Palamutbükü'nün belediye ile alakası yoktu. Çöp bidonlarını aldık... Çöp bidonlarını koyduk. Yazı Köyü Muhtarlığı ile anlaştık; onların traktörü vardı, o traktör ile taşıttık, onun parasını da dernek olarak biz verdik.”

     Hoca, “O ara, burada, Televizyonu hiç bir yer çekmiyor” diyor.  Palamutbükülüler, Yunanistan'dan yayın yapan TV kanallarını izliyorlarmış. Hoca, “O günlerde Star TV'mi yoksa Kanal 6'mı ne yayına başlamıştı ya?...” diye, soruyor. Turan, “Star TV.” diyor. Hoca, konuşmasına devam ediyor: “Biz burada radyo bile dinleyemiyorduk.  Neyse, burada, Star TV'nin yayınını yaptık. Nasıl yaptık? Bir vericiyi benim evin üzerine koyduk, bir vericiyi de limanın orada, Haşim Kılınç'ın evinin yakınında bir yere yerleştirdik. Köye Star yayını yaptık. Türkiye Televizyonu ilk kez o zaman izlenmeye başladı, burada. Hatta buraya ANAVATAN'ın milletvekilleri geldi, Cahit hocam, hani ANAVATAN 'çağ atladık' filan diyordu ya, onlara, 'TV yayını yaptırın, ben çağ atladığımıza inanacağım', dediydi. Yani, Türkiye TV'leri ile ilgili hiç bir şey yoktu o günlerde. Onu yaptık. Köylü, Star yayınını izlemeye başladı...” Oktay, “Evet...”, diyerek doğruluyor, hocanın anlattıklarını.

     PALAMUTBÜKÜ YEŞİLLENİYOR

     Hoca, “Yine, kendi olanaklarımızla, ağaçlar dikmeye başladık.”, diyor. Hoca, Palamutbükü’ndeki bütün ağaçların, derneğin öncülüğünde dikildiğini, söylüyor. Sahildeki ılgınlar, limandaki palmiyeler, yeşil selviler, Ceylan'ın (otel) yan tarafından Yaka'ya doğru giden yol üzerindeki çamlar... Hoca, “300-400 civarında bir ağaç diktik o günlerde. Sulamasını da yaptık...” diyor. Oktay, bu ağaçların suyunu, bazen Cahit Çete'nin arabası ile bazen de traktör ile taşıdıklarını, söylüyor. Hoca, “Köylülerden de bize yardımcı olan iki kişi vardı, sulamada; onları unutmayalım” diyor. Bu köylülerin adları Faysal Aydın ve Mehmet Aydeniz imiş. “İkisi de köy sosyalisti idi” diyor, hoca.

     Çöp bidonları, ağaçlar... Bütün bunlar, Emel Sayın'ın bağış olarak verdiği para ile mi olmuştu? Hoca, “Emel Sayın'dan alınan bin lira, o zamanın parası ile iyi para idi. Ama, çöp bidonlarının alımı dışında o ağaçlara da bir şey kaldı mı yoksa Emel Sayın başkaca herhangi bir katkı sağladı mı bilmiyorum; ağaçları, Alim Bozalan'ın kamyonu ile taşımıştık. Ağaçlar, devletin orman fidanlığında gelmişti, onu iyi biliyorum”, diyor.

     Gökova'dan Fethiye'ye doğru giden yolun Karaböğürtlen sapağında sağ tarafta bulunan Gökova Orman Fidanlığı'nda, derneğin kurulması sürecinde aktif olarak yer alan Mustafa Güzel çalışıyormuş. Ağaç temini konusunda, o çok yardımcı olmuş. O zamanını parası ile çok cüzi bir paraya, derneğe, bir kamyon dolusu ağacı, çok uygun fiyata sağlamış. Palamutbükü'ne dikilen ağaçlar, bu ağaçlarmış.

     Derneğin bu faaliyetlerine karşı çıkanlar olmuyormuş ama yaşlılar, bütün bu yapılanlara, özellikle sahile dikilen ılgın ağaçlarına çok gülüyorlarmış.

     Sözü edilen ılgın ağaçları, bugün Palamutbükü'ne gelip “sahilde balık rakı yapalım” diyen bütün ziyaretçilerin, altına atılan sandalye ve masalarda oturup balık yedikleri ve iki kadeh rakı içtikleri ağaçlar, oluyor.

     “Evet, onlar.” diyor, hoca. “O ağaçlar ama, sonradan anladılar o ağaçların ne kadar önemli olduğunu; bir-iki yılda çabucak büyüyünce. Bu kez, onlar, var güçleriyle sulamaya başladılar, ılgınları. O günlerde, sadece Dostlar'ın (restoran) karşısında 7-8 tane vardı. O ağaçlar, bize yol gösteren ağaçlar olmuştu. O ağaçlar, bizim ağaç dikmeye başlamamızdan 20-30 yıl önce dikilmişler ve devasa ağaçlar olmuşlardı. Oranın, karşıdan bakılınca, çok güzel bir görünümü vardı. Neden yalnızca orada olsun? Neden bütün sahilde olmasın?, dedik. Her yerde ılgın olunca, diğer işletmeler de çok mutlu oldular. Ilgın da öyle bir ağaç ki, kökleri, deniz suyunu buluncaya kadar, derine gidiyor. Buldu mu deniz suyunu, ondan besleniyor.”

     Hiç duymamıştım. “Ilgın, tuzlu suyu mu kullanıyor?” Hoca, “Evet, kullanıyor”, diyor. “Bu çok ilginç bir şey yani; tuzlu suyu buldu mu emiyor ve kurumuyor.”

     Hoca, “ Sahildeki Kum Zambakları ile bizim Kuru Çiçek dediğimiz, mor ve sarı sarı açan bir çiçeğimizi de koruma altına aldırmaya çalışmıştık. Düşünün, o zamanlar, Datça, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak koruma altına alınmamıştı ya da yenice alınmıştı”.

     Bir süre sonra, derneğin kongresi yapılıyor ve Oktay Çukadar'ın yerine, İsmail Cevat, başkan oluyor; İsmail Cevat da öğretmen ama ataması yapılmadığı için, beklemede.

     Hoca, “Memurlar üye olamıyordu derneklere, o nedenle, Cevat hoca başkan oldu.” diyor.

     Kısa bir süre sonra Cevat hocanın da ataması yapılıyor. (Cevat hoca, bu konuda bilgisine başvurduğumda, 3-3,5 ay kadar başkanlık yaptığını söyledi.) Yerini, Yaka'nın bir dönem öncesinin muhtarı Sadık Yeşilgökçen'e bırakıyor.

     ÇEVRE DERNEĞİ KAPANIYOR

     O ara, dernek ile ilgili olarak birtakım yasal problemler yaşanıyor. Bu problemlerin ne olduğuna dair ayrıntıyı anımsayamadıklarını, söylüyorlar. Derneğin tüzüğüyle mi, kuruluşuyla mı yoksa kongrenin yapıldığı zamanla mı ilgili ne bir eksiklik varmış; o zamanların parasıyla ciddi bir para cezası kesiliyor. “Yönetimde, dışarıdan gelen çocuklar var ya onlar da bu cezalarla uğraşmak istemediler”, diyor, hoca. “Dışarıdan” dedikleri, “solcu/devrimci olmayan” dernek üyeleri. Bu üyeler, “Biz bu işlerle de mi uğraşacağız ya?” diyorlar; “ Hem para verelim hem de ceza ödeyelim? Bir de uğraş dur; olur mu ya?”  Haliyle, dernek feshe doğru gidiyor; uzun ömürlü olamıyor ve 2-3 yıl sonra feshediliyor. Kapatılıyor.

     Hoca, “ ARENA'yı sunan Uğur Dündar'ın TV'ye de çıkardığı bir kız vardı; çok popülerdi. 7-8 yaşlarında olması lazım. Tireli. Adı, Evrim Coşar olacak. Evrim'in babası felsefe öğretmeni ve bizim burada hem hoca hem de derneğin fahri üyesi olan Hasan Doğan'ın da yakın arkadaşı. Hasan hoca, ben bu derneği gazetede haber olarak çıkartırım, dedi. Nasıl oldu bilmiyoruz, nitekim bu kızımız, Milliyet Gazetesinin çocuk sayfasında bizim bu derneğimizi 'Türkiye'nin ilk Köy Çevre Derneği 'olarak, yazdı. Böyle bir derneğin Datça'dan çıkması, insanları rahatlattı.  Öyle bir süreçti. Çok yaşatamadık.”

     Şimdiki DAÇEV'in, bu köy çevre derneğinden sonra kurulduğunu, ikisi arasında somut herhangi bir bağlantının bulunmadığını söylüyorlar. DAÇEV'in kuruluş tarihini, bilmiyorlarmış. Hoca, “Ben Betçe'yi biliyorum, Datça'yı bilmiyorum”, diyor. “Datça bizi ilgilendirmiyor, diyorsun yani? Bu çok hoş bir ifade oldu; Betçelilik...” Gülüşüyoruz... (DAÇEV üyesi bir arkadaşa sordum: DAÇEV'in 1990 yılında kurulduğu bilgisini aktardı.)

     BETÇE'DE ÖRGÜTLENME DENEYİMLERİ

     “Betçe'de, sizin bu dernekten önce, herhangi bir örgütlenme deneyimi var mıydı?”, diye, soruyorum. Oktay, “Var” diyor. 70'li yıllarda, Yazıköy'de Halk Kültür Derneği kurulmuş. “O derneğin kurucuları kimler?” diyorum. Oktay, “Bizim arkadaşlar.”, diyor. 70'li yılların ikinci yarısında, İzmir’de farklı mahallelerde kurduğumuz Halk Kültür Dernekleri aklıma geliyor; Karabağlar, Altındağ, Gültepe, Şirinyer, Balçova... “Biz de öyle örgütleniyorduk, o yıllarda.” diyorum. Hoca, “Yazıköy'ün hem derneği hem de kooperatifi vardı. Dernek kapandı ama kooperatif ise hala faaliyette. Datça'da çok sayıda kooperatif kuruldu ama yaşayan tek kooperatif Yazıköy'deki kooperatiftir.” diyor. “Onu da yazmak lazım, hocam.” diyorum, “ İyi de olur. Örnek olur.”

     Datça'yı deşeledikçe çok ilginç öyküler dinliyorum. Oraya gidip onu da yazmalıyım. İlginç bir öykü olabilir. Çok uzun süre yaşayan bir kooperatif...

     Hoca, “Yaşar öğretmen, Yaşar Balcı, o daha iyi bilir bu konuyu. Onu bul.”, diyor. “Onunla da bir gün gider konuşuruz.” diyorum. Oktay, “Derneğin kuruluşunda Yaşar hoca olabilir, sonra ağabeyi Kadir Balcı olabilir, Fikret Karaman olabilir, Alim Karaman olabilir...” diyerek kooperatif konusunda beni bilgilendiriyor.

     Oktay, “Solcu, devrimci insanlar, bunlar.” diyor. “Hatta 70'li yıllarda, Knidos ören yerinde kazıda çalışan işçiler bazı hakları için grev yapmışlar ve bizler, greve giden o işçilere bir biçimde destek vermiştik.”, diyor.  “Bak, bunları da dinlemekte fayda var.” diyorum. Hoca, “Yazıköy, demokratların, devrimcilerin en yoğun yaşadıkları bir yerdir...” diyor.

      Merak ediyorum ve söyleşi bitmeden öğrenmek istiyorum: “Derneğin yeri var mıydı, burada? Bilinen bir yer?” Yokmuş. Oktay'ın kahvesi, aynı zamanda derneğin yasal adresi imiş. Önemli olan mekân değil, yapılan iş idi.

     “Peki” diyorum, “Datça'daki bürokrasi bu derneğe nasıl yaklaştı? Örn: Çeşmeköy jandarması var o zamanlar.” Hoca, “Kaymakamlık muhatap alıyordu” diyor. Oktay, “İyi karşıladılar. Destek veriyorlardı.” diye ekliyor. “Yücel” adında bir polisten söz ediyor. Şu an emekli imiş ve Datça'da oturuyormuş. “O bakıyordu bizim masaya. Derneğe ve bize yaklaşımı çok iyi idi.” diyor. Turan, “İşin içinde cami var ya, ondandır.” diyor. “Belki de, solcular iyi işler yapıyorlar diyedir... Yazayım mı bunu? Yücel adında bir polis vardı, iyi insandı, diye? İyi ise, 'iyi adamdı' diye yazmak gerekir. Hakkını yememeli”, diyorum.

     Hoca, “Derneklere mesafeliler, onlara yukarıdan gelen baskılar var, gördüğüm kadarıyla o. Dernekleri biraz denetleyin, her şey yerli yerinde olsun, bize bir laf gelmesin, anlayışıyla... Datça küçük yer, o zamanlar nüfus ne ki? İletişim kolay kuruluyor. Betçe'nin nüfusu, 5 tane köyü topluyorduk, 5 tane köyün nüfusu 2 bin yapmıyordu. Herkes birbiriyle akraba, Datça'da da... Datçalıların çoğunu tanıyorsun, iletişim çok kolay kuruluyor. Polisler de mesafeli davranamıyor. Ortada mortada görünürsen, o zaman, mesafe, farklı oluyor tabi. O zamanlar bizi tanımıyorlar ki.. Polis gelmiş buraya, bir yıllık, iki yıllık, nereden bilecek Oktay'ı, beni ya da bir başkasını... O zamanlar öyle bir durum var.” 

     Oktay, “Şener Şen'i, Şevket Altuğ'u ve bize bağış yapan diğer MERTUR sakinlerini de yazmayı unutmayalım” diyor. Onlar da yardım etmiş, derneğe; Şener Şen ve Şevket Altuğ 500'er TL vermişler, nakit olarak.

     Turan, “Bu anlatılanlar, aslında Palamutbükü'nün tarihi oluyor.” diyor.

     Hoca, Betçe'nin o yıllardaki nüfusu üzerine verdiği bilgilere ek yapıyor: “O zamanlar Palamutbükü'nü belediye yapmaya çalışıyoruz. Belediye olabilmesi için, nüfusun 2000 olması gerekiyor ama topluyoruz köylerin nüfusunu, tutmuyordu; ancak Mesudiye ile 2 bini buluyordu. Yaka'nın nüfusu 400, Sındı 300, Çeşmeköy 500, Yazıköy 400 civarında. Mesudiye de 400 civarında. O zamanlar Mesudiye girer mi girmez mi hikâyesi var.” Oktay, “O zamanlar, Mesudiye'de muhtar Fikri idi,” diyor.

     Söyleşinin sonuna geliyoruz.

     Hoca, “O zamanlar, Datça'da turizm filan yok daha,” diyor. Oktay, Datça'da turizmin 95'lerden sonra geliştiğini söylüyor...

     Söyleşiyi bitiriyoruz. Kalkıyoruz. Ilgınların, limandaki palmiyelerin, Haşim Kılınç'ın evinin yanındaki vericinin, caminin ve Ceylan'ın yanından Yaka'ya giden yoldaki ağaçların fotoğraflarını çekiyoruz.

     Palamutbükü, her yönüyle çok güzel bir yer...




Bu haber 1633 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI