Bugun...



Datça'nın Coğrafyası, Tarihi ve Kültürü Üzerine

İrfan (Mukul) hoca ile daha önce ekoloji, ekoloji hareketleri ve Datça'da yürütülen ekoloji mücadeleleri üzerine bir söyleşi yapmıştık. Bu kez asıl uzmanlık alanı olan Datça coğrafyası ve bu çerçevede Datça'nın tarihi ve kültürü üzerine bir söyleşi yaptık.

facebook-paylas
Güncelleme: 19-08-2023 11:40:13 Tarih: 19-08-2023 03:47

Datça'nın Coğrafyası, Tarihi ve Kültürü Üzerine

Söyleşi: Mehmet Erdal

           DATÇA COĞRAFİ VE TARİHİ OLARAK ÖZEL BİR YERDİR

     Datça, özellikle son dönemde insanlar açısından çok revaçta. Datça'yı özel kılan ne?

     “Hem tarihsel olarak hem de coğrafi olarak bu yarımadanın diğer yörelere, bölgelere oranla farklılıkları oldukça fazla. Bir tanıma göre Coğrafya fark demektir. Fark ne kadar fazla ise ilgi çekiciliği o kadar artar. Datça'nın başına gelen de budur. Bu ilginin artmasının nedenlerinden biri de popüler kültürün etkisidir. Öte yandan pandemi sonrasında yaşanılmaya başlanılan süreç insanları daha çok doğal ortamlar arayışına itti. Böylece Datça'nın bu farklı doğal özellikleri, çekicilikleri daha fazla fark edilmiş oldu.”

      Datça'yı farklı kılan doğal özellikleri nelerdir?

     "Yarımadanın oluşumunu Anadolu'nun oluşumundan bağımsız düşünmemek lazım; klasik levha tektoniği ile açıklayabiliyoruz yarımadanın oluşumunu. Afrika levhasının Avrasya levhasını sıkıştırdığı Tetis Denizi'nin yükselmesiyle oluşan Anadolu karası batıya doğru yönelerek sıkışır ve kırılır. İşte Batı Anadolu'da kırılan ve sıkışan alanlardan biri de Datça Yarımadası'dır. Onun için yarımadada aktif volkanizma olmamasına rağmen (ancak daha önceki dönemlere ait volkanik unsurlar oldukça fazladır) depremsellik oldukça yaygındır. Örneğin Yunanistan adalarındaki volkan konilerinden püsküren ve taşınan volkanik unsurlar Belenköy ve Çeşmeköy civarında görülür. Öte yandan yarımadanın çoğunluğu kalker kayalardan oluşmuş olmasının yanında volkanik (Serpantin) örtüler yarımadanın doğu kesimlerinde görülmektedir. Örneğin, Mesudiye köyünün doğusundaki kahverengi ve kızıla çalan toprak örtüleri Serpantindir ve bu örtüler yeryüzüne çıktığında kırılmalara (faylara) yol açmıştır. Mesudiye Ovası kırılma (fay) sonucunda oluşan çökmelerle oluşmuştur. Bu çökmeler Ovasının mikro klima alanı olmasına yol açmakla kalmamış, ovayı büyük rüzgar sistemlerine kapalı kalmış, bunun sonucunda da örneğin tropik bir meyve olan muz yetiştirilebilmesine yol açmıştır.

     Bunun yanında tektonik hareketler sonucunda oluşan grabenlere (çukur alanlar) ilerleyen deniz suları ve oluşan akarsulara bağlı olarak bugünkü Datça ovaları oluşmuştur. Bu süreci daha sonra deniz çekilmeleri izlemiş, bunun sonucunda Körmen Körfeziyle Datça Körfezi arasındaki deniz çekilmesi, Güneybatı Anadolu'da denizel Pliyosen çökellerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu çökeller Anadolu'da yalnız burada görülür. Gebekum mevkiinde görülen bu çökeller burasının jeopark olması için gerekli bütün özellikleri taşımaktadır (yetkililere duyurulur).

     Fazla uzatmış olmayayım ama daha kıyılardan bahsetmedik bile. Örneğin sadece mercan adalarında görülen biyojenik şekiller Değirmen Bükü'nde kendilerine yaşam alanı bulmuşlardır. Bunun yanında yarımada genelinde endemik bitki türlerinin fazlalığı oldukça ilgi çekicidir,

      Kabaca yer şekillerinde görülen bu farklılıklar paralelinde fauna (hayvan) ve flora (bitki) farklılığının oluşmasına yol açmıştır. Bu farklılıkları "yaşamın üretimi, yeniden üretimi" için kullanan insanlar insan-doğa ilişkisini bağlamında "kültür" oluşturmuşlardır. Kültür dediğimiz şey nedir? diye sorarsak; kültür: İnsan-doğa ilişkisi sonucunda insanların doğal ortamlardan yararlanıp yaşamlarını sürdürebilmek için üretim yapmaları, bunun da sonucunda oluşan iş bölümüdür. Datça kültürü dediğimiz şey; Datça'da yaşayan insanların doğayla girdikleri ilişki ve sonucunda oluşan ilişki ağlarından başka bir şey değildir.

     O halde her coğrafya, beraberinde bir kültür yaratıyor diyebilir miyiz?

     “Evet. Marks'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Önsözünde dediği gibi ‘... Maddi hayattaki üretim tarzı, toplumsal, siyasal ve manevi yaşam süreçlerinin mahiyetini belirler. İnsanların var oluşlarını belirleyen, bilinçleri değildir; bilakis, toplumsal var oluşları bilinçlerini belirler.’ O halde Datça kültürünü belirleyen şeyler insanların tarihsel süreçlerde oluşturdukları üretim tarzlarının ortalamasıdır. Örneğin, M.Ö 4. yüzyılda kurulan Knidos Antik Kentinin maddi üretim tarzının yarattığı kültür ve sanat bugün Knidos'u Türkiye'nin en önemli 10 Antik Kentinden biri yapmıştır (Yapay zekanın belirlediğine göre.). İşte bu, maddi hayattaki (coğrafyada) üretim tarzının bir sonucudur.”

      KNİDOS UYGARLIĞINI OLUŞTURAN ŞEY ONUN COĞRAFYASIDIR!

     Yani şöyle mi anlamak gerekiyor: Datça Yarımadasının oluşumu tektonik hareketler (depremler, volkanik olaylar) ile alakalı.

     “Aynen öyle. Yarımadada her daim bir insan topluluğu var olmuş. Burası Karya. Arkeolojik veriler bize burada Knidos kenti öncesi yaşayan ve Luvice konuşan insan toplulukların varlığından bahsediyor.  Knidos kentini her ne kadar Kuzey Yunanistan'dan güneye doğru inip bütün adaları ve Batı Anadolu'yu işgal eden Dor'lar kurmuşlarsa da Knidos adının yerli dilleri çağrıştırıyor olması Knidos öncesi insanların varlığını işaret etmektedir.”

    Peki, nedir buranın özelliği nedir? Niçin Dor'lar burada bir kent kurma ihtiyacı hissetmişler?

     “Knidos, doğal durumu (topografyayı) yansıtacak şekilde yamaçlara kurulmuş ızgara planlı bir kent. Knidos kentinin önündeki ada ile ana kara arasındaki bağlantı dalga ve akıntıların getirdiği kumullarla doğal olarak oluşmuş. Biz buna coğrafyada “tombolo” diyoruz. Knidoslular bu tomboloyu açarak kuzey rüzgarlarının olumsuz etkilerini Anadolu'nun Güneybatı ucunda engelleyerek deniz ticaretinde kesintisiz bir mekan yaratmışlardır. Tabii ki bu süreci Doğu Akdeniz'de artan deniz ticaretinin etkisi büyüktür. Şöyle diyelim:  Kenan Ülkesinden ya da  Mısır'dan belki de Kıbrıs'tan bir yükü İzmir'e ya da İstanbul'a oradan Avrupa içlerine götürecek yelkenli  gemiler Knidos'tan geçmek zorundalar. Çünkü Anadolu'nun güney-batı ucunda kuzey rüzgarları çok şiddetli. Anadolu'nun batısına geçiş için Knidos limanlarını (büyük liman ve küçük limanı) kullanmak zorundalar."

     Knidos'da ne yapıyorlar? Limanda bekliyorlar...

     “Yelkenli gemiler limanda uygun havayı beklemek zorundalar. İşte orada limana girdiği zaman burada bütün ihtiyaçlarını gideriyorlar. Klasik ve Helenistik Çağın bütün hizmetleri bu kentte var. Hatta ticaretin yoğunlaşmasına bağlı olarak mimari, sanat ve tıpta bugünkü metropol şehirleri gibi merkez konumunda yer alıyorlar. Bu gelişmelerde pek tabii ki ticarete tabi malların değiş tokuşu ile bilgi değiş tokuşu da söz konusu. Kısaca Kuzey rüzgarlarını tolere ettiği için Antik Knidos Kenti kurulmuştur.”

      DATÇA VE BETÇE OVALARI OLMASAYDI KNİDOS KENTİ OLMAZDI!

     O zaman Knidos'un temelini atanlar denizciler oluyor? Yani Knidos, deniz ticaretinin ürünüdür.

     “Evet, ihtiyaçlar belirliyor. Bilimsel devrimin başlangıcı sayılan teleskopu geliştiren Galileo Venedik limanın ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmiştir. Yani bilimsel gelişmeler de ihtiyaçlardan doğar. Öte yandan Truva antik kenti de Knidos gibi kuzey rüzgarlarına bağlı olarak kurulmuş ve gelişmiştir.

     Gelgelelim Knidos'un, kuzey rüzgarlarını tolere eden ya da absorbe eden ticari bir merkeze dönüşmesi kentin Klasik dönemde 40.000, Helenistik dönemde ise 80.000 nüfusa ulaşmasına yol açmıştır (Datça Yarımadasında arkeolojik kazılar yapmış Numan Tuna hocanın doktora çalışmasında kullandığı formülasyon ile Knidos'un Klasik çağda 40.000, Helenistik Çağda 80.000'e ulaştığı şeklindedir).

     Bugün Datça'nın nüfusu resmi olarak 25.000 civarında, pandemi sonrasındaki yerleşmelerle fiilen 50.000'e falan çıkmıştır... Antik çağda 80.000 kişiye yurt olan Datça Yarımadası şimdi 50.000 kişiye bakamıyor. Bunun açıklanması gerekiyor. Ben de bu söyleşide bunu yapmaya çalışıyorum.”

     Burada hemen şöyle bir soru sorabiliriz: Peki bu 80 bin insanı kim, nerede ve nasıl besliyordu?

     “Büyük İskender’in işgal ettiği yerlerde pek çok kent kurduğu bilinir. İskenderiye kenti bunlardan birisidir. İskender, Mısır'ı işgal ettiğinde orada da bir kent kurmak ister. Yanındaki uzmanlar ile kentin yeri konusunda anlaşmazlığa düşer. İskender sonunda kendi istediği yere İskenderiye kentini kurdurur. Kenti niye oraya kurdurdunuz diye sorulduğunda. Nil deltasını göstererek bu kenti Nil Deltası besleyecek, der. Aynı mantığı Knidos'a taşıdığımızda Knidos'ta 30-40-50-80.000 kişi var. Bu insanlar nasıl beslenecekler? Bu kadar insanı besleyecek yiyeceğin, içeceğin gemilerle gelme şansı yok, Onları tıpkı İskenderiye'yi besleyen Nil Deltası (Ovası)  gibi Betçe ve Datça Ovaları besliyor.”

      RÜZGARLAR NEDENİYLE DATÇA'DA NEM ORANI DÜŞÜKTÜR

     Bu noktada sorayım, işte deniyor ya “Datça'nın nem oranı düşüktür.” Bu durum rüzgarların bir sonucu mudur?

     “Evet. Datça Yarımadası 70 km uzunluğunda ince uzun bir yarımadadır. Kuzeyinde Gökova Körfezi, güneyinde koca bir açıklık olan  Akdeniz; bu yapı sürekli hava sirkülasyonunun oluşmasına yol açar.  Özellikle de kuzey rüzgarlarının fazla ve baskın olduğunu görürüz. Bir kara parçası olarak yarımada sonuçta güneş ışınlarını denize oranla farklı miktarlarda absorbe eder ve farklı bir sıcaklığın oluşmasına yol açar. Bu da rüzgarların oluşmasına yol açar. Öte yandan hemen yarımadanın kuzeyinde ve güneyindeki deniz farklı ısındığı için de bu farklı ısınmadan kaynaklı rüzgarlar da oluşuyor. Yarımadanın neredeyse bütün rüzgar sistemlerine açık olmasının temel nedeni de budur. Bir de buna  dünyanın döngüsel rüzgar sistemlerinin etkilerini de eklemek gerekir.

    Bu rüzgarların şiddeti ayrıca elektrik elde edilebilmesi için gerekli koşulları da sağlamaktadır. Yarımada da rüzgar santrallerini görmemizin nedeni de budur. Nem oranının düşük olmasının da nedeni şudur: Nem buharlaşma yoluyla havada biriken su buharıdır. Yarımadada ve kıyılarda biriken nemin rüzgarlarla süpürülmesi ve başka alanlara taşınması yarımada genelinde nemin az olmasına yol açmaktadır."

 

    KNİDOS KENTİNİN ÖZELLİKLERİNİN FARKINDA DEĞİLİZ

     “Şimdi şunu da ilave etmek gerekiyor: Knidos'un bir kültür ve sanat kenti haline dönüşmesinin hikayesi... İyi de biz bununla pek ilgilenmiyoruz. Dünya biliyor ama… Bugün mesela NewYork'ta Metropolitan Müzesi dünyanın en önemli müzesidir. Oraya  gidin, oradaki Knidos eserlerini çekin, Metropolitan Müzesi yavan kalır. Orada Knidos'tan getirilmiş (aşırılmış) binlerce eser var. Binlerce dedim, bundan daha çarpıcı bir şey olabilir mi?”

     Osmanlı döneminden başlayarak çıkartılan eserler mi? Geçenlerde Gökçer Karaağaç aracılığıyla bir belgesel izlemiştik...

     “Bütün kazı süreçleri boyunca çıkartılan eserler. Iris Cornelia Love Knidos'u 60'lı 70'li yıllarda kazmış ama sadece o da değil, bir dönem, tarihsel eser kaçakçılığında İnterpol'e en fazla  yansıyan olay Knidos üzerinden gerçekleştiriliyordu. Eminim ki hala devam ediyor tarihi eser kaçakçılığı.

     Sadece orası değil, British Museum'da da önemli Knidos eserleri var. Örneğin ünlü Knidos Aslanı heykeli. Halikarnas'ı ve Knidos'u kazmaya gelen Charles Newton (1816-1894), 19 yy. ortasında hem Halikarnası kazıyor hem de Knidos'u. Kraliyet büyük bir gemi tahsis etmiş, gemi bir dönem Halikarnas'da, bir dönem Knidos'da. Kamplarını Knidos'ta bugünkü lokantanın olduğu yere kuruyorlar. Onların imkanları ve bütçeleri bugün Knidos'u kazan arkeologlarda yok.  Aslan heykelini ve binlerce kalıntıyı İngiltere'ye götürüyorlar (Aslan heykelinin götürülüşünü gösteren fotoğrafları Newton'un Knidos adlı kitabından alarak ilk olarak ben doktora tezimde yayınladım).

     Daha sonra altmışlı yılların sonunda ve yetmişli yılların başında Amerikalı Iris Cornelia Love, o belgeselini izlediğiniz Knidos'u kazıyor. Daha sonra da 1980'lerin başından itibaren Selçuk Üniversitesinden Ramazan Özgan hoca ve öğrencileri günümüze kadar süren çalışmaları yapıyorlar. Bugünkü kazıları yapan arkeologlar hakkını verelim kısıtlı imkanlara rağmen önemli eserleri gün yüzüne çıkardılar. Bu arada çıkan eserleri sergileyecek bir müzeleri hala yok. Neden mi? Datça'nın kendini entelektüel sayan, okumuş sayan ilerici, demokrat insanları falan dahil olmak üzere buranın arkeolojisine, kültürüne dair bir ilgi, merak yok. İnsanlar popüler kültürün körüklemesiyle, mesela Knidos'a akşam güneşini batırmaya gidiyorlar. Ama antik kenti hiç merak etmiyorlar.”

      KNİDOS'DA GÜNEŞİN BATIŞINI İZLEMEK POPÜLER KÜLTÜRÜN GEREĞİDİR

     İnsanlar neden “Knidos'da güneşin batışını” önemserler?

     “İşte sosyal medyada 'Gittik, Knidos'ta güneşi batırdık' filan diye paylaşım yapacaklar. Bir de fotoğraf çektiriyorlar. Onun arkasındaki terasta birbirini kesen caddelerle kurulmuş antik kentte yaratılan kültürü, bilimi, sanatı hiç merak etmiyorlar. Onlara dair bir fotoğrafları yok ama orada güneşin batışına ait var.”

     Bu popüler kültürü mü anlatıyor bize?

     “Tabii ki. Bunun yansımasını böyle görüyoruz. Kimse de, ‘Burada yaşayan insanlar hangi saiklerle buradan yararlanmışlar, burada yaşamışlar ve ortaya ne koymuşlar, bütün bunlardan bugüne çıkaracağımız dersler nelerdir?’ diye sormuyorlar? Mesela şöyle bir şey söyleyeyim, Çeşmeköy'ün doğusunda Kocadere üzerinde bir antik baraj var. Al sana, şimdi yaptığımız sohbetten ortaya çıkan çarpıcı bir örnek. Kimse de merak edip, ‘ bu nasıl oluşmuş, nasıl yapmışlar, neden yapmışlar?’ diye sormuyor.

     Yarımadanın en büyük akarsuyu olan Kocadere'nin yakın zamana kadar su taşıdığını biliyoruz. 1960'larda Kumyer'den Yaka'daki okula çocuklar Kocadere’yi geçip gidemiyorlar; sele kapılanlar, boğulma tehlikesi yaşayanlar, boğulanlar falan var. Bunu yerel sohbetlerimizden biliyoruz.

     Şimdi o deredeki suyu Çeşmeköy'ün doğusunda devasa bir setle kontrol altına almışlar; baraj kalıntıları var orada. Taşkını engellemek için oraya set yapmışlar, o suyu da muhtemelen kullanmışlar. Dolayısıyla Çeşmeköy'de kontrol altına alınan su, Palamutbükü Ovasını taşkınlardan koruyor.”

     Kim yapmış?

     “Knidoslular. Şimdi yağmur yağdığında, sağanak yağdığında sel basıyor Palamutbükü'nü. Hala alt yapı yok. Knidoslular oraya seli engellemek için baraj yapmışlar, hem sudan yararlanmış hem de taşkınları önlemişler. Bugün Datça'nın su problemi var mı? Var. Alın size antik çağdan su sorunu çözme yöntemi.”

     DOĞAYI TAHRİP EDİYORUZ

     Yani o zaman geçmişte insanların bu tür problemleri çözümleri daha yaratıcı imiş, işin doğrusunu söyleyelim. Şimdi daha bir “saldım çayıra gibi”... Mesela şimdi yaşanan sel baskını nasıl önleniyor? Denize yakın bölümü biraz derinleştirdiler, gelen seli veriyorlar denize. Şu anki  Ceylan Otel'in oradaki şikayeti böyle ortadan kaldırmışlar, anlayabildiğim kadarıyla.

     “Şimdi aynı şekilde kıyıda sahil şeridinde yoğun bir kullanım var. Kumsalın üzerinde işgaller var. Dolayısıyla insanlar kıyıdan pek yararlanamıyorlar; bu bir sorundur. Zaten daha önce bu sorunlarla ilgili söyleşi de yapmıştık. Bizim söyleşiden sonra da Yunanistan’da “Havlu hareketi” diye bir hareket başlattı Yunanlılar. Bu olay dünyanın, bugünkü kapitalist şartlarda benzer süreçler yaşadığının en güzel göstergesidir. İşte Bodrum'dan böyle bir ses duyuyoruz, Yunan adalarından geliyor, Palamutbükü’nde, bakıyorsunuz Datça'da  #şezlogsuzDatça diye bir hareket var. Bunlar birbirlerinden bağımsız, kendiliğinden, spontane oluşan şeyler ama aslında global dünyanın, yani kapitalizmin neoliberal politikalar ile dayattığı o çirkinliklere gösterilen bir tepki.

      Mesela Palamutbükü özelinden bir şey söyleyelim: Kıyıdaki bütün işletmeler, şezlonglar için kendilerine taraçalar kuran, bariyerler kuran işletmeler kıyıdaki kumları, çakılları alıp karaya taşıyorlar,  ki çakılların üzerine masa kurabilsinler.  Kıyıdan o çakılları aldığınızda oluşan boşluğu deniz suyu dolduruyor.  Bunun için deniz sürekli ilerliyor ve kıyı çizgisi değişiyor. Bunun sonucunda haliyle kumsalın daraldığını görüyorsunuz. Bu işletmeler suç işliyorlar yani.

      Buradaki işletme sahipleri de diyorlar ki bana, 'yahu hocam, deniz bu yıl beri geldi.' Tabii gelir. O çakıllara dokunmasaydın deniz olduğu yerde kalırdı. Onun derdi şu: Deniz geldiği için oraya bir-iki tane daha şezlong koyamıyor. Onun hesabı o. Aslında şikayet ettiği bu durumun nedeninin kendisi olduğunun farkında değil. Hiç bir yetkili de buna itiraz etmiyor: "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler", haliyle bunun sonucu felaket Akbelen'de olan da aynı şey aslında. Bu türden müdahaleler küresel ısınma dediğimiz şeye yol açıyor”

      TARİHSELLİKTEN KOPUK YAŞIYORUZ

     Bütün bu anlattıklarınızdan şu çıkıyor: Datça'ya, hani denir ya sol, sosyalist, laik, demokrat insanlar geliyorlar, dolayısıyla burada yaşayan insanlar kültürlü insanlar, tabiri caizse. Peki bu anlattıklarınız çerçevesinde bu insanların Datça'nın bu yönünü merak edip “ yahu bu böyleymiş, hakikaten biz böyle bir şeyi, bu kültürü devam ettirsek” gibi bir düşünceleri  var mı yoksa onlar da tüketim toplumunun gereği “ hayatımızın son demini Datça'da geçirelim, işte havası güzel, denizi güzel” diye mi düşünüyorlar? Böyle bir sorun var mı?

     “Müthiş bir sorun var. Yüzde yüz katılıyorum. Temel sorun da burada. Ne diyelim? Bütün dünya, bir sistemin dayattığı tarihsellikten kopuk bir birey ve toplum algısı yaratmayı başardı. Demokrat insanlar dediğimiz insanlar bile bunun bir parçası oldular Tarihsellikten kopuk yaşıyorlar.

     “Sıradan değiliz!” deniyor ya...

     “Tarihsellikten kopuk yaşadığımız için bu sorunlar çok önemli değil. Biraz önce söylediğim, hani o sözünü ettiğimiz Knidos Belgeseli’ni izlemeye kaç kişiydi gelen, izleyen, bana söyleyebilir misin?”

     Alt katta masalar doluydu ama üst katın masaları çoğunlukla boştu.

     “Gerçekten de bugünü tanımlayan tarihsel özgüllük, bir tür kalıcı denge oluşturan, genellikle basitçe verili olarak görülen koşulların aslında birdenbire dönüştürülebileceği anlamına gelir. Çoğu zaman bunu görememenin nedeni, çok kısa bir tarihsel dönemi referans noktası olarak almak veya tarihsel bilincin eksikliğidir."

     DATÇA TURİZMİNİN TARİHSEL BİR BOYUTU OLMALI

     İkincisi, burada hani, yerelde insanlar “Datça dışından gelsinler, turizmi geliştirelim” diyorlar ama turizmde de galiba bütün bu tarihsel özelliklerin payı çok az. Çünkü Knidos'a rastgele gidiyor insanlar, bildiğim. Güneşi batırmak için gidiyorlar. Onun dışında bir şey yok. Aslında sözünü ettiğin tarihsellik Datça turizminde çok önemli bir paya sahip değil. Yani burada bir sıkıntı var.

     “Haklısın. Aynen öyle. Çok büyük bir sıkıntısı var. Ben yıllardır bunun mücadelesini vermeye çalıştım. Bu anlamda bir şeyler yapmaya çalışan arkadaşlara destek olmaya çalıştım. Datça'da bir müze yok, böyle bir şey var mı?

     Knidos devasa bir şehirdir. Bir de kazıldığını var saysak, muhteşem olur.

     “Tabii ki. Bunun farkında değiliz. Bu işte popüler kültürün bir yansımasıdır. Güneş batırmaya gidiliyor filan. Buranın tek seçeneği var, buradaki turizm faaliyetini tarihle arkeolojiyle desteklemek. Bu arada şimdi aklıma geldi, onu da söyleyeyim hemen. Palamutbükü'nde bir masada oturuyoruz. Arka masada iki kişi konuşuyor. Mimar ikisi de, belli. Yakın bir masa olduğu için duyuyorum. Diyor ki birisi diğerine, ‘burasının tek kurtuluşu var’ diyor, Palamutbükü adasını göstererek, ‘ buraya bir kumarhane yapmak gerekiyor.’ Bütün bunlar bir tercih meselesi; bizim tercihimiz kumarhaneden yana değil.”

     Aaaa! Bunu diyen de aklı başında birisi... Toplumsal bir kariyeri var.

     “Tabii ki. Bakın bu dünyayı algılamakla, dünya görüşüyle de ilgili de bir şey. Adam Palamutbükü adasına kumarhane yaparak burayı kurtaracağını var sayıyor. Para gelecek, kumar gelecek, kumarhaneler, şunlar bunlar işte bir sürü şey, uyuşturucu... Yerli halk köle olacak.

        DATÇA'DA TARIM ALANLARI KORUNMALI

     “Burada ekonomik faaliyet olarak sadece turizm yok tabi. Buranın tarımı da var. Zaten pandemi sonrası benim dikkatimi çekti, yer altı suyu hala var bir şekilde. Datça ovaları yılda 3 ürün-4 ürün alınabilecek özelliklere sahip. Bunun da bozulmadan, tarım alanlarının kesinlikle turizm tesislerinin bulunduğu alanlara dönüştürülmeden, böyle, ikisi bir arada, tarihle tarım, üretim biçimi olarak yani turizmin tarihselliğe yaslanması, tarımın da yani korunarak, planlanarak, kooperatifleşerek yapılmasına dair Datça'ya bir projenin oluşturulması lazım. Bu projeyi belediye yapabilir ya da önümüzde yerel seçim bunları dikkate alan adaylara oy verelim.”

      YAPILAN İMAR PLANLARI DATÇA'NIN DOĞAL DOKUSUNA UYGUN DEĞİLDİR

     Burada şunu soracağım: Deniyor ki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, zamanında Datça ile ilgili bir proje hazırlamış. Denilmiş ki “Datça bir turizm kenti olacak.” Dolayısıyla bu çerçevede mesela Kızlanaltı’nda 400.000 m2'lik bir alanın imara açılmasına millet itiraz etmiyor, “nasıl olsa burası bir turizm kenti olacak” gerekçesiyle. “Kızlanaltı, Palamutbükü oteller bölgesi olacak filan...” Eğer bu ovalara oteller yapılırsa, bu durumda Datça'da tarım bitiyor. Yani Datça'da turizm olmalı ama oteller üzerinden değil, işte burasının tarihsel yapısı, doğal özellikleri üzerinden gelişmeli mi çıkmalı buradan?

     “Aynen öyle. Mesela bütün Datça ve Palamutbükü ile ilgili 2011'de mi 2012'de mi ne hazırlanmış ve askıya çıkmış bir nazım imar planı vardı. O imar planına ilişkin ben bir yazı yazmıştım ve bu yazı BirGün'ün Pazar Ekinde yayınlanmıştı. O plana itirazlar çoktu zaten, o plan da kabul edilmemişti. Şener (Tokcan) abinin zamanında. Hatırlıyorum.

     Plan resmen, vahşi kapitalizmin argümanları doğrultusunda turizm ile tarım alanlarının ama güzel isimlendirilerek tasarlanmasını içeriyordu. İşte eko turizm falan diye. Aslında planın sermayenin çıkarlarının korunmasını ve yerli halkın mülksüzleştirilmesini içeren bir yönü vardı. Bugün de bu süreç yaşanıyor plansız bir halde ama plan bu durumu hızlandırmak için vardı.

      Şimdiki başkan , 'en kötü plan plansızlıktan iyidir' diyor. Aslında hatalı ve yanlış bir cümle. Öyle bir şey yok. Nasıl plan? Niçin plan? daha doğrusu kimin için plan? İtiraz edilen plan da böyleydi.

Yani şimdi ekoturizm adı altında bir çiftlik kuruyorsunuz tarım alanına, bak ne güzel, plan dahilinde bu diyorsunuz. İyi de bu sosyolojik olarak neyi değiştireceğini hiç merak ettiniz mi? Hiçbir sosyoloğa sordunuz mu? O plan hazırlanırken ben Datça'nın doktora tezini hazırlayan kişisiyim, bana kimse sormadı mesela. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi böyle bir çalışma yapmış, ne çalışması yahu? Kiminle yapmış? Böyle bir şey yok. Hikaye. Üniversitelerin kendi içerilerindeki kavga nedeniyle bilimsel bir şey üretme şansları yok ki? Bugüne kadar Datça'ya dair ne ürettiler? Neyin planından bahsediyorsun? Hangi sosyologla çalıştınız o planı yaparken? Hangi coğrafyacı ile çalıştınız? Hangi antropologla çalıştınız? Hangi İktisatçıyla çalıştınız? Hangi arkeologla çalıştınız? Hangi şehir bölge planlama ekibiyle çalıştınız? Ve bunlar ne dediler? Bunlar ciddi işler.”

     Çalışmış ama sizin haberiniz olmamış olabilir mi?

     “Mümkün değil. Olsa idi, literatürü tarıyorum, mutlaka benim önüme düşerdi. Düşmediğine göre  yapılmamış demektir. Mesela burada Datça'da bir antropolog yaşıyor, Sibel Özbudun, Türkiye'nin en önemli antropologlarından. Mesela, ona da benim gibi sorulmadığını biliyorum.

     Plan dediğiniz şey, böyle farklı unsurları bir araya getirilerek tartışılan ortamlarda yapılıyor.”

     Yani cetveli eline alıp kağıt üzerinde çizme olayı değil?

     “Değil tabi. İki-üç kişi ile yapılacak işler değil. Yapılanlar ise böyle, hem bakanlığın yaptığı taslak plan, hem de işte üniversitenin hazırlamış olduğu plan, muhtemelen böyle. Sözgelimi şöyle kestirip atamazsınız, 'Datça turizm ile kalkınacak.'

     Öte yandan burada Can Şenliği 2004 yılında olması lazım, hani şu Tolga Çandar'ın Palamutbükü’nde konser verdiği yıl. Bir etkinlikte Palamutbükü’nde paneldi. O zaman panelde CHP milletvekili Ali Cumhur Yaka,  Çankırı Üniversitesinden bir profesör (badem tarımı uzmanı) bir de ben vardım, yeni doktoramı bitirmiştim. Orada, Tam 20 yıl önce, köylülere  'Sakın ha toprağınızı satmayın', 'Sakın ha satmayın.' dedim. ‘Planlanma yaptığını iddia edenler aslında topraklarınızı satın diyor’. Bu yolla belli kesimlere ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ sağlanmış oluyor.

     Toprakların satıla satıla bugün ne hale gelindiğini görüyoruz. Biz bunu 20 yıl önceden görüyorduk, aslında. Bunun için alim olmaya gerek yok. Emek sermaye çelişkisi içerisinde emekten yana tavır takınmakla ilgili bir durum.”

      YEREL YÖNETİM DE MERKEZİ YÖNETİMDEN FARKLI DÜŞÜNMÜYOR

     Devlet,  neoliberal mantık ile zaten söylediğiniz şeyleri düşünmüyor, bu bir. Yerel yönetim de, anlattığınızdan çıkardığım o, benzer bir düşünce içerisinde. Yerel yönetim sizin gerekçeleriniz ile bu yapılan projeye sanırım itiraz etmemiştir.

     “Yok. Kimsenin şundan görüş alalım, bundan görüş alalım gibi bir derdi yok.”

     Sivil toplumdan bir itiraz olmuş mudur?

     “ Oldu tabi onun için kabul edilmedi plan."

     Bu konuda başka ekleyebileceğimiz bir şey var mı?

     “Senin de zaman zaman  yaptığın söyleşilerde dillendirdiğin gibi iç çelişkiler ve kavgalar üzerinden yürüyen bir yerel iç siyaset söz konusu Datça'da. 'Burada böylesi bir gidişat var, ben bunu engelleyeyim, önüne bir bariyer kurayım, buradan bir kanal açıp, mesela diyeyim ki yeni yerel seçime gidiyoruz, Datça'nın şu anki gidişatını durduracak bir programla Datçalının karşısına çıkalım. Bak insanlar şezlong protestosu yapıyorlar...' diyerek bir planla ortaya çıkacaklarını hiç sanmıyorum. Turizmi tarihsel özelliklere büründüreceğiz diyeceklerini, pandemi sonrası artan gıda talebine karşı tarımı destekleyip (kooperatifleşerek) geliştireceklerini söylemeleri pek mümkün gözükmüyor. Bunları programlarına almayanları desteklemeyeceğimizi şimdiden söylemeliyiz.

     Çok basit bir şey söyleyeyim size: Burada Palamutbükü’nde, limanda iki tane tekne Knidos'a kadar koyları dolaşarak tur yapıyorlar. Turculardan biri sosyal bilgiler öğretmeni Ömercan.  Çocuk, öğrencim olduğu için söylüyorum, resmen 'Mavi Yolculuk' yapıyor. Tam da Halikarnas Balıkçısı'nın öngördüğü gibi. Ya da yapmaya çalışıyor. Turda Knidos'un tarihini anlatıyor. Bütün o popüler kültürün saldırılarına rağmen bir nevi tarihselliğin içine çekiyor insanları.

      Geçen bir arkadaşım benimle görüntülerini paylaştı. British Museum'da  Knidos Aslan heykelinin etrafında dolaşarak 20-25 saniye çekim yapmış. Bu görüntüyü Ömercan 'nın turunda, tam da Aslan heykelinin kaidesini gösterdiği yerde gösterebilir miyiz diye düşünüyoruz. Burada yaşamını sürdüren ilerici, demokrat insanları düşünemezler mi?  Ben buranın tarihine turizmine artı bir şeyler sağlamam için neler yapabilirim diye.  Bence düşünürler, düşünüyorlardır da. Atıyorum ki birisi der ki işte Datça'ya bir müze lazım, imza kampanyası başlatalım, gidip Aslan Heykelini British Museum'dan getirtelim. Bunlar zor şeyler değil.

     İşin içine bilimi, bilgiyi katan bir anlayışla, popüler kültür peşinde koşan anlayışları dışlayarak,  Datça'daki yerel örgütlenmeler, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, bunları yapabilir. Evet, #şezlongsuzDatça  hareketi iyi bir harekettir, bunu daha önce de konuşmuştuk, bunu iki, üç, dört, beş... başka maddelerle birleştirmek gerekiyor. Bir madde de işte tarih turizmini nasıl öne çıkartabilirizdir. Bunu gündeme alalım. Al işte bir öneri.”

 

     DATÇALILARA BAKTIĞIMDA KNİDOSLULARI GÖRÜYORUM

     Söyleşi, gelip güncele dayandı ya bu önemli. Datça'da yaşayıp da kendisini sol, sosyalist, demokratım vb. diye tanımlayan kişilerin popüler kültürün dışına çıkamadıkları aşikar... Datça'ya farklı bakamadıkları aşikar... Sadece şezlong açısından bakmak, yani deniz-güneş ve kum diye Datça'ya ve turizme bakmak çok yanlış. Datça'nın turizmini Knidos'u üzerinden formatlasan...

     “Burada Knidos kökleri çok belirgin. Buradaki yerel insanlara baktığın zaman eski Knidosluları, Karya'lıları görüyorum. İddia ediyorum, genetik olarak çalışmalar da var zaten. Antik Knidos mezarlarındaki iskeletlerden bir doku parçası alınsın ve herhangi bir köylü, işte Yazıköylü, Çeşmeköylü, Yakalı fark etmez, onlardan birisinden dokusuyla eşleştirilsin, dokunun % 80-90 oranında eşleşeceğini görürüz. Aslında buradaki yerli halk eski Knidosluların genetik devamı. Çünkü Knidos'da yaşayan o,  80.000 insan burada buharlaşıp gitmediler.  Araplar gelip istila ettiler Knidos'u, yıktılar, evet doğru, bunlar tarihsel gerçekler. Bütün Knidos'ta yaşayanları kılıçtan geçirmediler ya. Böyle bir şey tarihsel olarak yok.  Anadolu'nun hikayesi de böyledir. Antik çağda Anadolu'da yaklaşık 10 milyon insan yaşıyordu, bu insanlar bugün 85 milyon insanın çoğunluğunu oluşturuyorlar.”

      DATÇA'DA VE ANADOLU'DA “GÖZ HAKKI” FARKLIDIR

     “Tarihsel olarak önemli bir şey daha söyleyeyim: İnsanlar buraya geliyorlar. Özellikle daldaki bademden, ne bileyim, incirden falan izinsiz olarak kopartıyorlar.  İtirazlar yükselince de ne oluyor yahu, ne var yani, hepsini yedik mi, diyorlar. Anadolu'da karşılaştığı ilişkilerin benzerini burada da arıyorlar...”

     Göz hakkı olayını söylüyorsun değil mi?

     “Evet. ‘Göz hakkı yok mu?’ diyor. Şunu unutuyor tabi insanlar: Bademi, zeytini, inciri kopartıp aldığında, o tarlanın sahibi o badem, zeytin, incir ile yaşamını devam ettirecek, o köylünün başka bir geçim kaynağı yok, dolayısıyla da sen onun hayatını devam ettirmesini engelliyorsun onu alırken. O nedenle köylünün tepkisi normal. O yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. O diyor ki; ‘sen aslında benin bir yıl sonra yaşamı devam ettirmemi sağlayacak koşulları ortadan kaldırıyorsun, ben bunu bu nedenle korumak zorundayım.’

     Şimdi tabi Anadolu'da da benzer şeyler var ama niye orada değil de burada böylesi bir tepki ile karşılaşıyorsun? Ben bunu çok duydum burada. Böyle tepki görenlerin anlamadığı şu…”

     Anadolu'da “helali hoş olsun” derler ama Datça'da öyle denilip geçilmiyor.

     “Anadolu'da feodal ilişkiler proleterleşmenin yoğun yaşanmasına rağmen hala devam ediyor denilebilir. Burada da feodal ilişkilerin kısmen devam ettiğini söyleyebiliriz ama buranın Anadolu'dan farkı Datça'nın erken kapitalizme başlamasıdır. Bakın, bu kültür, bu noktanın iyi anlaşılması gerekiyor, Anadolu'nun diğer kesimlerine oranla erken yola çıkıyor. Yöre insanı kapitalist ilişkileri daha erken yaşamaya başlıyor. Siyasi partilere verilen oy oranlarına da yansır bu ilişki biçimi. Erken kapitalizmle karşılaşan Anadolu'nun batısı, doğuya doğru gittiğinizde modernizmin nimetlerinden daha fazla yararlandığı için siyasi tercihleri de farklı olur. Erken kapitalizmin yarattığı fark, diğer bölgelere oranla kıyı bölgelerinin dünya pazarına mal üretiyor olmalarından kaynaklanır. Datça özelinden bakarsak yörede bitki çeşitliliğinin fazlalığı ve bu çeşitliliğin ticari nitelikte dünya pazarında aranıyor olmasından kaynaklıdır. Tabii bu ürünlerin deniz yoluyla taşınma kolaylığı da cabasıdır.

      1960 yılına kadar Datça'nın batısında yaşayan Betçe'nin çocukları ortaokulu Bodrum’da okumak için Değirmenbükü’nden motorla gidiyorlar. Tıpkı yetiştirdikleri ürünler gibi deniz yoluyla gidiyorlar. Kara yoluyla bu iş çok maliyetli. İşte deniz yoluyla keçiboynuzu, badem, zeytin, ada çayı, tütün ve palamut taşınıyor. Özellikle, tütün ve palamut ticareti önemli. Buradaki tüccarlar vasıtasıyla pazara ulaştırılıyor. Anadolu'nun kıyılarında erken kapitalizm ilişkileri belirgin hale gelirken Anadolu'nun geniş kesiminde ise feodal ilişkiler güncelliğini korumaya devam ediyor. Bernand Braudel'in Maddi Uygarlık adlı kitabında, 17. yüzyılda Anadolu'da Tokat civarında batıdan gelen tüccarların gözlemlerinden bahseder. Tüccarlar mal alıp satma peşindeler. Bir hafta kadar burada kalırlar halk bu tüccarları ücretsiz olarak ağırlar. Tüccarlar şaşırırlar. ‘Bir hafta yedik içtik, bizden bir kuruş almadılar’ diye. Bunu nasıl açıklayacağız? İşte bu feodal kültür, başka bir ifadeyle kapitalizm o yöreye bulaşmamış henüz. Bugün bile Anadolu'nun birçok yerinde bu ilişkileri görebiliriz.”

     Göz hakkı dediğimiz şey aslında Anadolu'daki gibi anlaşılmıyor Datça'da. Öte yandan Anadolu'nun bir köyünde diyelim ki 40 günde bir kişi geçer yolcu olarak, Datça'da ise sokaklarda yüzlerce insan var, yürüyor, dolaşıyor, aynı gün o yerden yüzlerce insan geçiyor, onların her biri bir tane meyve, sebze alsa köylünün tarlası cascavlak kalır.

     Bu durumda bu köylü gelecek yıl nasıl ayakta kalacak? Datça'ya gelip yerleşen vatandaşların bu olayın Datçalı üreticiler için nasıl bir vahamete yol açtığını ve bu nedenle Datçalıların duyduğu endişeyi anlaması gerekiyor. Datça'da bu göz hakkı olmaktan çıkıyor.

     “Bir yıl, bir tek ürüne bağlı. Zeytine veya  bademe bağlı.”

 

     DENİZ KÜLTÜRÜ BU COĞRAFYADA GELİŞTİRİLEREK DEVAM ETMELİ

      Datça'nın coğrafyasından, tarihinden, kültüründen ve siyasetinden bahsettik. Bunlara ilave etmek istediğiniz, “bunları söylemesem eksik kalır” dediğiniz bir şey var mı?

     “Evet. Aklıma gelen iki şey hemen söyleyeyim: Birincisi, deniz kültürü. Bunun bu coğrafyada geliştirilerek devam etmesi gerekir. Bu yöreye ait deniz kültürünün yol açtığı şeyler en başta artık ürünlerin pazara erken ulaştırılması ve diğer kültürler ile erken kolay temas sağlamasıdır. Bu şekilde deniz nasıl yaşanılması gerektiğine karar vermiş olur. Örneğin, kayığa ve gemiye binmek kara araçlarına binmeye benzemez. Ayrıca denizlerde tanrı algısı farklı işler. Karaya ait yasalar denizlerde işlemez ve denizlerin ayrı bir hukuku vardır. Deniz insanı yaşamaya değil yaşatmaya çağırırBunun için uygarlığın gelişiminde denizler ve deniz ticareti önemli bir yer tutar. Hatta merkezi yönetimlerin karşısında yer alır, deniz kültürleri. AKP'nin kıyı bölgelerinden oy alamamasının bir nedeni de budur.

     İkincisi, bütün bu deniz kültüründen nasibini alan Datça Yarımadası’nın bulunduğu bölgeye Osmanlı döneminde “On İki Ada” ismi verilmesi tam da deniz kültüründen kaynaklıdır. Şöyle ki: Osmanlı Devleti'nin gayrimüslim bölgelerde uyguladığı yönetim şeklinin adıdır, “On İki Ada”. 12'li denen sisteme göre, her 10 hane birer temsilci çıkarır, bu temsilciler de aralarından bölgeyi yönetecek “12 kişilik bir ihtiyar heyeti” seçerdi. Buradaki 12 sayısı; aslında adaların sayısını ifade etmek için değil (buradaki adaların sayısı 20'nin üzerindedir) “12 üyeli meclis ile yönetilen adalar” anlamındadır. Osmanlılar Datça ve Marmaris'i de içine alan bu yöreye Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz adaları) demişlerdir. Ve bu adla yönetim vilayeti olan Akdeniz Adaları 12 adanın dışındakileri de içine almaktadır.”

    

 




Bu haber 2385 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI